Avrupa'da Gazeteyi Çıkaran İlk Etkenler ve Osmanlı'da İlk Gazeteler / Ebru Çolak

AVRUPA'DA YAŞANAN GELİŞMELER VE BASIMEVİ ( MATBAA )

Avrupa'da meydana gelen yenileşme hareketleri ortaçağın skolastik felsefesinin sonunu getirmiş ve insanlara olaylara akıl yoluyla bakabilme ve pozitif düşünce'yle bakabilmenin yolunu açmıştır.Keşfedilen yeni kıtalardan getirilen değerli madenler avrupa'da ticaretle uğraşan kesimi güçlendirirken bir yandan da din adamların etkisini kırıyordu böylece burjuvazi güçlenirken bir yandan da insan aklı ön plana çıkıyor ve tüm bu gelişmeler yeni bir ortamın doğmasını zorunlu kılıyordu.Avrupa coğrafi keşiflerle ve yeni icadlarla yükselirken osmanlı imparatorluğu yaşanan gelişmeleri takip edememiş , olayların dışında kalarak çöküş dönemine girmiştir.Zengin kesimden alt tabakadaki insanlara kadar okuma - yazma oranı giderek artmış ve zamanla halkta okuma kültürü gelişmiştir. Ünlü fransız yazarı Rebellias 1530'da şöyle demiştir. ''artık okumayan kalmadı. Hırsızlar,cellatlar ,meyhaneciler, seyisler, halkın aşağı tabakası bile eskinin doktor ve alimlerinden daha bilgili.Kadınlar ve çocuklar bile okuyor.'' Okuma kültürü gelişen bu toplumda insanlar artık meydana gelen gelişmelerden haberdar olma, olayları takip etmek isteği ve yaşanan teknolojik gelişmelerle basımevleri ortaya çıkmıştır.
Basımevinden önce mektupla haberleşme ve el yazması kitap ile bilgi aktarımı sağlanıyordu ancak bunların sadece alıcısını haberdar etmesi ve her isteyene haber ulaştıramaması ve pahalıllığı sebebiyle sadece zenginlerin kitaplıklarında bulunurdu.Oysa basımevi her bireyin aynı haber ve bilgiyi edinmesini sağlayabiliyordu.Böylece seçilmişlerin karşısına ilk kez sade vatandaşın çıkması ve burjuva sınıfını oluşturmasını gerçekleştirmiştir.Avrupayı 5. ile 14. yüzyıllar arasında gerici yapı içine sıkıştıran ortaçağından kurtaran ve rönesansı arkasından da reformu başarıya ulaştıran öğelerin başında basımevi ve ürünleri gelir.Gazetenin öncüsü olarak avrupada 1450'lerde ''Haber Yaprakları'' belirmiş,17. yüzyılın ilk yılarında ''süreli yayın(gazete)'' 1660' da ise ilk günlük yayın ortaya çıkmıştır. Bu rolün gerçekleşmesinde baş rolü,1440'larda avrupada beliren ve hızla bütün kıtaya yayılan basımevi(matbaa) oynamıştır.(Orhan Koloğlu''Basın Tarihi'')
Her alanda hızlı bir yenileşme yaşanmış sanayi devrimiyle hızlı bir üretim ve tüketim gelişmiş ve buna bağlı olarak da basımevleri de hızlı bir gelişme yaşamış ve bilgiye her kesimin kolayca ulaşması mümkün olmuşken osmanlı bu gelişmelerin dışında kalmıştır.osmanlıya basımevleri avrupadan yaklaşık 300 yıl sonra geldiğini düşünürsek osmanlının örnek almaya çalıştığı avrupayla arasındaki fark daha da net ortaya çıkar.

OSMANLIDA İLK GAZETELER
Osmanlıdaki yahudiler,rumlar ve ermeniler ticari amaçla kullanılmak üzere basımevlerini kumuşlardır. Örneğin;yahudilerin 15.yüzyılın sonlarında kurdukları matbaalarda yalnızca ibranice eserler basmışlardır.Ermeniler 15.yüzyılda istanbulda matbaa kurmuşlardır. Türkler ise türkçe harflerle ilk kitap basımını 1729'da gerçekleştirmişlerdir.Macar kökenli İbrahim Müteferrika ile Paris Büyükelçisi Yirmi Sekiz Mehmet Çelebinin oğlu Sait Efendi'yle birlikte uzun uğraşılardan sonra şeyhülislamın fetvasından sonra izin verilecektir.
Osmanlı ülkesinde ilk gazete çıkarılması da uzun bir süreci gerektirmiştir.Osmanlı'da ilk gazeteler uzun uğraşılardan sonra yabancı devlet sefaretleri ve azınlıklar tarafından çıkarılmıştır. Bunun başlıca nedeni dış ülkelerin osmanlıyla ticari ilişkilerini geliştirme istekleri ve zayıflayan osmanlı toprakları üzerinde egemenlik kurma istekleridir.Bu gerekçelerden hareketle fransa,osmanlı'da fransız devriminin ürünleri olan;kardeşlik,eşitlik,özgürlük, gibi kavramları osmanlıda yayabilmek amacıyla ilk gazeteyi ortaya çıkarmışlardır.Bu amaçla çıkarılan ilk fransız gazetesi'' Haberler Bülteni (Bulletin de Nouvelles)''dir. Ayrıca istanbul başta olamak üzere izmir ticari açıdan gelişmiş başka şehirler'de de yine fransız Aleksandır Black tarafından'' Spectetaur Oriental''adlı gazete çıkarılmıştır.

VAKAY-İ MISIRİYE
İlk türkçe gazetenin Takvim-i Vakayi olduğu sanılırdı ancak basın tarihi konusunda araştırmaları bulunan Orhan Koloğlu ilk türkçe gazetenin takvim-i vakayiden üç yıl önce yayınlanan vakayi mısıriye olduğunu ortaya çıkarmıştır.Mısır'da Kavalalı Mehmet Ali Paşa tarafından yarısı türkçe yarısı arapça olmak üzere çıkarılmıştır.

TAKVİM-İ VEKAYİ ( 1831 )
II.Mahmut ordu ve bürokrasi başta gelmek üzere o döneme dek yaptığı ıslahat ve yenileşme haraketlerinin arasında içte ve dışta olup bitenler konusunda Osmanlı'da kulaktan kulağa dolaşan söylentiler yerine gerçeğe dayandırılmış bir gazete yaınlanması düşüncesini eklemiş ancak devlet tarafından çıkarılan bir gazete olşması sebebiyle makaleler devletim görüşlerini yansıtıyordu.

CERİDE-İ HAVADİS (1840 )
Takvim-i Vekayiden sonra ilk özel türkçe gazetedir.İstanbul'da oturan ve muhabirlik yapan William Churchill adlı ingiliz tarafından çıkarılmıştır.Üsküdar taraflarında avlanırken bir türk çocuğunu yaralayan churchill tutuklanınca ingiliz uyruklu olduğundan kapitülasyonlar gereğince ingilterenin şiddetli protestolarıyla karşılaşıldı.Churchill serbest bırakılır ve özür dilemek için de churchill'e çeşitli armağanlar ve gazete çıkarma izni de verilir.Böylece ilk özel türkçe gazetesi bir ingiliz tarafından çıkarılır.
Ceride-i Havadis'in dış ülkelerde muhabiri fazladır o yüzden de dış haberler ağırlık verilmiştir.Okuyucuları aydın kişiler,devlet memurlarıdır.Batıdan makale ve şiir çevirileri yapılmış ve böylece batı hakkında az çok bilgi sahibi olunmuştur.

TERCÜMAN-I AHVAL ( 1860 )
Şinasi ve Agah Efendi tarafından çıkarıldı. Bati kültür ve düşüncesine açılma girişimleri ve yenilikler ilk başta bizzat devlet tarafından daha sonra da batılılaşma çzlemi taşıyan aydınlar eliyle basın yayın hayatını canlandırdı.İzin işlemleri sırasında Agah Efendi yabancıların bikle gazete çıkarabildiği bir ülkenin kendi yurttaşlarına neden gazete çıkarma hakkının verilmediğini sormuştur.Tercüman-ı Ahval ciddi bir kamuoyu oluşturmuştur.Gazete Ziya Paşa tarafından ele alınan eğitim ve yönetimdeki aksaklıklar nedeniyle kapatılmıştır.

TASVİR- EFKAR ( 1862 )
Şinasi tarafından devletten yardım almadan çıkarılan türkçe ilk fikir gazetesidir.Halka bir gazetenin ne olması gerektiğini açıklamıştır. Şinasi gazete'de mali reformları,eğitimdeki aksaklıkları ve dış ilişkilere , hükümetin yaptıklarına karar ve uygulamalarına karşı eleştiri getirmiştir.Düşünceleriyle osmanlı yönetiminin tepkisine yol açan şinasi paris'e kaçınca gazetenin yönetimine Namık Kemal geçmiştir.
Yayınlanan diğer gazeteler ; 1866'da Ali Suavi tarafından Muhbir,1869'da Basiret, 1877'de İbret gazeteleri istibdat dönemine kadar yayınlanmıştır.

Başkaldırının Antolojisi / Ümit Manay

Eski mahallemi anımsadım dün,

Dar sokakları… Korna seslerini.

Kahkahalarla koştuğumuz kaldırımları.

Bir de onu…

Ö….. ‘yü

Çocukçaydı,

Masumca başlamıştı

Çocukluk çağında oyunlarımız.

Korkarak sokak aralarında öpüşmeler,

Bir de içindeki o taşkın heyecan.

Aşkın farkında olmadan,

Aslında bir nefes kadar yakın olması.

Hiç gitmemesi senden.

Biz büyüdük;

Evler de büyüdü, sokaklar yıkıldı,

O bacası tüten müstakil evler,

Kocaman canavarlara dönüştü.

Önce binalar betonlaştı, sonra yürekler.

Ve şeytan sızdı aramıza….

Her insanın kalbini kemiriyor,

Arsızca parçalar yiyordu ruhundan.

Önce merhamet gitti ilk ısırıkla,

Ardından şefkat, masumiyet, iyilik….

Robotlaştık.

Basmakalıp koyunlar olduk.

Bir kağıt parçası uğruna, birbirimizi keser,

Çok sevdiğimizi boğar olduk!

Olduk da olduk. Sonunda leşleşip, kokuştuk.

Şimdi ey ülkem,

Ne diye yıkıyorsun, yok ediyorsun ucubelerini,

Bir ucube de başımızda bizim…

Yetmez mi?

Kurcalanmamış ne kadar dosya varsa,

Hepsi neden bodrum katlarında?

neden her yaşanan olay muallakta?

Yoktu işte cevabı…

Ne yapmalı?

Bu son gece trenine binip gitmeli mi?

Yoksa kalıp dikmeli mi isyanın, anarşinin bayrağını?


Kürtçe Romanlarda Temalar / Abidin Parıltı - Özlem Galip

Ölüm ve uyku imgesinin Kürtçe romanlarda çok baskın olması dikkat çekicidir. Ölüm, hem düşsel hem de fiziksel olarak hemen hemen her romanda yer alır. Uyku ise, daha çok mevcut durumdan sıyrılmak ya da kaçmak için karakterlerin saklandıkları bir sığınak şeklinde tasvir edilir. Kaçışı simgelemesinin yanı sıra uyku, birçok romanda elde edilemeyen ve hep özlenen bir olgu olarak belirir

Kürt romanı genel olarak işledikleri temalar ve anlattıkları hikâyeler bakımından incelendiğinde, romanların, trajedinin anlatım biçimlerinden ve dramdan çokça faydalandığını söylemek yanlış olmaz. Kürtlerin yüzyılı aşkın bir süredir içinde bulundukları politik-siyasal durumdan dolayıdır ki romanlarda savaş hali, sürgün, ölüm, işkence, intihar ve ihanet karşısında bireyin acısı ve mücadelesi trajik bir dille anlatılıyor. Ayrıca feodal yapıya ve derebeylik rejimine karşı isyankâr ruhlar da gündemden düşmez. Romanların birçoğunun yarı tarihsel/belgesel ve yarı kurgusal tarzda olduğunu söylemek gerekir. Geçmişte gerçekleşmiş bazı tarihi olaylar üzerinden kurgulanmakla beraber, birçok roman yaşanmışlığın hikâyesini anlatıyor. Genellikle şimdiki zaman veya geniş zamanla hikâyeler anlatılıyorken, karakterlerin geriye dönüşleri ve hatırlamalarıyla geçmişte gerçekleşmiş kilit olay ve durumlara odaklanıyoruz. Çoğu zaman doğrudan verilmese de, romanların hangi dönemi kapsadığını, anlatılan olaylar sayesinde öğrenebiliyoruz. Bunu yanı sıra olaylar, doğrudan belirtilmese de verilen bilgiler ve tasvirlerle kişinin, diğer bir deyişle yazarın, hangi olaydan bahsettiğini anlayabiliyoruz.
Yeni nesil yazarların bazıları son siyasal süreçlerin etkisinde kalıp yaşananları romanlarının temel düsturu ve teması yaparken, bazıları toplumsal rahatsızlıkların isyana dönüşmesine odaklanır. Buna örnek olarak Hesen Huseyîn Denîz, Yaqup Tilermenî ve Helîm Yûsiv’i gösterebiliriz. Diğer yandan Kürtçenin ilk romanlarından birini yazan İbrahîm Ehmed Irak’taki Kürtlerin direnişini romanın odağına alırken, İran Kürdü Rehîmê Qazî, Peşmerge’de, Kürtlerin 1940’lı yıllarda yaşadığı zorlukları ve direniş hareketine katılma süreçlerini ve nedenlerini gözler önüne serer. İlk Kürt romanı olarak bilinen Erebê Şemo’nun Şivanê Kurmanca’da okur, 1930’larda Sovyetler Birliği’nde özellikle Kürt cephesinde nelerin olup bittiğine tanıklık ederken, 17. yüzyılda geçen Dımdım Kalesi adlı sözlü kültür ürününü yazıya aktardığı Dımdım adlı romanıyla, İran şahı Şah Abbas ile Xanoyê Çengzêrîn’in (altın bilekli ya da altın pençeli han) önderliğindeki Kürtler arasındaki savaşa odaklanır. Irak Kürdü olan Jan Dost’un Mîrname’si ise Kürt klasik şairlerinden Ahmedê Xanî dönemini, çevresindekilerinin yaşadıklarıyla ele alıyor. Ve geçmiş üzerinden günümüze mesajlar gönderiyor. Kürt romancılığının en üretken yazarlarından olan Mehmed Uzun’un, Mirina Kalekî Rind (Yaşlı Rind’in Ölümü) ve Tu (Sen) romanları, biyografik özellikleriyle öne çıkarken, Siya Evînê (Yitik Bir Aşkın Gölgesinde), bir Kürt aydını olan Memduh Selim Bey’in trajik yaşam öyküsünü anlatır. Kader Kuyusu, Celadet Bedirhan’ın sürgün yaşamını, Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık günümüzün şiddet sarmalında savaşan bireyleri ve çaresizliklerini odağına alır. Dicle’nin Yakarışı’nda ise bizi Bedirhan Beyliği zamanına götürür.

Sürgün ve göçmenlik
Kürt romanlarının hem toplumsal hem de özel mânâda biyografik özellikler taşıdığını söyleyebiliriz. Yazarların kendi yaşamlarından kesitleri, özellikle sürgünlük ve göçmenlik temaları çerçevesinde kullandığını belirtmek gerekir. Bunda elbette, Kürtlerin yüzyıllardır sürgün olmaları ve zorunlu göçe tabi tutulmalarının da payı yüksektir. Örneğin, sürgünde olan yazarların bazı romanlarında, ana karakterlerin yurtdışından memleketlerine geri döndüklerini görürüz. Özellikle, İsveç’te sürgün bir hayat yaşamış olan Firat Cewerî ve Mehmed Uzun gibi yazarların romanlarında bunu sıkça görebiliyoruz. Bunun dışında sürgüne gitmemiş yazarların romanlarında, göç ve göçmenlik olgusu oldukça sık işleniyor. Cewerî’nin Birini Öldüreceğim ve Geç Bir Sonbahardı romanlarında doğdukları yere dönüşün kişide bıraktığı hayal kırıklığını görmek mümkün. İ.S. Aydoğan’ın Reş û Spî romanında baş karakter İstanbul’dan Diyarbakır’a döndüğünde, hiçbir şeyi bıraktığı gibi bulamaz. Arkadaşlarının bir çoğu ya öldürülmüş yada hapistedir. Yaqup Tilermeni Qerebafon’daki kişisi Ronahî, memleketi Kızıltepe’ye on beş sene sonra geldiğinde her yeri, çok kirli ve fakir bulacaktır. Avrupa’ya sürgün gitmiş ya da İstanbul’a göç etmiş yazarların romanlarında, topraklarını terk etmenin ağırlığı altında ezilen karakterleri görürüz.
Sürgün romanlarında, 12 Eylül darbesinin etkileri ayrıca çok belirgindir. Gerçekte de 1980 darbesinden sonra, bir çok Kürt Avrupa’ya gitmek zorunda kalmıştır. Şu an romanları bulunan Kürt sürgün yazarlarının bir çoğunun, bu dönemde, Avrupa’ya sürgün gittiklerini belirtmek gerekir. Bu yazarların romanlarında, kişilerin gittikleri yere alışamadıklarını, hapiste yaşadıkları işkence ve kötü muamelenin psikolojik ve fizyolojik etkisini üzerlerinden atamadıklarını görüyoruz. Bunun yanı sıra, aile ve dostluk ilişkileri, parçalanmıştır ve genellikle yalnız bir ruh hali içindedirler. Türkiye’de yazılan romanlarda ise otuz yıldır süren savaşa doğrudan bir gönderme yapılır. Çoğunlukla da bu meseleye odaklanırken, sürgün yazarlar daha çok savaşın kişide bıraktığı etkiler üzerinde durur. Bu da savaştan fiziksel açıdan uzaklaşmanın, yazarların hikâyelerinin kurgularını da etkilediğini ve psikolojiye, içe dönmeye daha çok odaklandıklarını gösteriyor. Sürgün karakter, daha çok siyasal ve edebi kurumsallaşmanın içindeyken, bu imkan ve kaynaklardan yoksun Türkiyeli karakterler, daha çok sıcak savaşın içinde yer alırlar.
Ölüm ve uyku imgesinin romanlarda çok baskın olması da ayrıca dikkat çekicidir. Ölüm, hem düşsel hem de fiziksel olarak hemen hemen her romanda yer almaktadır. Bunlar, genellikle çatışmalarda ve işkence esnasında karşılaşılan ölümlerdir. Karakterlerin mutlaka bir yakınının, siyasi nedenlerden ötürü faili meçhul veyahut baskın tarzı eylemler esnasında hayatını kaybettiğini görüyoruz. Bunun yanı sıra, kişilerin aniden ortadan kayboluşları da söz konusudur. Faili meçhul cinayetlerin ve ani kayboluşların yanı sıra, romanlarda intiharın varlığını yadsımamak gerekir. Uyku ise, daha çok mevcut durumdan sıyrılmak ya da kaçmak için karakterlerin saklandıkları bir sığınak şeklinde tasvir edilir. Kaçışı simgelemesinin yanı sıra uyku, birçok romanda elde edilemeyen ve hep özlenen bir olgu olarak belirir. Karakterler, çeşitli korkularından dolayı rahatça uyuyamazlar ve hep huzurlu bazen de sonsuz bir uykunun özlemini duyarlar.

Umutsuz aşk ve kavuşulamayan sevgili
Sürgün ve ölüm temalarında olduğu gibi, Kürt romanlarında aşkın da kompleks bir yapıda kurgulandığını görüyoruz. Karakterlerin bir çoğunda benzer durumları görmek mümkün. Geçmişte çok sevmiş ama terk edilmiş, yerini dublörlere bırakmasına rağmen ‘asıl’ olanın her zaman asli olarak kaldığını görürüz. Ayrıca, karakterlerin bir çoğunun hep terk edildiğini ama eski aşkların sürekli belirtildiğini ifade etmek gerekiyor. Yeni topraklara adım atılsa dahi eskisi hafızalardan asla silinmiyor. Mevcut siyasi koşullardan ötürü terk edilen aşklar, hatırlandığında idealize edilmelerinin yanı sıra aynı zamanda kutsallaştırıldığını ve mitolojik olana yönelindiğini görüyoruz. Genel anlamda, eski aşkların, terk edilen topraklarla özdeşleştirildiğini söyleyebiliriz. Aynı zamanda bununla Kürtlerin sözlü edebiyatının birebir ilişkisi var. Karakterlerin anlattıkları aşklarını, sürekli destanlardaki aşklarla karşılaştırmaları ve karakteri tanımlarken kullanılan sıfatlandırmalar kanımızca bu ilişkiyi kanıtlıyor. Destanlarda, aşkların sonu hüsranla biter. Diğer bir deyişle, aşıklar kendi dışlarında gelişen etmenlerden dolayı kavuşamazlar. Kürt romanlarında da karakterler, umutsuz aşkın pençesinden kurtulamazlar.
Daha önce Radikal'de yayınlanan bu yazı için Abidin Parıltı'ya teşekkür ederiz...

Artık Para Kazanmalısın! / Güven Eken

Yaşam acımasız değil. Acımasız olan bugünün yöneticileri.
Uzun zamandır gençlere doğayı nasıl sevdiririz diye düşünüyorum. İçinden çıkamıyorum. Soru her defasında “Gençliğe kendini nasıl sevdiririz?” haline dönüşüyor.
Otobüste, tarlada, ofiste, sokakta, dağda, bar ve kahvelerde oturan gençliğimizi izliyorum. Kimi öğrenci, kimi sekreter, kimi garson, kimisi çoban. Hepsi iş, aş ve mutlu bir gelecek peşinde. Çoğu bu geleceği elde edemeyecek ve bu durumun suçlusu kendi menfaatinden başka bir şeye aldırmayan bu günün “büyükleri” olacak.
Gençlerimiz hayata atılana kadar geçen sürede kendilerini tanıyamıyorlar. Okul, onlara insan değil, yarışmacı muamelesini yapıyor. Aileleri, onları bu yarışın içine itiyor. Daha altı yaşından itibaren zamanlarının yarısından çoğu sıralarda çürümekle geçiyor.
Akıllarına (zaman zaman ne anlattığını tam bilmeyen öğretmenler tarafından) ezber bilgiler tıkıştırılıyor. Bedenlerinin gelişimini ve iç dünyalarını izleyemez oluyorlar. Hafta içleri okulda ezber yapmakla geçirdikleri yetmezmiş gibi hafta sonları dershanede “kalıp soru” çözüyorlar.
Yaşamlarının en azından on beş yılı hiçbir şey üretmeden ezber yapmakla geçiyor. Batı hayranı ve sonuç olarak verimli bir tüketici olarak üniversiteden çıktıklarında hiç tanımadıkları gerçek yaşamı büyüklerin sözlerinden öğrenmeye çalışıyorlar: “Hayat acımasızdır! Artık para kazanmalısın”.
Oysa yaşam acımasız değil. Acımasız olan bugünün yöneticileri. Gençliği istediğimiz gibi kullanabilmek ve alışveriş merkezlerine hapsedebilmek için on beş yıl boyunca onların sahip olduğu yaratıcı gücü yok ediyoruz. Üniversite yılları bile ders notlarından ezber yapmakla geçiyor.
15 yıllık eziyeti, kafa karıştırmaktan başka hiçbir işe yaramayan TV kültürü takip ediyor. İnsanları, açık, kapalı, Türk, Kürt, köylü, kentli, sağcı, solcu, ortacı gibi sınıflara bölüyoruz. Lafı “git kendine bir sınıf edin” demeye getiriyoruz aslında. Böylece yaşamın ve ülkenin bütünlüğü, zihinlerde parçalanmış oluyor.
Sonuç olarak bir gün gençler de “büyük” oluyor. Hepsi birer anne, baba, patron, toprak ağası veya üst yöneticiye dönüşüyor. Her varlık gibi, onlar da içinde ne varsa onu yansıtıyor, böylece sistem yürüyüp gidiyor.
Gerçek doğa sevgisinin, ülkesinin geçmişine ve kendisine iyi ve kötü yanlarıyla sahip çıkabilen, özgüven sahibi bireylerde yeşerebileceğine inanıyorum.
Türkiye’nin zengin doğası ve geçmişi, bu özgüvene kavuşmamız için gereken her şeyi içeriyor.
Daha önce CNN Türk'te yayınlanmıştır. Doğa Derneği'ne teşekkür ederiz.
http://www.cnnturk.com/Yazarlar/GUVEN.EKEN/Artik.para.kazanmalisin/112.3437/index.html

Çocuk / Gülşah Büyüker



yalnızsın sen çocuk..
kalbin yalnız umutların yalnız
hayallerin tek kişiden kurulma
pek yorgunsun söyle bana derdini
kimler geçti hayatının yollarından?
kimler çökertti seni erken yaşta ?
ellerin kirli,gözlerin nemli
çamurlar var üzerinde
büyük izler var yüzünde..
yaraların kamuk bağlamış gibi
kimse görmüyor mu içini benden başka?
ne büyük adamlar büyütmüşsün içinde
sevgiler sel olmuş akmış
tutunamamışsın bir dala savrulmuşsun..

sen yarınlarınla büyümüşsün çocuk..
binbir renkli uçurtmanı vurmuşlar
yelkenlerini batırmışlar
o kadını ihanete kaptırmışsın
öfkelesin..nemli gözlerinden belli


yalnızsın sen çocuk..
vurgunlar içindesin
paramparça hayatın içindesin
senide yorgun düşürdü bu yollar şimdiden
geç benim hayatımdan
yürü güneş damlayan yollarımdan
istediğinde gidersin karşına durmam
ama biraz bekle..
yakındır küçük ellerinden tutmam !!

Mutluluğumun Gözyaşı / İnci Diremler

Gecenin kör karanlığında uzandı sana ellerim. Kaderimin hediyesiydi o ellerin. Bir ömür kışa mahkum olmuş yüreğin sıcak ellerinde ısınması, hiç bir şeye değişilmeyen aşk kokusunu geceye fısıldamıştı. Kurumuş bir toprağın suya özlemi gibiydi sana olan sevdam. Uzun zamandır dile gelen aşkın bekleyişleri, zindanımsı geceye bir güneş gibi doğmuştu. Ve aşkım,mutluluğun tanımı senden sonra değişti. Mutluluk sen, sen mutluluk. iliklerime kadar işleyen aşkının yarattığını görmek için gözlerime bakman kafîdir. Kimi zaman kutuplarda kalmış gibi üşümek kimi zaman da sahra çölünün aleviyle sıcak basıyor. Buna sevda diyorlarmış. Yalnızca sende gördüm aşkın sen halini.

Kumdan inşa ettiğim hayallerim acımasız dalgaların ihanetine uğradı. Ve bu yüzden hayallerimi ulaşılmaz yerlere kurmaya başladım bile. Dalgaların bu hayalleri yıkmak için ne kadar istekli olduklarını biliyorum. lakin o kadar uzakta kalıyorlar ki. Sadece çığlıklarını duyabiliyorum. Gözlerim bir el tarafından sıkıca kapanıyor. Ve tanıdığım ses "Ben Kimim" diyor. Sen aşk'sın diyorum. Gözlerimdeki bir çift el sıcaklığıyla sarıveriyor beni. Senin varlığın kadar, beni mutlu etmeye yeten bir başka şey yok aşkım. Deniz kokunu içime çekiyorum. Özlemleriyle yandığım aşkım. Seni öylesine bir aşkla seviyorum ki.. Anlatılması için önüne ne kadar kelime döksem yine de anlamsızlığın derin sularında boğulmaya mahkum bu aciz kelimeler. Ki o yüzden "Seni Seviyorum diyorum gönlümden geçen en değerli cümleyle. Kumdan inşa edilen hayallere kayıveriyor bakışların. Ve artık sen ve ben değil. Senin ve benim hayallerim yok. Sadece biz varız ve sadece bizim hayallerimiz var. Hayallerimizi kuruyoruz, hırçın dalgaların kumsalın ıssızlığına çarptığı kumsalda. Sessizliği bozan tek şey birbirimize olan bakışlarımızın aşka dair yaptığı itiraflar. Kelimelere bürünmüş sözlerin pek bir anlamı yok. Bakışlarının anlattığını anlatamazlar. Sevdamızı asla sıradan anlatımları ile dile dökemezler. aniden yağmur sessiz sessiz gözyaşı olup rahmetiyle bizi ıslatıyor. Fakat sandığının aksine bir hüzünden geriye kalan değil mutluluktan dile gelen gözyaşları bunlar. Mutluluğumun gözyaşı seni seviyorum.

08.08.10 Pazar / 16.15

Toza Sor Kitabının Önsözü / Charles Bukowski

Aç, ayyaş ve yazar olmaya çalışan genç bir adamdım. daha çok los angeles halk kütüphanesi’nde okurdum ve okuduklarım ne benimle, ne sokaklarla ne de etrafımdaki insanlarla bağdaşıyordu. herkes sözcük oyunları peşindeydi sanki, süslü cümleler kurup, hiçbir şey söylemeyen yazarlar mükemmel addediliyordu. yazıları, beceri, kurnazlık ve biçim karışımıydı ve öğretiliyor, özümseniyor ve okunuyorlardı. herkesin işine gelen bir tertiple, çok düz ve kurnaz bir dünya kültürü ile karşı karşıyaydık. biraz kumar ve tutku bulabilmek için devrim öncesi rus yazarlarına gitmek gerekiyordu. istisnalar vardı; ama sayıları o kadar azdı ki, bir süre sonra onlar da tükeniyor, kendini raflar dolusu can sıkıcı kitaba bakarken buluyordun. geçmiş yüzyılların edebiyatına ve bütün olanaklarına rağmen çağdaş yazarlar iyi değillerdi. raflardan çekip göz attıktan sonra yerine koyduğum kitapların sayısı bini geçer. neden kimse bir şey söylemiyordu? neden kimse haykırmıyordu? kütüphanenin başka odalarını da denedim. din kitaplarının bulunduğu oda devasa bir bataklıktı- benim için. felsefeye girdim. beni bir süre için neşelendiren iki sert alman buldum, sonra o da bitti. matematik denedim ama yüksek matematik dinden farksızdı; üstümden kayıp gidiyordu. aradığım mevcut değildi sanki. jeoloji denedim; bir süre ilgimi çekti ama çok sürmedi. cerrahi üstüne bir kaç kitap buldum sevdim; sözcükler yeni, çizimler harikuladeydi. orta kolon ameliyatını özellikle sevmiş, ezberlemiştim. sonra cerrahiden de sıkılıp romancı ve öykücülerin bulunduğu büyük odaya döndüm. (yeterince ucuz şarabım varsa kütüphaneye gitmezdim. kütüphane içecek ve yiyecek bir şeyin olmadığı ve ev sahibinin kira yüzünden peşinde olduğu zamanlarda gidilecek yerdi. kütüphanede tuvalet ihtiyaçlarını giderebiliyordun hiç olmazsa.) kitapların üstünde kestiren berduşlar eksik olmazdı kütüphanede. büyük odada gezinmeye, raflardan aldığım kitaplardan bir kaç satır ya da bir kaç sayfa okumaya devam ettim. derken bir gün, bir kitap çektim, açtım ve kalakaldım. bir kaç paragraf okudum. sonra çöplükte altın bulmuş gibi kitabı masaya götürdüm. cümleler sayfada yuvarlanıyorlardı , kayıyorlardı. her cümlenin kendine özgü enerjisi vardı. cümlelerin özü sayfaya bir biçim veriyordu; sayfaya oyulmuşlardı sanki. duygusallıktan korkmayan birini bulmuştum sonunda. mizah ve acı olağanüstü bir kolaylıkla iç içe geçmişti. o kitabın ilk sayfaları benim için çılgın bir mucizeydi. kütüphane kartım vardı. kitabı alıp odama götürdüm, yatağıma uzandım, okumaya başladım ve çok geçmeden farklı bir üslup geliştirmiş biri ile karşı karşıya olduğumu biliyordum. kitabın adı toza sor, yazarı ise john fante idi. fante’nin, yazarlığıma ömür boyu sürecek bir etkisi olacaktı. toza sor’u bitirdim ve kütüphaneye gidip diğer kitaplarını aradım. iki tane buldum. dago kırmızı ve bahara dek bekle, bandini. aynı üslupla yazılmışlardı; kolayca ve yürekten. evet, fante beni çok etkiledi. o kitapları okuduktan kısa bir süre sonra bir kadınla yaşamaya başlamıştım. benden daha ayyaştı ve korkunç kavgalar ederdik. bazen ona, “bana orospu çocuğu deme! bandini’yim ben, arturo bandini!” diye bağırırdım. fante benim tanrı’mdı ve tanrıların rahatsız edilemeyeceğini, kapılarının çalınmayacağını biliyordum. ama angel’s flight’ın neresinde oturduğunu tahmin etmeye çalışır, hala orada yaşadığını düşlemeyi severdim. hemen her gün oradan geçerdim. camilla’nın tırmandığı pencere bu muydu? lobi bu mu? hiçbir zaman emin olamadım. 39 yıl sonra toza sor’u bir daha okudum. fante’nin bütün kitapları bu gün de tazeliğini koruyor. ama benim favorim toza sor, çünkü sihri keşfettiğim ilk kitaptı. dago kırmızı ve bahara dek bekle, bandini’den başka kitapları da var fante’nin. hayat dolu ve üzümün kardeşliği. şu anda fante, bunker hill düşü adlı yeni bir roman yazıyor. fante’yi nihayet bu sene, çok farklı koşullarda tanıdım. fante’nin öyküsü bu kadarla kalmıyor. şanssızlık, bahtsızlık ve ender bulunur bir cesaretin öyküsüdür onunki. bir gün anlatılacaktır, ama burada anlatmamı istemediğini hissediyorum. ama şu kadarını söyleyeyim; sözü nasıl yazdıysa, hayatı da öyle yaşadı; güçlü, iyi ve yürekten. yeter, şimdi kitap sizin.