Ümit Manay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ümit Manay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Hesaplaşma / Ümit Manay

 Alkol ve marihuana, bunlar Şeyda’nın yaşam stiliydi. sürekli bunları içer ve kendinden geçerdi. anne ve babasından nefret ettiği için onları geçen yıl zehirleyerek öldürmüştü. hem de öyle bir ustalıkla yapmıştı ki bunu, otopside cinayet olduğu anlaşılmamıştı bile.
bir dönem bundan büyük vicdan azabı duydu. ama nasırlaşmış kalbi bunu da atlatmayı başarmıştı.
otu sarıp yaktığında derin bir nefes çekti ondan. kesik bir gülüş yapıştı dudağının kenarına ardından bir bira açtı dikti kafasına.
erkek arkadaşı geldi aklına. onu da öldürsem mi diye geçirdi içinden. ama bunu neden yapacaktı ki!
bir sebep olmalıydı, bir amaç. aslında bir amacı vardı. erkeklerden nefret ediyordu şeyda, onlarla yatmasını da cinsel dürtülerine bağlıyor, iş bittikten sonra da hakaretler yağdırıyordu suratlarına.
ilk erkek arkadaşını ona tokat attığı için kesmiş ve kedilerine mama yapmıştı.
gülüyordu bütün bunlara. bazen aklı yerine gelince neden bunları yaptığına dair sorgulardı içindeki üç kuruşluk merhametini.
birden dev bir flaş patladı suratında. gözlerini açtı büyük eski bir otel in önündeydi.kapıyı zorladı, kapı ağır bir şekilde küfleri yere dökülerek açıldı.
danışmaya koştu. burası neresi diye soruyordu. adamın arkası dönük sigara içer gibi bir hali vardı.
şeyda danışma kısmına geçti, adamı kendine çevirdiğinde gözlerine inanamadı. adamın ağzı yoktu. ve gözlerinin yuvalarında göz yerine iki küçük misket vardı.
eski erkek arkadaşına yaptığının aynısıydı bu. o mu diye inceledi bir süre ama o değildi. o kadar katı olmasına rağmen kendi yaptığından o an ürkmüştü.
merdivenlere doğru yöneldi, yukarıyı merak etmişti, basamaklarda fare ölüleri, gezinen hamam böcekleri vardı.
ilk katın odalarına bakmak istedi. ilk odaya girdiğinde iki çocuk evcilik oynuyordu. onlara biraz daha yaklaştığında yine afallamıştı. iki küçük kız battaniyenin içinde birşeyler sallıyor, ve battaniyenin kenarından kan damlıyordu.
battaniyeye bakmak istedi, kızlardan biri masum fakat tehlikeli bir sesle "Bak burda sen varsın, bu senin bebekliğin" gerçekten de oydu. boğazı kesilmişti ve kan hala çok tazeydi. sanki yeni işlenmişti bu cinayet. ona dokunuyor fakat ellerine kan bulaşmıyordu.
diğer kız, sen öldün şeyda artık bunu kabullen yoksa seni crimo yer" diye yanıtladı.
crimoda kimdi?
şeyda rüyadayım sanırım diyerek kendine çimdiği bastı, ama rüya değil gerçekti. ve bir o kadarda canlıydı yaşadıkları. çıkışa yönelmişti ki. kara bir kedi onu çıkışta bekliyor. garip sesler çıkartıp ona tıslıyordu.
korkuyla ikinci katın merdivenlerini çıkmaya başladı, artık düşüncesi odalar değil, çıkıştı...
ikinci katın herhangi bir odasına dalıverdi. "Hoşgeldin" sesiyle sıçradı.
bu kestiği erkek arkadaşıydı, yatakta yatıyor ve şeyda’nın jilet attığı bölgeler hala kanıyordu.
şeyda. "delirmiş bir halde üstüne saldırdı arkadaşının ama çocuk hep kayboluyordu, şeyda ise sürekli duvara çarpıyordu.artık sinirden ağlamaya başlamıştı. koridora çıktı yaşlı gözlerle. sakat bir kız çocuğu gördü koridorun sonunda onu çağırıyordu.orda bulduğu demir sopayı yanına alarak kıza doğru ilerledi. bir kapının önünde durdu.
içerden gelen sesleri dinledi. ve kapıyı açıp içeri girdi.
içeride şarkı söyleyen siyah saçlı bir kız vardı kestiği saçlarını yiyordu. şeyda ya döndü ve bir süre baktı sonra şarkısına devam etti. bu şeyda’nın ergenlik dönemindeki haliydi.
artık dev bir bulmacanın içinde düşmüştü ve kendini arındıramıyordu. kız şarkısına devam ediyor bir yandan da saçını kesip ağzına atıyordu.
sonra birden durdu aynada baktı kendi yansımasına, makası alıp hiddetle sapladı aynaya.
kırılan parçaları şeyda’ya atıyordu. "Orospu git burdan, cehennemlik sürtük" diye inliyordu pürüzlü bir sesle...
şeyda artık kontrolden çıkmıştı. Her şeye çığlık atıp tepki veriyordu.  emekleyerek merdivenlere yöneldi. son katta çıkışı bulabileceğine inanmıştı. ama asıl sürpriz onu son katta bekliyordu.
Crimo ordaydı ve uzun zamandır açtı, kana susamıştı.
son kata çıktığında artık ne çıkarsa çıksın onu aşıp çıkışa ulaşacağına ant içmişti.
crimo "hoşgeldin" dedi. soğuk bir sesle. şeyda doğruldu ve ona baktı. ama ama sen bensin dedi.
"ne sandın" dedi crimo "senin gibi bir caniyi ancak kendisi katledebilir." ilk defa ağlamıştı, burası neresi neden burdayım gibi sorular sormaya başladı.
crimo susuyor ve doğru zamanı bekliyordu.
seni uzun zamandır takip ediyordum şeyda. inan ki beni bile ürkütmeyi başardın.şimdi hazır ol.
bedel ödeyeceksin.
daha ne bedeli bunlar yetmedi mi? Her şeyimi elimden aldın.
kapa çeneni ve şu tezgaha yat dedi. crimo. ilk önce kollarından bağladı şeyda’yı sonra da ağzını bantladı.
aldığı neşterle bileğine bir çizik attı. o an crimo eski erkek arkadaşı oldu. şeyda korkmuştu..
ilk defa bir kurbanın psikolojisine girmişti. crimo insan değildi... merhamet ve vicdan kavramları yoktu.
şeydayı kendi silahıyla vurmaya hazırlanıyordu.
şeyda kan kaybediyor ve inliyordu. acısının dineceğini ummuştu ama yanılıyordu. çünkü crimo ağzındaki sigarayı şeyda’nın bileğindeki yaraya bastı. gözyaşları istemsiz akıyordu.
şimdi sıra ailesindeydi. aynı zehiri şeyda’nın gözlerine sürmüştü.
zevkten yüzü dört köşe olmuştu crimonun.
şeyda ağzındaki bezden kurtularak çığlık atmaya başladı. crimo onu söktü ve ayaklarıyla bir kaç kez tekmeledikten sonra bıraktı. şeyda kusmuyordu olduğu yere oluk oluk kan kusuyordu.
"bir dahakine daha acımasız ol şeyda" dedi. "ne kadar acımasız olursan o kadar acı çekeceksin".
sarsılmayla uykusundan kalktı şeyda. öksürdü vücuduna baktı. ve hiçbir şeyin rüya olmadığını anladı. izler kurumuş kan lekeleri bedenindeydi. gözleri yanıyordu. ve etrafına baktığında iyi göremediğinin farkında vardı. elinde esrar parkeyi yakmış ve sönmüştü onu körükledi ve hasta beyniyle düşünmeye koyuldu. acı çekmek artık onda fayda etmiyordu. işkencelerin bütün rahatsızlığını üstünden atmıştı. artık ne kadar acı çekerse o kadar acımasız olacaktı.

Seyyah / Ümit Manay


Bir seyyah tanıdım,
Altı yerinde bilinmemiş kıtalar
Bu ninni, bu uyku
Esir gözkapakları bir “yum” demeye
Dudaklarında defnenin yakamozu
Teninde kor ateş volkanik dağlar misali.

Kurdun… 
Bir kurşun asker gibi kurup bıraktın beni.
Sol – sağ, sol – sağ…
Durdum.

Öyle büyük laflar etmeyeceğim,
Sev ulan yeter beni…
Arabesk gibi sev, Orhan gibi, Bergen gibi..
“Aşk” derken titresin sesim.
Tıpkı “anneciğim” der gibi…

Bak İzmir tutuştu her şeyiyle…
Çingene ruhum isyanını koydu karanlığa.
Başladı çıplak ayakla dansa.
“Ay” dansöz, yıldızlar seyirci.

Kirpiğini; bir kibrit kutusuna koydum,
Kahve içtiğimiz bardakları da çaldım.
Dudağının değdiği izmariti kıskanır oldum.

Ama biliyorum ki;
Senin kalbinde ruj lekeleri var,
Saklayamazsın ki! 
Çocuksun sen,
Otuz bir yaşında koca bir çocuk.
Kızmayacağım sana…
Hadi söndür sigaranı kalbimde,
Söndür ışıkları, söndür geceyi,
Mumlar erisin buruşmuş çarşaflardan içeriye.

Kusmak ve Arınmak Üzerine; Beyaz Koma / Ümit Manay

Hepimizin bildiği ortak kelimeler var aslında, Hepimizi uyuşturmak için güzel haplar var. Her zaman bir şeylerden tiksiniyoruz ve midemiz bulanıyor, bunun sonucunda kusacak yerler arıyoruz. Tutamadığımız şeyleri ise olduğumuz yere boşaltıp bırakıyoruz. Bazen bir kâğıt bazen küçük bir tuval bazense mikrofonu kapıp var gücünle çığlık atıp bağırmak dünyaya…
Sinekleri sevmiyoruz, çünkü onlarda mide bulandırıyor, mesela faşist sinekler ve militarist sinekler. Bunlar kanatlı, uçuyorlar. Taşıdıkları mikrobu her yere bulaştırıp bizleri hasta ediyorlar.

İlk önce öyle bir virüs ki, ağzımızdan içeri giriyor, ardından bütün organlara yavaş yavaş yayılıyor önce beynimizi kemiriyor mikrop, birer zombi halini alıyoruz. Ardından duygularımızın ve vicdanımızın tek yeri olan ruhumuza yayılıyor hastalık. Ve ardından o beyaz koma…

Beynimiz olmadığı için artık birçok şeyi algılayamıyor, her şeye donuk donuk bakmaya başlıyoruz. Sonrası mı? O kadar kolay değil kurtulmak ne yazık ki!
Sonra kalbimize iniyor, kendi ırkımızdan nefret ediyoruz. Yani insanoğlu…
Koma süreci aslında işin acıtmaya başlayan kısmı, arınmaya çalıştıkça sizi daha da kıvrandırıyor. Daha da bir etkisi altına alıyor.
Daha sonrası, yani koma süreci bittikten sonra hepimiz kusmaya başlıyoruz, zorla ağzımıza tıktıkları hapları.
Süregelen nesillerimize bulaşıyor hastalığımız. Veba gibi olsa bir şey değil. Daha farklı beyaz bir ölüm bu…
Sığınaklar aramaya başlıyoruz, bizdeki virüs kimseye bulaşmasın diye…
Ama duramıyoruz ne yazık ki. Libidolarımıza yenik düşüp, kendimizden parçalar getiriyoruz dünyaya, onlara da bulaşıyor mikrop.
Sinekler hala havada oluyorlar. Havadan gelen saldırıya hiçbir canlı karşı koyamazmış, bizde karşı koyamıyoruz.

Ve o bilindik gerçek; bitkisel hayat, asıl tatlı rüyaların, umutlarımızın, sevinçlerimizin, hayallerimizin bizi buluşturduğu yer.
Aslında ölmüyor da deliriyoruz. Doktorlar her gün diyor. Siz depresyondasınız hanımefendi, siz paranoyaksınız beyefendi; şimdi o psikologlara soruyorum. Siz o sinekleri görmediniz mi yoksa?

Kendileri aslında sineklerin ta kendisi, maskeleri düşene kadar bekleyin. Madalyonun diğer yüzünü görene kadar sabredin. Bizler yani bizim neslimiz aslında delirip delirip her gün ruh göçüne maruz kalıyoruz.
Kim durduracak bu salgını bir iğne mi? Yapmayın doktor bey sol iğnem çoktan kırıldı. Artık vuramıyorum. Artık sağ sıvaz var. Sırtımızı dönelim bizleri sıvazlasınlar.
Belki içimizdeki o virüs gaz halini alırda münasip yerlerimizden çıkar.
Şimdi pencerenizi açıp bakın ne görüyorsunuz? Şimdilik günlük güneşlik, ama yarın o sinekler balımızın üstüne konduğunda hastalık tüm ülkeye yayılacak, hepimiz komaya girip teker teker ruhani intiharlarımızı gerçekleştireceğiz.
Kimimiz yine sokak başı, ev konsolu demeden kusacak bir yerlere, kimileri de kustuğu yerlere belki de bir daha kusmayacak.

Gözlerimizi kapayalım, vazifemizi yapalım!
Bence yapmayalım. Bırakalım kendimizi o komanın rahatlığına, eğer ölmez de kurtulursak işte o zaman tüm sinekler ölmüş olacak.

Hoşgeldin / Ümit Manay

Yeni başlayan bir şeylerin muzur kıpırtısı içimdeki,

Tedirgin bir sevinç, her yerim aşk kokuyor.

Sol göğsümden kopan bir alev,  dudaklarına düşüyor.

Islatıyor gözlerim gözlerini,

Gecenin bir vakti, bölüyor uykumu ezan sesi,

Seni kollarıma sarıyorum.



Sinemde kocaman bir yara açılıyor,

İçimden şahlanıyor dörtnala bir at.

Sahnede çıplağım.



İpleri kesilmiş nice kukla…

Selam veriyorlar suskunluklarıyla.



Şimdi o sahnede sen;

Dur sakın utanma,

Beni öp defalarca, arsızca.

Ellerin gezinsin bedenimde yudum yudum, masumca.



Gözlerini kaybetmiş bir dilenci,

Seslerini kaybetmiş bir koro.

Bu gece yüreğimde yine büyük bir deprem,

Git gide çatlaklar açıyor yaralarıma.



Sen; tarifi olmayan kayıp bir melodi

Düş bahçemin saklı kentisin,

Sen düş yerine, gerçeklersin.



Hoş geldin yar karanlık dünyamı aydınlatmaya,

Hoş geldin bedenimi, ruhumu cayır cayır ısıtmaya.

Ve hoş geldin tarifi olmayan bu köklü sancıya.

Bir Kedi Gibi / Ümit Manay

Binbir gece masalı gibiydik seninle,

Her sayfada başka bir ülke,

Her satırda başka bir hikâye.



Vazgeçilmiyordu bazen

ve bir kişiyi sığdırmak çok zordu bir kalbe.



Ağırdık seninle, ruhumuz tonlar basıyordu,

Vücudumuz yerine…



Bir kedi gibi;

Hem hınzır, hem sevimliydin.

Üstüne gittikçe tüylerini kaldırır,

Sevdikçe elimin altında gezerdin saatlerce.



Ve bir sabah uyandığımda

Boştu yatağın, terk etmiştin beni… Her şeyi

Bir kedi gibi; asil, mert ve sessizce.

Tanrılaştırma Rituali / Ümit Manay

Dünyaya bir canavar indi;

Adını insan koyduk…

Sonra tanrıları vardı. Kokusu pis, iki yüzü yeşil.

İsmi paraydı.

Her gün ağızlarından düşürmez,

Zikrederlerdi adını.


Tanrı silahı icat etti,

Bebekleri öldürdüler,

Tanrı zinayı yasak etti,

Masumları ziyan ettiler.

 Canavarı kafesledik;

Göğsüne, alnına dualar yazıp,

Nefesler üfledik!


İlk önce dostlarını yedi insan;

Sonra düşmanlarını

 ve yetmedi, doymadı…

Dünyaları istedi,

Sonunda kendini yedi; kalbini, ruhunu ve aklını.

Geride sadece

Bir iskelet kaldı, bir de nursuz et parçası.
 Ümit MANAY

Başkaldırının Antolojisi / Ümit Manay

Eski mahallemi anımsadım dün,

Dar sokakları… Korna seslerini.

Kahkahalarla koştuğumuz kaldırımları.

Bir de onu…

Ö….. ‘yü

Çocukçaydı,

Masumca başlamıştı

Çocukluk çağında oyunlarımız.

Korkarak sokak aralarında öpüşmeler,

Bir de içindeki o taşkın heyecan.

Aşkın farkında olmadan,

Aslında bir nefes kadar yakın olması.

Hiç gitmemesi senden.

Biz büyüdük;

Evler de büyüdü, sokaklar yıkıldı,

O bacası tüten müstakil evler,

Kocaman canavarlara dönüştü.

Önce binalar betonlaştı, sonra yürekler.

Ve şeytan sızdı aramıza….

Her insanın kalbini kemiriyor,

Arsızca parçalar yiyordu ruhundan.

Önce merhamet gitti ilk ısırıkla,

Ardından şefkat, masumiyet, iyilik….

Robotlaştık.

Basmakalıp koyunlar olduk.

Bir kağıt parçası uğruna, birbirimizi keser,

Çok sevdiğimizi boğar olduk!

Olduk da olduk. Sonunda leşleşip, kokuştuk.

Şimdi ey ülkem,

Ne diye yıkıyorsun, yok ediyorsun ucubelerini,

Bir ucube de başımızda bizim…

Yetmez mi?

Kurcalanmamış ne kadar dosya varsa,

Hepsi neden bodrum katlarında?

neden her yaşanan olay muallakta?

Yoktu işte cevabı…

Ne yapmalı?

Bu son gece trenine binip gitmeli mi?

Yoksa kalıp dikmeli mi isyanın, anarşinin bayrağını?


Dilsiz Yolsuz Bir Oyun / Ümit Manay

Boşluğa dokunuyorum,

Hadi uzat ellerini…

Aciz bir oyun bu,

Bilinmeze giden bir gemi.

 

Daktilomda aciz mürekkep lekeleri,

İsyanımda ucuz bir günah tadı.

Ve ağladığım için sararan yorganım, yastığım, bıyıklarım

 

İçimde bir çocuk tüm neşesiyle, Kahkaha atıyordu,

Siz onu ağlattınız.

Orada bir yerde bebeklerini saklıyor,

Oyuncak silahlarını imha ediyordu.

 

Siz onun eline silah verdiniz,

Kanla boyayın dediniz,

Onun hapsettiği şeytanını temelli azad ettiniz.

 

Hak etmediniz,

Ne o çocuğu, ne de beni…

 

İstemeyin gözyaşlarımı, eceliniz olurum.

İstemeyin sokak lambalarımı, karanlığa boğulurum,

Siz en iyisi bırakın beni bana,

Sert rüzgarları, yalancıları,

Alın götürün çok uzağa.