Abidin Parıltı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Abidin Parıltı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

İspanya'nin Dünya'ya Üflediği Soluk / Abidin Parıltı

Lorca, İspanya'da, Granada eyaletinde, 5 Haziran 1898'de doğdu ve ölene kadar da o kentin, coğrafyanın kokusunu, etkisini hissetti, şiirlerinde, oyunlarında onu yazdı.

Lorca, İspanya'da, Granada eyaletinde, 5 Haziran 1898'de doğdu ve ölene kadar da o kentin, coğrafyanın kokusunu, etkisini hissetti, şiirlerinde, oyunlarında onu yazdı. Kırsal bir ortamda büyümesi, doğayı içselleştirmesi ve her defasında toplumunun folkloruna dönmesi sanatına önemli katkılar sundu. Ailesi sanatsal yetenekleri olan ve ona önem veren bir aile olmasına rağmen onun ileriki yaşlarda müzisyen olmasını engelledi. Lorca daha çocukluk yıllarında daha sonra şiirlerine önemli bir altyapı oluşturacak olan onlarca halk türküsünü ezbere biliyordu. Bu yıllarda gerek insanlar gerek doğa bakımından içinde bulunduğu çevre, geleceğin şairinin ve oyun yazarının duyguları üzerinde silinmez izler bıraktı. "Kırı çok severim. Bütün duygularımla ona bağlı olduğumu duyuyorum. En eski çocukluk anılarımda toprağın tadı vardı. Çayırlar tarlalar benim için inanılmaz güzellikler yarattı. Kırlardaki yabani hayvanlar, çiftlik hayvanları, o topraklarda yaşayan insanlar, bütün bunlarda, pek az kişinin fark edebileceği bir anlam var... Böyle olmasaydı Kanlı Düğün'ü hiçbir zaman yazamazdım."
Lorca 1915 yılında üniversiteye yazıldı. Ama o okumaktan öte müzikle ilgileniyordu. Bu dönemde birinci sınıf bir piyanist oldu. Ancak ailesinin baskısıyla bir süre sonra piyanist olmaktan vazgeçti. İlk kitabı olan İzlenimler ve Peyzajlar'ı 1918 yılında yazdı. Bu kitapta eski İspanya'nın çöken şehirleri, manastırları, inişli yokuşlu platoları karşısında duygularını dillendirdi. Granada'nın zamane havası, koşulları sanatsal etkinliklere açıktı. Lorca da bundan oldukça yararlandı. Çeşitli sanatsal toplulukların içinde yer aldı. 1919'da Madrid Üniversitesi'nde sanatta yeniliklere açık gençlerin bir araya geldiği Residencia de Estudiantes adlı öğrenci yurduna yerleşti.
Başkentin kültür merkezi durumundaki bu büyük üniversitede ressam Salvador Dali (ki 1927'de Barselona'da sahnelenen ve ona ilk başarılarından birini getiren 'Maria Pineda' oyununun dekorlarını Salvador Dali yapmıştır.) sinema yönetmeni Luis Bunuel ve şair Rafael Alberti gibi kendi kuşağından sanatçılarla dostluklar kurdu. Ancak tam da bu dönemde onun eşcinselliği ile ilgili söylentiler yayılmaya başlayınca çok yakın arkadaşlarından bazıları ondan uzaklaşmayı seçti. Bu durum Lorca'nın o dönemlerde yazdığı şiirlere de yansıdı. Bu dönemde yazdığı şiirlerde derin bir cinsel kırıklık, reddedilmişlik, ait olamama ve yalnızlık temel temalar, duygular olarak belirdi.
Kokulara, gülüşlere susadım ben,
yeni türkülere susadım,
ayların, süsenlerin olmadığı ne de ölü aşkların.
Ancak Lorca esas olarak İspanya'da 1928'de yazdığı Romancero gitano (Çingene Romansları) ile tanınmaya başlanır. Çingene Romansları'nda yer alan on sekiz şiirde, geleneksel bir edebi biçim olan İspanyol baladının eski büyüsünü çarpıcı yeni imgelerle birleştirdi. Söz konusu şiirlerde Lorca, kökleri on dördüncü yüzyıla uzanan romansları temel aldı. Bu romanslarda öykülemeden çok dramatik gerilim ön plandadır. Doğaüstü olaylar ender olarak yer alır ve gerçekçi bir yapıya sahiptirler.
Ah çingenelerin kenti!
Kim görür de unutur seni?
Seni alnımda arasınlar.
Ayla kumun oyunu.
Çingene Romansları'nın yayımlanması Lorca'ya uluslararası bir ün kazandırdıysa da beraberinde rahatsızlıklar da getirdi. 'Yaşamımın en acılı dönemlerinden biri' olarak nitelendirdiği ve ağır bunalımlar yaşadığı coğrafyadan uzaklaşma gereği duydu. 1929-30 yıllarında ABD ve Küba'da biraz huzur ve yeni bir esin kaynağı aramaya çıktı. Ölümünden sonra 1940'ta yayımlanan Şair New York'ta şiirleri de bu geziden doğdu. Burada makineleşmiş bir uygarlıkta, yaşamın içinde ölümü görmenin dehşetini, çarpıcı bir biçimde bir araya getirilmiş katı, ürpertici imgelerle aktardı. Bu şiirlerde kafasındaki Batı anlayışına eleştirel yaklaşımlar da sunarken New York'u hayvanların can çekişenler için öldürüldüğü bir mezbahaya benzetir. Lorca daha sonra İspanya'ya döndüğünde Tamarit Divanı'nı yazdı. Cumhuriyet kurulduktan sonra da bütün enerjisini tiyatroya ayırdı.
Şiirden beslenen bir tiyatro
Aslında Lorca ilk oyununu 'Kelebeğin Suçu' adı altında 1919'da yazmıştır. Oyun bir yıl sonra sahnelense de ilgi toplamaz. Daha sonra yukarıda da sözünü ettiğimiz 'Maria Pineda' oyunu Salvador Dali'nin dekoratörlüğünde ve İspanya'nın önemli oyuncularından Margarita Xirgu'nun oyunculuğuyla sahnelendi ve iyi bir başarı elde etti.
1931 yılında İspanya'da cumhuriyet ilan edilince Eğitim Bakanlığı, Lorca'yı 1932 yılında kurulan, gezgin tiyatro kumpanyası La Barraca'ya müdür olarak atadı. La Barraca, hükümetten ödenek alan, üniversiteli gençler tarafından kurulmuş bir topluluktu. İşte Lorca'yı büyük bir oyun yazarı olarak bugüne getiren gelişmeler de böylece başlamış oldu. Topluluk kırsal bölge insanına altınçağ oyunlarını oynadı. Bu saf seyircilerin istekliliği Lorca'nın aşk ve onur gibi bilinen temalara geri dönmesini sağladı. Bunun sonucunda Lorca bugün tiyatro sanatında bir klasik haline gelen ve bir gazete haberinden esinlendiği 'Kanlı Düğün' oyununu yazdı. Bu oyunda, gelin, evleneceği gün, gizlice sevdiği adamla kaçar, uzundur küllenen aileler arasındaki kan davası yeniden ateşlenir. Sonunda ise iki erkek birbirini öldürür. Oyunda Lorca aşkı ve gelenekleri arasında sıkışıp kalan bir kadının trajedisini anlatırken aslında İspanya'nın kaderini de anlatır. Burada kişiler antik tragedyalarda olduğu gibi kaderin kurbanıdırlar ve başka türlü davranamazlar. Başka türlü davranıldığında karşılarında toplumun katı kurallarını bulurlar. Kişileri ilkel tutkular ile uygarlığın amansız namus anlayışı arasındaki çatışmanın tuzağına düşmüşlerdir ve bu çatışma ölümle sonuçlanır. 'Kanlı Düğün', Buenos Aires'de büyük başarı kazandı. Lorca 1934 yılında hayatta olan en büyük İspanyol şairi ve oyun yazarıydı artık. Aynı yıl 'Yerma' adlı oyununu yazdı. Yerma, kocasının veremediği çocuklar için yanıp tutuşan, yasadışı yollardan döl alamayacak kadar da törelere bağlı bir kadının dramıdır. Bu oyunda da ahlak kuralları, töreler ve arzuları arasında sıkışıp kalmış kadının trajedisi söz konusudur. Yerma çocuk doğuramadığı için kendini eksik ve kusurlu görür. Çorak toprak gibidir. Kendi doğasıyla çatışmak zorunda bırakılan Yerma'nın aklını yitirmesi kaçınılmazdır. Hemen bütünü düzyazı biçiminde olan 'Bernarda Alba'nın Evinde'yse despot anneleri tarafından zorlu bir yas evinde tutulan, kin ve şehvet duygularıyla yanıp tutuşan dört kız kardeşin hikâyeleri anlatılır. Lorca'nın karakterleri, tabiatın karşı konulamaz temel güçleri olarak gördüğü doğa yasasıyla toplumsal normlar arasında sıkışıp kalmıştır ve arzularını gerçekleştirmeye kalktıklarında katı kurallarla karşılaşırlar.
1936 yılında İspanya'da iç savaş başlayınca Lorca, "Bütün tarlalar cesetlerle dolacak. Ben Granada'ya gidiyorum" diyerek Madrid'den ayrılıp Granada'ya gitti. Şiirlerinde ve oyunlarında sık sık dillendirdiği ölüm burada onu da buldu.
Hançer
giriyor yüreğe
saban demiri nasıl girerse
toprağa
diyen Lorca, 19-20 Ağustos 1936'da General Franco'ya bağlı faşist yönetim tarafından yargılanmaksızın kurşuna dizildiğinde henüz otuz sekiz yaşındaydı. Öldürülme nedeni olarak da sivil muhafızlar için yazdığı şiir gösterildi.
Karadır atları, kapkara
nalları kapkara demir
pelerinlerinde parıldar,
mürekkep ve mum lekeleri
hepsinin de kurşundan beyni
yoldan aşağı çıkageldiler
o çılgınlar, o gececiler
boğdular geçtikleri yeri...
Delik deşik bedeni bir gün sonra yol kenarında bulundu. Ölüm tutanağında ise şunlar yazılıydı: "Savaşın doğurduğu yaralar yüzünden ölmüş olup, cesedi yirmi ağustosta viznar alfacar yolu üzerinde bulunmuştur."

Lorca'nın eserleri
Ne Garip Federico Adında Olmak, çeviren: Erdal Alova, Can Yayınları.
Kanlı Düğün İspanyolca Türkçe, çeviren: Roza Hamken, T. İş Bankası Kültür Yayınları.
Lorca Bütün Şiirleri (4 Cilt) çeviren: Sait Maden, Çekirdek Yayınları.
Çingene Romansları/Ozan New York'ta/Bütün Şiirler 3, çeviren: Sait Maden, Çekirdek Yayınları.
Tamarit Divanı/Dağınık Şiirler (Bütün Şiirler 4), çeviren: Sait Maden, Çekirdek Yayınları.
Cante Jondo Şiiri/Şarkılar (Bütün Şiirler 2), çeviren: Sait Maden, Çekirdek Yayınları.
İlk Şiirler 'Lorca Bütün Şiirleri 1', çeviren: Sait Maden, Çekirdek Yayınları.
Seçme Şiirler, Federico Garcia Lorca, Adnan Özer, Başvuru Eserleri.
Bütün Oyunları 2 Don Cristobita ile Dona Rosita, Eskicinin Tazesi, Don Perlimplin ile Belisa, Kızkurusu Gül Hanım, çeviren: Can Yücel, Memet Fuat, Adam Yayınları.
Kanlı Düğün, çeviren: A. Turan Oflazoğlu, İz Yayıncılık.
Bernarda Alba'nın Evi, Federico Garcia Lorca;
çeviren: A. Turan Oflazoğlu, İz Yayıncılık.
Toplu Oyunları 1 Kanlı Düğün/Yerma/Bernarda Alba'nın Evi; çeviren: Hale Toledo, Mitos Boyut Yayınları.

Daha önce şurda yayınlanmıştır.

Alaycı, öfkeli bir asiydi... Hepsi bu... / Abidin Parıltı-Yosun Karaca

Edebiyatın aykırı kalemlerinden Boris Vian'ın bütün eserleri İthaki Yayınları tarafından yeniden basılıyor. Vian, her değerin alaya alınabileceğini düşünen ve bunun uygulama alanlarını her defasında genişleten bir yazardı
Alaycı, öfkeli bir asiydi... Hepsi bu...
Mühendis, caz trompetçisi ve caz eleştirmeni, kabare şarkı sözü yazarı, film oyuncusu, yazar (en geniş anlamıyla yani oyun, roman, şiir, kısa opera, kabare, senaryo) çevirmen, ressam, hazırcevap, alaycı, savaş karşıtı, bohem, varoluşçu ama Sartre sevmez, muhalif, sabıkalı bir pornografi yazarı, bilimkurgu uzmanı, kara mizah ustası... Bütün bunların dışında daha ne olsun! İşte bu Boris Vian'dır namı diğer Vernon Sullivan. 1920 yılında doğan ve daha çocuk yaşlarda kalp rahatsızlığı çekmeye başlayan, dünyada acelesi varmış da yetişemeyecekmiş gibi davranan, iyi ki öyle davranan, olabilecek sona eli böğründe usulca bekleyerek değil de öfkeyle, isyanla, dünyada olabilecek her değerin alaya alınabileceğini düşünen ve bunun uygulama alanlarını her defasında genişleten, otuz dokuz yaşında davet edilmediği, ancak içeri sızmayı başardığı, 'Mezarlarınıza Tüküreceğim' filminin galasında ölen nevi şahsına münhasır, dünyaya gelmiş, gelmezse dünya edebiyatının eksik kalacağı, lüzumlu adamlardandır Boris Vian.

Her şeyi yeniden ele almak
Sartre, Baudlaire için, "Kendini mahkûm etmeyen insan, kendini sonuna kadar sevemez de" demişti. Bu sözü aslında Vian için de söyleyebiliriz. Çünkü Vian da toplumların geneli tarafından hâlâ iyilik olarak kabul edilenin tam tersini kasıtlı olarak yapıyordu. O, kurulu düzeni, bütün iradesini ortaya koyarak reddediyordu. Ama kahramanları -aslında antikahramanları- düzeni doğrular ve düzenin değerlerinin yanında yer alır. Bu gayet bilinçli bir tercihtir. O, tümüyle iyiliğe batıp ne yazık ki çıkamamış bu dünyada, o iyi insanların iyiliğini yüzlerine çarpar ve ikiyüzlü, dahası çokyüzlü hayatlarını apaçık önlerine koyuverir. Gerçekten özgür bir insandır Vian. Sakınacağı hiçbir değer yoktur dünyada alaşağı edilmedik. Bir yıkıcıdır, onarmaya ya da belli kalıplaşmış değerlere yaranmaya çalışmaz, onları layık olmadığı bir yerlere taşımaz. Aksine yerle bir etmeye, insanları yeniden sorgulamaya çağırır ve kendilerini sil baştan var etmeye yöneltir. O yüzdendir ki her romanında toplum tarafından tabulaştırılmış bir 'değer' seçmiş, onun 'ciddi'liğini alaycılığıyla gülünç bir yere taşımıştır. Nitekim yukarıda da sözü edildiği gibi karakterleri düzeni doğrularken, okuyan ona karşı tepki duyar. Yani bilenen anlamıyla sağ gösterirken sağlam bir sol kroşeyle karşıdakini indirir. (Saf) ırk önemliyse (Mezarlarınıza Tüküreceğim, Bütün Ölülerin Derileri Aynıdır, Ve Bütün Çirkinler Öldürülecek) yerin dibine batırır; cinsiyet önemliyse (Çıtırlar Farkında Değil) onu aşağılık bir yere çeker; din önemliyse (Yürek Söken) onu bir kara mizah malzemesi yapar; hiyerarşi önemliyse (Kızıl Ot) onu ustalıkla çökertir; savaşsa işte ona sadece güler geçer ve "Bir gün, hiç kimsenin sağ olarak geri dönmediği bir savaş, '1. En İyi Düzenlenmiş Savaş Günü' olarak ilan edilebilir" der. Kısası dünyada doğru bilinen ne varsa onun hedef tahtasındadır. Korkunun, korkulanın, bilinçaltındaki dünyevi kaygıların üstüne gider ve o hedefi on ikiden vurmayı başarır. Öte yandan Boris Vian diyor ki, unutmak ve hayata yeniden başlamak için ilk önce her şeyi yeniden ele almak gerekir. Hem de acımasızca ve bütün ayrıntılarıyla. Buna ne kadar katlanabilir insan? (Bakınız, Kızıl Ot) Böylece yarattığı kişilerin hayatını üzerine inşa ettiği 'neden'lerini ellerinden alır. Kişilerin yaşam nedenlerini yok etmek aslında onların yaşamsallığını da bitirmektir bir bakıma. (Bakınız, çekinmeyiniz, Yürek Söken, Papaz-Şeytan atışması)
Vian'ın her romanının bir ana teması vardır ve bu temanın etrafında hikâye örülmüştür. Bu tema, anlatılanı aslında bir dramatik malzeme olarak da sunar. Çünkü her defasında karşıt güçler, belli düşünsel boyutlarıyla çatışmanın ana eksenini oluşturur. Siyah-beyaz ırk çatışması; erkek-kadın ve eşcinsellik, tanrı ve tanrıtanımazlık gibi tanımlamalar ana eksendedir. Mezarlarınıza Tüküreceğim'i Vernon Sullivan mahlasıyla 1946 yılında yayımlayıp çevirmeni olarak da kendini gösterdiğinde yirmi altı yaşındaydı. Kitap, kısa sürede Fransa'da çok tartışıldı, yerleşik değerleri şöyle bir silkeledi. Nitekim 1949 yılında 'ahlaki değerlere hakaret' ettiği gerekçesiyle yasaklandı ve yüz bin frankla cezalandırıldı. Gelin görün ki kitap da yüz bin satmıştı zaten! Yasaklanma nedeninin içeriği ise erotizmi pornografiye kaçacak sertlikte ele almasıydı. Tuhaftır, Türkiye'de de birkaç yıl öncesine kadar sansürlendi ve birçok cümlenin üstü siyah, kalın utanç çizgileriyle çizildi. Ne mutlu ki artık o çizgiler kitabın yüzünden silinmiş bulunmakta.

Irkçılık... Komik mesele
Kitap, 1940'lı yıllarda Amerika'da yaşanan ırkçılıkla, şiddetle ve birbirini anlamadan reddetmeyle dalga geçer. Bu romanın devamı olarak da nitelenen Bütün Ölülerin Derileri Aynıdır (ki önceki baskılarında nedense Derilerinizi Yüzeceğim olarak çevrilmişti) yine ırki bir derdin etrafında döner ve kişiler birer kara mizah malzemesi olarak belirirken diyaloglar absürd olanı hatırda tutar. Kişilerin içinde bulunduğu trajedi gülünçtür. Başkasının acısı bizim komiğimizdir artık. Hikaye Amerika'da geçer. Bir barda 'bodyguard' olarak çalışan Dan, takıntılıdır ve içgüdüsel bir kompleksle 'beyaz adam' olarak yaşamı sürdürür. Ancak özünde zenci olduğunu düşünür. Beyazlardan intikam alma biçimi olarak da, bardaki beyazları sarhoş oldukları zaman öldüresiye döver ve günaşırı, sadece beyaz kadınlarla yatar. Ancak Dan, bu minvalde sürdürdüğü yaşamının, zenci kardeşi ortaya çıkınca bozulacağından korkar. Nitekim kardeşi ortaya çıktığında ilk tepkisi 'pis zenci' demek olur. Ona göre pis kokularından bile anlaşılır insanların kara derili oluşu. Ancak bir süre sonra kendisini korumak için yapabileceği tek şey, gerçeği bilenleri yok etmek olur. Böylelikle kaçıp kovalamaca da başlar. Önce kardeşi sonra diğer bilenler. Ancak olay olarak trajik olan, dışardan bakış olarak da gülünç olan, Dan'ın aslında zenci olmadığıdır. Kitabın sonlarına doğru polisin Dan'ın karısına söylediği "Haydi, haydi... İçinizi rahat ettirecek bir şey söyleyeceğim. Kocanız siyah değilmiş. Bunu ispatlayacak belgeler buldum. Üç kez adam öldürdü; orası doğru, fakat iyi bir avukat hafifçe bir cezaya çarpılmasını sağlayabilir" sözleri nefretin gülünçlüğünü ve hikâyenin yıkıcılığını gösterir niteliktedir. İntikam duygusu ve bütünlüklü olarak bir ırka karşı duyulan öfke kitabın merkezini oluşturur. Dan öfkenin diliyle yaşamını sürdürürken ne yazık ki öfkenin gramerini yanlış yorumlar.
Boris Vian 'hard' bir kara-roman yazarıdır.
Vernon Sullivan mahlasıyla yazdığı dört romanı (Mezarlarınıza Tüküreceğim, Bütün Ölülerin Derileri Aynıdır, Çıtırlar Farkında Değil, Ve Bütün Çirkinler Öldürülecek) eleştirmenleri elden ayaktan kesen aykırı metinlerdir. Bu hikâyelerin tamamı Amerika'da geçer. Aslına bakılırsa Boris Vian Amerika'da hiç bulunmamıştır. Ama Ve Bütün Çirkinler Öldürülecek'te onu Los Angeles sokaklarını ayrıntılı bir şekilde betimlemekten, hatta San Pinto diye bir yer uydurmaktan hiçbir şey alıkoyamaz. Boris Vian'ın yaratıcılığında sınır yoktur. Kalamina ya da kararmış taçyaprakları olan bruyyuza adlı çiçekler de sadece onun dünyasında yaşar. Bazısı seksen, bazısı üç yüz kırk sekiz gün çeken Temlül, Kasbat, Arart, Marmuz gibi ay adları (Yürek Söken) da sadece onun dünyasının ürünleridir. Vian bu özelliğiyle masalsı ve kendine, düşüne ait bir dünya yaratır. Şiddete, kötülüğe ve cinselliğe pornografi düzeyinde yer verir. Tabii ki bunlar da eleştirmenlerin onu yerden yere vurmasına yeter (onun da eleştirmenleri yerden kaldırtmadığı yazısı için bakınız kutu alıntısı!). Aynı tarzdaki son romanı Çıtırlar Farkında Değil ile sözü edilen dörtlü tamamlanmış olur. Bu romanda da kıyafet balosunda kadın kılığına giren kahramanın parasal mevzulardan dolayı lezbiyen çetesinin eline düşmesi ve kurtulma çabaları, uyuşturucu trafiği, oldukça eğlenceli ve polisiye heyecanı eksik etmeden anlatır. Şiddet, sayıklamalar, absürd diyaloglar kitabı oluşturan önemli öğelerdir.
Boris Vian, mahlasla yazdığı bu dört romanın dışında kendi adıyla yazdığı romanlar da yazmıştır. Bu romanlarda düşünceyi, gerçeküstü ve simgesel olanı daha çok ön planda tutar. Günlerin Köpüğü'nde (ki Vian bunu sadece iki günde yazmıştır) Chloé'nin sağ ciğerinde gitgide büyüyerek ona acı veren bir nilüfer çiçeği oluşur. Yürek Söken'de büyülü bir şekilde çocuklar uçmaya başlar. Başka önemli bir kitabı olan Pekin'de Sonbahar'a ise bir tren yolculuğunda başlamış ve üç ayda bitirmiştir. Henüz yirmi altı yaşındadır. Bu roman, önceden belirlenmiş bir çizgiyi izlemeyen, hızlı, özgür ve çok ustaca yazılmış bir anlatıdır. Vian, bu romanında, sözcüklere gerçek anlamlarını yüklemiş, sözcükler beklediğimizin ötesinde pek çok durumu da tanımlar bir nitelik kazanmıştır. Romandaki anlam belirsizlikleri ise yazarın bilinçli tercihidir.
Vian'nın karakterleri genel olarak kendilerini boşlukta hissederler. Kişilerin kendileri de bazen bunu 'hiçlik' olarak adlandırıyorlar zaten. Yine de kaderci bir bakışları yoktur. Yaşamdaki bütün amaçları o boşluğu doldurmak ve oluşturulmuş bir birey olabilmektir. Örneğin Kızıl Ot ve Yürek Söken'de bu boşluğun sancısını çeken karakterler psikanalist olarak karşımıza çıkar. Tutkudan yoksun oldukları ve bundan rahatsızlık duydukları için psikanalist olup, çevredekilere terapi yaparak onların tutkularını öğrenmek isterler. Yürek Söken ya da Kızıl Ot'ta olduğu gibi bir makine icat edip kendi geçmişleriyle bir hesaplaşma içine girerler. Umut edilene kavuşulamaz çoğunlukla.

Savaş, ahmakların işidir
Boris Vian roman yazarlığının yanında aynı zamanda usta bir absürd oyun yazarı ve şairdir de. Oyunları Türkçede daha yayımlanma imkânı bulamamıştır. 'İmparatorluk Kurarken' diye Türkçeye çevrilebilen oyunu, ölümlülüğün ve ölüm korkusunun şiirsel bir imgesi olarak değerlendirilir. Kapitalist bir ailenin bir binaya taşınması ve sonrasında binayı ağırdan ele geçirme gayretini ele alır. Gururludurlar. Yeryüzünde kendi egemenliklerini kurmuşlardır. 'Kaçak' adlı şiiri ise tam bir savaş karşıtı şiirdir. Bu şiiri Fransa Cezayir'i sömürgeleştirdiği ve askere çağrılı olduğu zaman yazmış ve burada savaşın ahmakların işi olduğunu söylemiştir. Şimdi onun bütün şiirleri de (daha önce Pornografi Üzerine kitabında yayımlananlar da dahil olmak üzere) yeni bir çeviriyle yayına hazırlanmaktadır.
Vian öne sürdüğü düşüncelerde derinlikli bir yazardır. Ancak düşüncesini çoğu zaman doğrudan dile getirmez. Düşünceleri durağan ve teorik değil, dinamik ve yaşamsaldır.
Boris Vian, edebiyatın dipten gelen dalgasıdır. Dipten gelir ve hiç umulmadık şekilde sarsar ve yıkar. Kızıl Ot'ta Köpek, Senatör'ün ağzından insanlara şunu öğütlüyor: "Ben sevdiğim şeyi buldum, siz de kendinizinkini bulun" sonra devam eder başka bir yerde "(...) ve bir hayat, bir dönemeçten geçtiği zaman, bunu tasarlamış olan kendisi değildir çoğu zaman." Vian yazmaya başlamadan önce bu dönemece girememiştir. Ancak mühendislik mesleğinden atıldıktan ve çevirmenliğe başladıktan sonra bu dönemecin ayırtına varır. Ve hayatını yazımızın başında say say bitiremediğimiz zevklerin/üretimlerin etrafında örer. Önüne geçilmez bu üretme tutkusu hem varoluşsal bir kaygıdan, zaten karakterleri de istisnasız bu kaygıyı taşımaktadırlar, hem de kendi gerçekliğini, yaşamsal tutkusunu, dünyaya derdini anlatma coşkusunu bulma gayretinden ortaya çıkmıştır.

'Bireyler her zaman haklıdır'
Hayatta önemli olan, her şey hakkında yargıya varabilmektir. Çünkü, görüldüğü gibi topluluklar haksız, bireylerse, her zaman haklıdır. Bu yüzden bir yaşama kuralı çıkaramamaktadır bireyler. Çünkü, kurallar bağlanılacak güçte olmalıdır. Yaşamda sadece iki şey önemlidir: Aşk, her türlü aşk ve New Orleans ya da Duke Ellington müziği! Bunların dışında her şey çirkindir, kaybolmalıdır! Bu birkaç sayfa, bunu doğrulamak için yazılmıştır. Güçlüdür, çünkü yaşanmış bir olayı anlatır. Yaşanmış bir olaydır, çünkü başından sonuna kadar ben düşündüm bunu.

400 şarkı ve diğerleri
10 Mart 1920'de Vile d'Avray'de doğdu. Beş yaşında okuma yazma öğrendi. Hayatı boyunca yaşadığı kalp rahatsızlıkları ilk olarak on iki yaşında başladı. Gençliği, ordu, kilise ve paradan oluşan üçlü iktidarın tehdidi altında geçti. 1940'ta Michêlle Leglise ile tanıştı, bir yıl sonra evlendiler. İki çocukları oldu. 1942 yılında maden mühendisliği dalında üniversite diplomasını aldı. 1946 yılında üç roman- Günlerin Köpüğü, Mezarlarınıza Tüküreceğim, Pekin'de Sonbahar- yazdığında yirmi altı yaşındaydı. 1954'te ikinci evliliğini yaptı. Son romanı Yürek Söken'i yazdıktan sonra yazmayı bıraktı ve iki kardeşiyle birlikte Fransa'nın en iyi amatör caz grubunu kurdu. 10 roman, 42 kısa hikâye, 7 tiyatro eseri, 400 şarkı, 4 şiir kitabı ve caz eleştileri yazdı.

'Sizler salak heriflersiniz!'
Boris Vian'ın Vernon Sullivan mahlasıyla yazdığı Mezarlarınıza Tüküreceğim romanı için yapılan eleştrilere, Bütün Ölülerin Derileri Aynıdır romanının girişine yazdığı yazıdan...
Sonuç: Eleştirmenler bu kitaba bir yazınsal başarı sağladılar (hakkında ister iyi söylensin ister kötü, bir kitaptan herkes söz etti mi, o kitap bir yazınsal başarıdır.) bu arada, iyi kitaplar hâlâ eleştirmenlerini bekliyor. Peki, ey eleştirmenler sürüsü, anlamadığınız o kitaplar hiç değilse varlıklarını duyurmanıza değmez mi? Okur için tavsiyelerin en iyisi o olurdu. Oysa sizler, sizi şaşırttıklarını kabul etmek şöyle dursun, o kitapları boğuyorsunuz. Hattâ, aslında onlar sizi şaşırtmıyor bile (...)
Eleştirmenler, sizler salak heriflersiniz! Kendinizden söz etmek istiyorsanız, herkesin ortasında günah çıkartın ve Selamet Ordusu'na girin. Ama o aşkın fikirlerinizi kendinize saklayıp insanları rahat bırakın; başka bir işe yaramaya bakın. Biraz nesnel eleştiri, lütfen. Artık zamanı. Tehlikedesiniz.



Daha önce şurda yayınlanmıştır. 

Zaman unutmaz, insan da... / Abidin Parıltı

J. Mario Simmel, 'Merhaba Umut'ta Hitler Almanya'sından 1979 yılına kadar olan süreci bir yandan savaşı ve savaşın içinde vahşileşen bireyi ele alırken bir yandan da uyuşturucu baronlarını ve elbette ki aşkı anlatıyor.
J.Mario Simmel’i Türkçe okurları öteden beri bilir. Ancak 1980 darbesinden sonra yazar Türkiye’de kitaplarının yayımlanmasına izin vermedi. Bunun temel nedeni ise darbeydi, Türkiye’deki demokrasi sorunlarıydı. Ancak son birkaç yıldır kitapları yeniden Ahmet Arpad’ın çevirileriyle Türkçe okuruna sunuldu. İyi de yapıldı. Heyecanın eksik olmadığı bu romanlarda yazar her defasında sosyal sorunları ana teması haline getirdi. Çeşitli sorunları son derece rahat ama gerilimli ve polisiye olanı önde tutarak okuyucuya sundu. ‘Merhaba Umut’ romanında ise Hitler Almanya’sından 1979 yılına kadar olan bir süreci ana karakter Profesör Lindhout’u merkeze alarak bir yandan savaşı ve savaşın içinde vahşileşen bireyi ele alırken bir yandan uyuşturucu baronlarını, uyuşturucu müptelası olmuş bireyleri ve elbette ki aşkı ve onun bıraktığı sancıları işler.

‘Hatıralarını unutamazsın’
Roman, iki gazete haberinden esinlenilerek yazılmış. Yazar, her iki haberi de romanın girişinde verir. Biri Newyork’ta büyük bir tren istasyonunda ölü bulunan bir gencin ailesine yazdığı mektuptur. Bu mektupta, gencin eroinden dolayı çektikleri vardır. İkinci haber ise bazı kişilerin birkaç gün sonra ‘dondurulmuş’ mektuplar alacağına dairdir. Zira 1950 yılında Alp buzullarına çarpan bir uçaktaki mektupların artık sahiplerine verileceğine dairdir. Yıl ise 1978’dir... Aslına bakıldığında romanın temel mecrası da bu iki mesele üzerinden akar. Profesör Lindhout, Nobel Tıp Ödülü’ne layık görülmüştür. Hazırlıklarını yapar. Ancak bir telefonla sarsılır. Arayan kişi ise Hitler zamanında papaz yardımcı olan ve profesörle sadece bir kere karşılaşan Haberland’dır. Haberland, vaktiyle bir cinayet işlediğini ve bunu ispatlayan mektubun elinde olduğunu söyler. Profesör onu mecburen eve davet eder ve tabancasını hazırda tutar. Bu saatten sonra geriye dönüşler başlar. Romanın büyük bir kısmı geri dönüşlerden oluşur ve geçmişin anımsanması yoluyla yeniden hatıralar can yakmaya başlar. Ne demişti Ermeni yazar Zaven Biberyan: “Hatıralarını unutamazsın, onlar senin canına okuyacak.” Nitekim bu hatıralar yavaş yavaş profesörün canına okumaya başlar da…
Yazar daha ilk cümleden itibaren bizi olayın içine atar; girizgâha ihtiyaç duymadan hem de… Biri öldürülmüştür. Peki bu kimdir? Bugüne yansıması ne olacaktır? İyi ile kötü ne kadar iç içe geçebilir? Profesör bu dertten kurtulabilecek ve Nobel Tıp Ödülü konuşmasını yapabilecek midir? Bütün bu soruların yanıtları neredeyse son sayfalara kadar merakla beklenir. Romanın son sayfalarında ise yazar okuru ters köşeye yatırır ve ustalığını cümle aleme gösterir... Profesör haberi aldıktan sonra beklemeye başlar. Bütün hikâye kısa bir zaman içinde hayalinde görünür olmaya, ete kemiğe bürünmeye başlar. 1938 haziranı. Hitler. Gamalı haçlar. Korkular. Kimlik değişimleri ve bombardıman sonrası sürgün… Lindhout ailesini kaybetmiş bir halde başlangıçta kızı olduğunu düşündüğümüz Truss’la birlikte Viyana’ya taşınır. Savaş her yeri yakıp yıkmıştır. Dolayısıyla evlerde paylaşımlı olarak yaşanmak zorundadır. Lindhout da çocuk Truss’u bir arkadaşına emanet eder. Kimsenin onu görmesini, bilmesini istememektedir. Kendisi de erkeklerden nefret eden, koyu Katolik, hastalıklı bir yapıya sahip olan Philine Demut’un evine yerleşir. Anlaşamazlar elbette. Ancak birlikte yaşamak zorundadırlar. Lindhout, bir kimyagerdir ve kendi buluşu olan bir ilacın üzerinde çalışmaktadır. Bu ilaç ki morfinin yerini tutabilecek niteliktedir ve yan etkisi yoktur. Daha sonraki zamanlarda göreceğiz ki bu ilaç günümüzde eroin bağımlılığına karşı kullanılacak niteliğe bürünecek, yüzyılın buluşlarından biri sayılacak ve Lindhout’u Nobel Tıp Ödülü’ne götürecektir.

Herkesin öldüğü yerde...
Herkesin bombardımandan dolayı sığınaklara indiği bir zamanda Lindhout’un bir misafiri gelir. Gelen misafir de doktordur ve onunla birlikte çalışmaktadır. Başlangıçta dostane başlayan sohbet kısa bir süre sonra Lindhout’un geçmişini ortaya çıkarır. Doktor’u öldürmek zorunda kalır Lindhout. Peki nedir ortaya çıkan geçmiş? Lindhout ve Philip de Keyser çok iyi arkadaştırlar. Aileleri de yakınlıklarıyla bilinir. Birlikte Paris’te kimya yüksek öğrenimi görürler. Yine birlikte Pastör Enstitüsü’nde çalışırlar. Yine ikisi morfin gibi bir ağrı dindirici ilacın üzerine çalışırlar. Üstüne üstlük birbirlerine fiziken de çok benzerler. Keyser Musevi’dir ve o zamanlarda malumunuz sadece Musevi olmak bile ölüme eşit değerdedir. Bir bombardıman sonrası Lindhout ölür ve küçük kızı Truss da köşede şok olmuş bir halde kalır. Keyser ise kurtulur. Herkesin öldüğü yerde Keyser arkadaşının elbiselerini giyer ve o zamandan sonra hep Lindhout olarak kalır. Truss’u da kızı olarak tanıtır. Ama işte orada bir kişi da kurtulmuştur ve sırlar açığa çıkar. Bugünkü adıyla Lindhout ama aslında Keyser bu yüzden doktoru öldürür ve doktor balkondan düşer. Olayın yine bir şahidi vardır. Bayan Demut kapı aralığından olanları görür. Korkuya kapılır. Papaz yardımcısı Haberland’a ulaşmaya çalışır ama ulaşamaz. Zira Haberland, Hitler’e karşı gizlice savaşmaktadır. Seyyar bir radyo istasyonunda Hitler’e karşı gerçek haberleri insanlara iletirken tutuklanmış ve işkenceye alınmıştır. Bayan Demut ona bir mektup yazar ve postaya verir. İşte o mektup ki çeşitli bombardımanlar, ülke ülke gezmeler ve yıllardan sonra Papaz yardımcısının eline ulaşır. Papaz yardımcısı da bugün işte Lindhout’u ziyarete gelmektedir.

Yine yenilmiştir
Düğümlerin tek tek atıldığı, birçok hikayenin ustalıkla örüldüğü, birbirine bağlandığı bu romanda gerçeğin gördüğümüzden ibaret olmadığı her defasında işaret edilir. Zaman mefhumu, ana kişimizin bütün sancılarını, günahlarını hatırda bırakır. Beri yandan savaş vardır. Savaşın acımasızlığı, taraf tanımazlığı, iktidar hırsı, insan hayatının önemsizliği ve korkunun hakimiyeti kitabın bütün sayfalarına siner. Ama bütün bunların arasında bir hayat pırıltısı da belirir. O ki aşktır. Lindhout’un karısı işkencede öldürülür, geriye onun acısı ve hatıraları kalır. Ancak savaşın bitiminde binbaşı Georgia ile tanışır, aşık olur ve birlikte olmaya başlarlar. Sonrasında Georgia intihar eder. Yine yenilmiştir Lindhout. Yıllar sonra ise başlangıçta kızı olarak bildiğimiz ama sonrasında arkadaşının yerine geçtiği için, arkadaşının kızı olduğunu anladığımız Truss’la yasaklı bir ilişkiye girer. Gençlik ateşi onun etrafını sarar. Vicdanıyla boğuşa boğuşa tenine yenilir. Ancak Truss’un eroinman olması ve sonrasında ölmesi onu yeniden karanlığa gark eder. Tek tutunacak dalı ilaç çalışması olur. Bütün ömrünü adeta bu ilacı geliştirmeye adar. Başarır. Başarının gerisinde ise birçok yenilgi, birçok günah, birçok acıyla örülmüş hatıra vardır. Bugün ise geçmiş onu yeniden yakalamış ve sorguya çekmektedir.
Simmel son derece başarılı bir romanla Türkçe okuruyla yeniden buluşuyor. Dünyada romanları milyonlarca satmış, birçok romanı filme alınmış, birçok ödül almış bu yazar biyografisini sıklıkla romanlarına sindirir. Ustalıkla yapar bunu. Elimizdeki romanda da bunun izlerine rastlarız.

MERHABA UMUT
J. Mario Simmel
Çeviren: Ahmet Arpad
Everest Yayınları
2011
520 sayfa
20 TL.
daha önce şurda yayınlanmıştır.



Kayıp kıtanın peşine düşmek / Abidin Parıltı

İnsanlık tarihi kadar eskidir aydınlıkla karanlığın savaşı. Bu savaşım sürerken bütün badireler atlatılıp da sonuca gelindiğinde ki her defasında karanlık kazanacak gibi görünür ama yanılır- aydınlık kazanır.

İnsanlık tarihi kadar eskidir aydınlıkla karanlığın savaşı. Bu savaşım sürerken bütün badireler atlatılıp da sonuca gelindiğinde
-ki her defasında karanlık kazanacak gibi görünür ama yanılır- aydınlık kazanır. Yazılı anlamda Gılgameş'deki akrep kralın fersah fersah karanlığı aşıp aydınlığa kavuşmasıyla başlayan bu inanış binlerce yıldır işlenmiştir, işlenir. Bu anlayış biraz da ölüme karşı duyulan korku, insanın hayattaki anlam arayışı ve umuda duyduğu sonsuz ihtiyaçtır da. Ama bugüne bakıldığında umut biraz da yara almış görünüyor. Çünkü artık her zaman aydınlık kazanmıyor. Ve aydınlıkla karanlık bu kadar keskin çizgilerle birbirinden ayrılmıyor.
Beş bin yıl öncesi
Ayhan Çorbacıoğlu'nun ilk kitabı olan Atlantis'ten İstanbul'a da bu çatışmayı geçmiş ile geleceğin, hatta görülmeyenin iç içe geçtiği bir kurguyla işlemiş. Fantastik olarak değerlendirilebilecek bu dünyanın mekanları ise, tarihin en büyük gizemlerinden Mu Uygarlığı'nın bir kolonisi olan Atlantis ile bugünün İstanbul'udur. Roman günümüzden bin beş yıl önce Uygur yurdunda başlar. Uygur yurdunda obanın lideri Kutluğ ve emrindeki yaratıklar Kadim El Yazmaları sandığını korumakla sorumludurlar. Bu el yazmaları eğer art niyetli güçlerin eline geçerse insanlık bir daha Atlantis'i yaşamak zorunda kalacaktır. Peki nedir Atlantis'in akibeti? On dokuzuncu yüzyılda J. Churchward tarafından ortaya atılan, sonrasında onu izleyenlere ve aynı görüşü paylaşan araştırmacılara göre geçmişte üzerinde ileri bir uygarlığın bulunduğu, Pasifik Okyanusu'nda bir kıta vardı. Yüz bin yıldan fazla bir zaman önce bu kıtanın üzerinde günümüz uygarlığından birçok alanda daha ileri sayılabilecek bir uygarlık bulunuyordu. Sonraki zamanlarda ise bu kıta sular altında kalır. Yazarımızın da arkasında durduğu bakış ise kıtanın sular altında kalışından sonra kurtulanlardan bir grubun Uygur yurduna yerleştiği ve Türklerin kökeninin de Atlantis ve Mu uygarlığına dayandığıdır. Romanda Uygur yurdundaki Kutluğ'un emir erleri olan yaratıklar görevlerinde başarısız olurlar ve kadim el yazmaları Karanlık Güçler'in eline geçer. Uğursuz zamanlar başlamıştır artık. Bu yazmalar doğunun kadim ve gizil bilgilerini bugüne taşıyan tek ve gerçek nüshalar olarak değerlendirilir. Yazmalar, Karanlık Güçler'in eline geçtikten sonra Uygur yurdu bir anda karlarında altında kalarak yok olur.
Karanlık Güçler'in sandığı açması ise hiç de kolay değildir. 1977 yılının sonunda gezegenler bir dakikalığına sandığın açılması için uygun hale gelecektir ve bu güçler tam bu anı beklemek zorundadırlar. Sandığın açılma yeri ise dünyanın sıfır noktası olarak değerlendirilen İstanbul'dur. Karanlık Güçler ise sandığı açmak için Sümer döneminin en önemli simya ustası Uggae'yi uyandırır ve görevi ona verir. Ancak tam da bu anda İstanbul'da bir yayınevinde çalışan Vahdet ve yine Kutluğ gibi sözlü kültürün temel karakteri yaşlı bilge olarak değerlendirilebilecek Müçteba devreye girer. Karanlık Güçler ve aydınlık güçler olarak değerlendirebileceğimiz Vahdet, Müçteba arasındaki savaş da başlar. Çünkü tıpkı iki bin yıl önce olduğu gibi bugün de insanlık yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Ve yine dünyayı Türkler kurtaracaktır. (Soru: Neden dünyayı hep Türkler kurtarır acaba? Bu bir kompleksin neticesi mi?)
Atlantis'ten İstanbul'a bu gizem üzerine kurulmuş başarılı mistik ve fantastik bir macera romanı olarak değerlendirilebilir. Sağlam bir kurguya sahip bu roman bazı yerlerde yazarın düşüncesini iletme, bilgi verme ihtiyacından dolayı sekteye uğrar. Bunun nedeni yazarın ezoterik felsefe konusunda donanımlı olması (ki bu romanda oldukça belirgindir. Konunun ilgilileri romanı ayrıca bunun için bile okuyabilirler) ve bu bilgileri paylaşma ihtiyacı duymasıdır. Ancak romana kurgusal bir dünya olarak bakıldığında bu romanın en zayıf halkasıdır. Geçmişin dünyası ve bugünün dünyası atmosfer açısından oldukça başarılı bir biçimde yaratılmış, düşünsel noktaları yazarın baktığı yerden doğru tespit edilmiştir.
·  ATLANTİS'TEN İSTANBUL'A
Kadim El Yazmaları'nın Peşinde
Ayhan Çorbacıoğlu, Güzel Dünya Yayınları, 2006, 391 sayfa, 16 YTL
.
Daha önce şurdayayınlanmıştır.

Kürtçe Romanlarda Temalar / Abidin Parıltı - Özlem Galip

Ölüm ve uyku imgesinin Kürtçe romanlarda çok baskın olması dikkat çekicidir. Ölüm, hem düşsel hem de fiziksel olarak hemen hemen her romanda yer alır. Uyku ise, daha çok mevcut durumdan sıyrılmak ya da kaçmak için karakterlerin saklandıkları bir sığınak şeklinde tasvir edilir. Kaçışı simgelemesinin yanı sıra uyku, birçok romanda elde edilemeyen ve hep özlenen bir olgu olarak belirir

Kürt romanı genel olarak işledikleri temalar ve anlattıkları hikâyeler bakımından incelendiğinde, romanların, trajedinin anlatım biçimlerinden ve dramdan çokça faydalandığını söylemek yanlış olmaz. Kürtlerin yüzyılı aşkın bir süredir içinde bulundukları politik-siyasal durumdan dolayıdır ki romanlarda savaş hali, sürgün, ölüm, işkence, intihar ve ihanet karşısında bireyin acısı ve mücadelesi trajik bir dille anlatılıyor. Ayrıca feodal yapıya ve derebeylik rejimine karşı isyankâr ruhlar da gündemden düşmez. Romanların birçoğunun yarı tarihsel/belgesel ve yarı kurgusal tarzda olduğunu söylemek gerekir. Geçmişte gerçekleşmiş bazı tarihi olaylar üzerinden kurgulanmakla beraber, birçok roman yaşanmışlığın hikâyesini anlatıyor. Genellikle şimdiki zaman veya geniş zamanla hikâyeler anlatılıyorken, karakterlerin geriye dönüşleri ve hatırlamalarıyla geçmişte gerçekleşmiş kilit olay ve durumlara odaklanıyoruz. Çoğu zaman doğrudan verilmese de, romanların hangi dönemi kapsadığını, anlatılan olaylar sayesinde öğrenebiliyoruz. Bunu yanı sıra olaylar, doğrudan belirtilmese de verilen bilgiler ve tasvirlerle kişinin, diğer bir deyişle yazarın, hangi olaydan bahsettiğini anlayabiliyoruz.
Yeni nesil yazarların bazıları son siyasal süreçlerin etkisinde kalıp yaşananları romanlarının temel düsturu ve teması yaparken, bazıları toplumsal rahatsızlıkların isyana dönüşmesine odaklanır. Buna örnek olarak Hesen Huseyîn Denîz, Yaqup Tilermenî ve Helîm Yûsiv’i gösterebiliriz. Diğer yandan Kürtçenin ilk romanlarından birini yazan İbrahîm Ehmed Irak’taki Kürtlerin direnişini romanın odağına alırken, İran Kürdü Rehîmê Qazî, Peşmerge’de, Kürtlerin 1940’lı yıllarda yaşadığı zorlukları ve direniş hareketine katılma süreçlerini ve nedenlerini gözler önüne serer. İlk Kürt romanı olarak bilinen Erebê Şemo’nun Şivanê Kurmanca’da okur, 1930’larda Sovyetler Birliği’nde özellikle Kürt cephesinde nelerin olup bittiğine tanıklık ederken, 17. yüzyılda geçen Dımdım Kalesi adlı sözlü kültür ürününü yazıya aktardığı Dımdım adlı romanıyla, İran şahı Şah Abbas ile Xanoyê Çengzêrîn’in (altın bilekli ya da altın pençeli han) önderliğindeki Kürtler arasındaki savaşa odaklanır. Irak Kürdü olan Jan Dost’un Mîrname’si ise Kürt klasik şairlerinden Ahmedê Xanî dönemini, çevresindekilerinin yaşadıklarıyla ele alıyor. Ve geçmiş üzerinden günümüze mesajlar gönderiyor. Kürt romancılığının en üretken yazarlarından olan Mehmed Uzun’un, Mirina Kalekî Rind (Yaşlı Rind’in Ölümü) ve Tu (Sen) romanları, biyografik özellikleriyle öne çıkarken, Siya Evînê (Yitik Bir Aşkın Gölgesinde), bir Kürt aydını olan Memduh Selim Bey’in trajik yaşam öyküsünü anlatır. Kader Kuyusu, Celadet Bedirhan’ın sürgün yaşamını, Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık günümüzün şiddet sarmalında savaşan bireyleri ve çaresizliklerini odağına alır. Dicle’nin Yakarışı’nda ise bizi Bedirhan Beyliği zamanına götürür.

Sürgün ve göçmenlik
Kürt romanlarının hem toplumsal hem de özel mânâda biyografik özellikler taşıdığını söyleyebiliriz. Yazarların kendi yaşamlarından kesitleri, özellikle sürgünlük ve göçmenlik temaları çerçevesinde kullandığını belirtmek gerekir. Bunda elbette, Kürtlerin yüzyıllardır sürgün olmaları ve zorunlu göçe tabi tutulmalarının da payı yüksektir. Örneğin, sürgünde olan yazarların bazı romanlarında, ana karakterlerin yurtdışından memleketlerine geri döndüklerini görürüz. Özellikle, İsveç’te sürgün bir hayat yaşamış olan Firat Cewerî ve Mehmed Uzun gibi yazarların romanlarında bunu sıkça görebiliyoruz. Bunun dışında sürgüne gitmemiş yazarların romanlarında, göç ve göçmenlik olgusu oldukça sık işleniyor. Cewerî’nin Birini Öldüreceğim ve Geç Bir Sonbahardı romanlarında doğdukları yere dönüşün kişide bıraktığı hayal kırıklığını görmek mümkün. İ.S. Aydoğan’ın Reş û Spî romanında baş karakter İstanbul’dan Diyarbakır’a döndüğünde, hiçbir şeyi bıraktığı gibi bulamaz. Arkadaşlarının bir çoğu ya öldürülmüş yada hapistedir. Yaqup Tilermeni Qerebafon’daki kişisi Ronahî, memleketi Kızıltepe’ye on beş sene sonra geldiğinde her yeri, çok kirli ve fakir bulacaktır. Avrupa’ya sürgün gitmiş ya da İstanbul’a göç etmiş yazarların romanlarında, topraklarını terk etmenin ağırlığı altında ezilen karakterleri görürüz.
Sürgün romanlarında, 12 Eylül darbesinin etkileri ayrıca çok belirgindir. Gerçekte de 1980 darbesinden sonra, bir çok Kürt Avrupa’ya gitmek zorunda kalmıştır. Şu an romanları bulunan Kürt sürgün yazarlarının bir çoğunun, bu dönemde, Avrupa’ya sürgün gittiklerini belirtmek gerekir. Bu yazarların romanlarında, kişilerin gittikleri yere alışamadıklarını, hapiste yaşadıkları işkence ve kötü muamelenin psikolojik ve fizyolojik etkisini üzerlerinden atamadıklarını görüyoruz. Bunun yanı sıra, aile ve dostluk ilişkileri, parçalanmıştır ve genellikle yalnız bir ruh hali içindedirler. Türkiye’de yazılan romanlarda ise otuz yıldır süren savaşa doğrudan bir gönderme yapılır. Çoğunlukla da bu meseleye odaklanırken, sürgün yazarlar daha çok savaşın kişide bıraktığı etkiler üzerinde durur. Bu da savaştan fiziksel açıdan uzaklaşmanın, yazarların hikâyelerinin kurgularını da etkilediğini ve psikolojiye, içe dönmeye daha çok odaklandıklarını gösteriyor. Sürgün karakter, daha çok siyasal ve edebi kurumsallaşmanın içindeyken, bu imkan ve kaynaklardan yoksun Türkiyeli karakterler, daha çok sıcak savaşın içinde yer alırlar.
Ölüm ve uyku imgesinin romanlarda çok baskın olması da ayrıca dikkat çekicidir. Ölüm, hem düşsel hem de fiziksel olarak hemen hemen her romanda yer almaktadır. Bunlar, genellikle çatışmalarda ve işkence esnasında karşılaşılan ölümlerdir. Karakterlerin mutlaka bir yakınının, siyasi nedenlerden ötürü faili meçhul veyahut baskın tarzı eylemler esnasında hayatını kaybettiğini görüyoruz. Bunun yanı sıra, kişilerin aniden ortadan kayboluşları da söz konusudur. Faili meçhul cinayetlerin ve ani kayboluşların yanı sıra, romanlarda intiharın varlığını yadsımamak gerekir. Uyku ise, daha çok mevcut durumdan sıyrılmak ya da kaçmak için karakterlerin saklandıkları bir sığınak şeklinde tasvir edilir. Kaçışı simgelemesinin yanı sıra uyku, birçok romanda elde edilemeyen ve hep özlenen bir olgu olarak belirir. Karakterler, çeşitli korkularından dolayı rahatça uyuyamazlar ve hep huzurlu bazen de sonsuz bir uykunun özlemini duyarlar.

Umutsuz aşk ve kavuşulamayan sevgili
Sürgün ve ölüm temalarında olduğu gibi, Kürt romanlarında aşkın da kompleks bir yapıda kurgulandığını görüyoruz. Karakterlerin bir çoğunda benzer durumları görmek mümkün. Geçmişte çok sevmiş ama terk edilmiş, yerini dublörlere bırakmasına rağmen ‘asıl’ olanın her zaman asli olarak kaldığını görürüz. Ayrıca, karakterlerin bir çoğunun hep terk edildiğini ama eski aşkların sürekli belirtildiğini ifade etmek gerekiyor. Yeni topraklara adım atılsa dahi eskisi hafızalardan asla silinmiyor. Mevcut siyasi koşullardan ötürü terk edilen aşklar, hatırlandığında idealize edilmelerinin yanı sıra aynı zamanda kutsallaştırıldığını ve mitolojik olana yönelindiğini görüyoruz. Genel anlamda, eski aşkların, terk edilen topraklarla özdeşleştirildiğini söyleyebiliriz. Aynı zamanda bununla Kürtlerin sözlü edebiyatının birebir ilişkisi var. Karakterlerin anlattıkları aşklarını, sürekli destanlardaki aşklarla karşılaştırmaları ve karakteri tanımlarken kullanılan sıfatlandırmalar kanımızca bu ilişkiyi kanıtlıyor. Destanlarda, aşkların sonu hüsranla biter. Diğer bir deyişle, aşıklar kendi dışlarında gelişen etmenlerden dolayı kavuşamazlar. Kürt romanlarında da karakterler, umutsuz aşkın pençesinden kurtulamazlar.
Daha önce Radikal'de yayınlanan bu yazı için Abidin Parıltı'ya teşekkür ederiz...

Yazgının Odaları / Abidin Parıltı

Tayfun Pirselimoğlu yazarlık serüveninde kendi önermesini oluşturmuş ender yazarlardandır. Bize ister masallardan, çöllerden, insanın ıssızlığından, ister geleceğin kaotik dünyasından söz etsin, her defasında erki ve iktidarı hedef alır. ?Otel Odaları'nda ise keskin bir gerçeklik duygusuyla örülmüş. Diğer yandan alegorilerin fantastik dünyasında, olabildiğince sahici ve yalın öyküler anlatır bize, size, onlara

Tayfun Pirselimoğlu edebiyatımızın üretken yazarlarındandır. Sadece üretken bir yazar olarak kalmaz Pirselimoğlu, aynı zamanda kendi üslubunu, dilini ve yörüngesini de oluşturmuş bir yazardır da. Pirselimoğlu konularını bazen masalların uçsuzluğundan bazen de gelecekten alır ama her defasında bugünü işaret eder. Çöl Masalları’nda, Malihulya’da, bize yolculuklardan, bu dünyadan kopuştan, masalların fantastik gerçekliğinden söz etti. Her defasında yolculuk vardı. Çünkü yolculuklar insanın kendini aramasıydı, araması ve en sonunda her ne ararsa arasın kendini bulmasıydı (Simurg, Mantık-El Tayr ve bilumum kadim masallara bakınız). Şehrin Kuleleri’nde ise bu defa masallardan değil gelecekten söz etti. Geleceğin kaotik dünyasını, sistemlerin kendini yeniden oluştururken insanı hepten yok saymasını anlattı. Yine sözlü kültür geleneğinden yararlandı. Elimizdeki Otel Odaları için ise Pirselimoğlu’nun günümüzde geçen ilk eseri diyebiliriz.
Tayfun Pirselimoğlu yazarlık serüveninde kendi önermesini oluşturmuş ender yazarlardandır. Bize ister masallardan, çöllerden, insanın ıssızlığından, ister geleceğin kaotik dünyasından, sefalet içinde yüzen zenginliğinden, çoğalmış yalnızlığından söz etsin, her defasında erki ve iktidarı hedef alır. Otel Odaları’nda ise keskin bir gerçeklik duygusuyla örülmüş. Diğer yandan alegorilerin fantastik dünyasında, olabildiğince sahici ve yalın öyküler anlatır bize, size, onlara. Bütün öykülerin ortak ve odak noktasıdır oteller ve onların terk edilmiş, sefil, kirli odaları. Otellerden sadece bir kent kurmamıştır Pirselimoğlu, otellerin yalnızlığı ama tekinsizliği içerisinde bir ülke kurmuştur. (Sakın bu ülke Türkiye olmasın! Evet sahiden de Türkiye!)
Otel Odaları kendi içinde çoğalıp dağılan, sonra yeniden bir araya gelip labirentvari geçişlerle bütünlenen bir öykü-roman... Kitabın aynı zamanda ilk öyküsünü de oluşturan Uzun, Sıcak Bir Yaz’da bütün kenti ve cümle insanlığı terk etmiş (aynı zamanda insanlığını da terk etmiş), kendini bir otelin odasına kapatmış ve oradan dünyayı gözlemeye çalışan, gittikçe dünya gerçekliğinden kopan, kendine yeni gerçeklikler yaratan, yalnızlık içinde kavrulan bir adamın hikâyesi anlatılır. Bu otel bütün terk edilmişlerin, yenilmişlerin, hayattan umudunu kesmişlerin bir araya geldiği yegane yerlerdendir. Kimseye ait değildir. Otel herkese misafirlik duygusunu yaşatır. Burada yaşayan herkeste, bir göçmenlik ve sığınmışlık duygusu hakimdir. Gidebilecekleri başka bir yer yoktur. Dışarısı tekinsizdir. Burada güvendedirler. Keskin bir gerçeklikle başlayan hikâye fantastik bir sonla noktalanır.
Anagoor’da ise bir aşkın masalsı hikâyesi anlatılır. Aynı yatakta birbirine sarılmış olarak ölü bedenleri bulunan M ve N’nin şüphelerle dolu hikâyesinde çöl, yolculuklar ve fantastik meseller söz konusu, (iyi ki de söz konusu). M ve N gerçekleştirdikleri bir soygundan sonra kaçarlar ve başka bir şehirde bir otelde kalmaya başlarlar. Ancak M soygun paralarının da içinde olduğu ve aslında ‘gelecekleri’ olarak nitelendirdikleri kahverengi çantayla birlikte ortadan kaybolur. N’nin arayışı, kimsenin uğramadığı bir kasabada onu bulmaya çalışması, paranoyaları, yolculukları ve nihayetinde onu bulması ve ölüme adım adım yaklaşmaları, hikâyenin ana damarını oluşturur. Bu hikâyede bir yandan maktulün kendisi bizatihi anlatıcıyken ölüm meselesinden sonra yazar-anlatıcı olur. Yazar-anlatıcıda ise son derece objektif bir gazeteci dili kullanılır. Spekülasyonların yarattığı bilgi kirliliğine dikkat çekilir. Yazar, dünya gerçekliğiyleedebi gerçeklik arasındaki diyalektiği de yazı nesnesi haline getirmiştir burada. Dikkate sunulan şey, bizzat gerçekliğin çokboyutluluğudur.

Pazarlık pazarlıktır
Hayat Oteli’nde ise iki ana kahramanımız var. Birinin babası, diğerinin oğlu hastanede ölümle pazarlık halindedir. Pazarlıkta kimin galip geleceğini bilemezsek de, pazarlık pazarlıktır işte. Hikâye ilerledikçe anlarız ki birinin yaşaması için diğerinin ölmesi gerekmektedir. Ama bu sadece geçici bir anlaşmadır, en sonunda yazarın komplosu ortaya çıkar, yaşamlar birbirine bağlıdır, ölümler değil. Hayatı uğursuz bir nizamda akıp duran, dokunduğu her şeyi de o nizama uyduran, medetsiz, umutsuz ve de çaresiz oğlun hikâyesi hakikaten iç parçalayıcı. Hikâye ustalıkla örülmüş. Duygular ve empati ustalıkla kurulmuştur.
Şems Oteli Katibi, çocuk yaşlarda bir otelin çay ocağında çalışmaya başlayan, silik, hayatın kıyısına bile tutunamamış R’nin gittikçe yükselmesini, sonrasında otelin başına geçmesini ve gördüğü bir fahişeye aşık olmasını anlatır. R aşık olur ama bir türlü aşık olduğu kadınla konuşamaz. Yıllar yılı sadece bir bakışmadan ibaret olan bu aşk meseli ta ölüm döşeğine kadar çeşitli hülyalar arasında gidip gidip gelir. R’nin silik hayatı biraz karalansa da aşktan muzdaripliği onu bize pek yakınlaştırır.  Ve en nihayetinde, tıptı otelin kendisinden önceki sahibi gibi binbir talihsizlik ve uğursuzlukla yaşamı sonlanır. Aslolan tekrardır ya da tekrarın çoğul kombinasyonları.
Otel Odaları Raporları ise bugüne denk gelen, Türkiye’ye musallat olmuş, çok can yakmış, çok ev yıkmış, çok insanı aramızdan alıp götürmüş bir derdi isim vermeden, tamamen fantastik bir kurguyla anlatır. Nedir bu dert. Sanırım tahmin edilmiştir. Ergenekon.
Yurt çapındaki otelleri gezerek, kendisine gönderilen notta verilen direktife uyan ve hemen her otelde işlediği cinayetlere kaza süsü veren bir adamın hikâyesidir anlatılan. Karşı çıkan, çıkıntılık yapan, sürünün dışına çıkmaya yeltenen, yularını gevşetmek isteyen kişilerin görünmez avcısıdır Y.Y.
Burada geleneksel av ve avcı ilişkisi irdelenmiş ve geleneksel ilişkiyi Elias Canetti’nin Kitle ve İktidar’ını anımsatacak şekilde iyi kurulmuştur. Canetti “Bir yaratığın bir diğerine düşmanca bir niyetle yaklaşması, her biri kendine göre geleneksel anlamı olan farklı eylemlere ayrılır. Birincisi ava pusu kurmaktır; av, bizim onun hakkındaki tasarımlarımızın farkına varmadan önce mimlenir. Av, göze kestirilerek ve haz duyularak düşünülür, gözlemlenir ve özlenir, henüz daha canlıyken bile et olarak görülür...” der. Y.Y. de tam da böyle bir davranış biçimi içerisindedir. Yanaştığı kimseyi tanımaz ama onu sahibinin ona sunduğu bir av olarak görür. Avcılığın hukukunu harfiyen uygular. Her ölen kazayla ölmüştür. Ancak hikâye yine bir sürprize açıktır ve av ile avcının yer değiştirmesi söz konusudur.
Aslında Otel Odaları’ndaki birkaç öyküde yer değiştirme, birbirinin yerine geçme ve kendini başkasında bulma tekniği sıklıkla uygulanmıştır. Bu aslında bize sürekli bir dönüşüm içinde olduğumuzu, toplumun biçtiği rollerin değişkenliğini, zaman mefhumunu ortadan kaldırdığımızda değerlerin de sorgulanabileceğini hatırlatır.
Otel Odaları’ndaki bütün kişiler tek bir harfle veya iki harfle konumlandırılmıştır. Bu bir yandan kişilerin karakterleşememesi, toplum içinde kendilerine has bir yer edinememesini hatırlatırken bir yandan da bizi bu kişileri herkesle özdeşleştirmeye götürür. Sürü psikolojisine, tek tipleşmeye işaret eder. Otel Odaları son derece sakin ama derinlikli bir dille yazılmış. Dil ne kadar sade ve yalınsa hikâyeler bir o kadar sert, keskin, sıra dışı ve sakin olmaktan uzaktır. Sıradan insanların sıradan olmayan hikâyeleri bizi kaosun kenarına kadar götürür. Suçun, mananın, ölümün, kaderin ve tesadüflerin, deliliğin ve bunun aşka tezahürünün yeniden sorgulandığı Otel Odaları bence Tayfun Pirselimoğlu’nun ustalığını bir kez daha bize göstermektedir.
OTEL ODALARI
Tayfun Pirselimoğlu
İthaki Yayınları
2009
132 sayfa
10 TL.

Yılmaz Erdoğan: 'Şiir, Meşhur Olmak İstemeyen Yanım' / Söyleşi: Abidin Parıltı

'Sahiler Düş Düşler Sahi' adlı yeni şiir kitabını yayımlayan Yılmaz Erdoğan, 'Benim şair tarafım meşhur olmak istemeyen yanımdır. Toplumun içine karışıp, kaybolup toplamak isteyen yanım' diyor.
Yılmaz Erdoğan yıllardır Türkiye’nin gündeminden düşmeyen, birçok sanatsal meselelerde söz sahibi olan, meslekler arası seyahatleri seven ve her mesleğini de ‘sahi’ ve ‘gerçek’ kelimeleri etrafında ören, Ömer Hayyam’ın dediği gibi bazen bir usta bazen bir çırak. Bir usta çünkü, BKM’de onlarca çırağı var, bir çırak çünkü Ahmet Arif gibi bir ustası var.
Geçenlerde Yılmaz Erdoğan’ın yeni şiir kitabı ‘Sahiler Düş Düşler Sahi’ çıktı. Radikal gazetesi olarak bu kitabı fırsat bilip Yılmaz Erdoğan’la şiir üzerine bir söyleşi yaptık.

Sizin şiirlerinizde bir ustanın izinden gitme ve ona varma meselesi söz konusu... Sanki hep bir ustaya ulaşmak istiyorsunuz...
Woody Allen bir söyleşisinde demişti ki, insanlar çocukken seyretmeyi sevdiği türden filmler yapar ilerde. Bence bu şiir için de geçerli. İnsanlar okumayı sevdiği şairler gibi şiirler yazmayı isterler. En azından onu şiire dürten duygu budur. Bir şiir yazma eylemi, esasında hayranlık ve öykünme kapısından geçer. Genellikle hayranlık meselesi kötü algılanır. Oysa doğru etkilenen insan doğru yapar.
Şiirinizde tam da bu var sanki. Bir hayranlıkla yola çıkılmış ama sonra o hayranlıktan sıyrılıp kendi çizgisini bulmuş bir şiir.
Taklitle başlar bu iş. Ama taklit safhasında kalırsan zaten sende o şiir damarı yokmuş, o usta bile seni açamamış demektir. Mesela bir arkadaşım vardı. Çok iyi şiir yazardı. Ama bir gün artık Ahmet Arif ve Nâzım Hikmet’i okumayacağını söyledi. Çünkü onlardan etkileniyormuş. Çok yanlış, bu şekilde asıl yolu kapatmış oluyorsun. Oysa ben ölene kadar Ahmet Arif’i okuyacağım. Ondan etkileneceğim. Geçen gün eski bir şiir tartışmasına rastladım. Yine, ‘esas şiir budur’ tartışması vardı. Oysa esas şiir diye bir şey yoktur. Dolayısıyla katı bir betonun içine sığmaz şiir tanımı.
1940’ta Rüştü Onur’la Muzaffer Tayip Uslu daha yirmi yaşındayken söylemişler aslında, “Şiir, şairane bir iş değildir” diye. Benim bildiğim tek çıkar yol şu oldu: Benim yazdığım hikâyelerin, şiirlerin hepsi bir ‘gerçek’ dürtüden, bir şeyi tanımlamak üzerine kurulu. Mesela o şiir tartışmasında şöyle diyen bir görüşe rastladım. “Bunlar şiiri başlarından geçen olayların anlatımı zannediyorlar.” Evet, vallahi öyle zannediyorum. Her şeyi öyle zannediyorum. Filmlerim de öyle. Benim ya da birinin başına gelmiş olaylar üzerine kuruyorum.
Erdoğan, “Kendime karşı en samimi olduğum tek form şiir” diyor.



Orada empati söz konusu oluyor.
Tabii. Şiirsel şeyler yazan bir adamdan şair olana götüren duygu budur. Empatidir. Şiir diğer yandan bir kelime ekonomisidir ki sadece hisle izah edemezsin. Şiir basbayağı matematiktir. Ben bakarım bu şiirden ne çıkartılabilir diye. Kitapta bazı şiirler vardır ki dokuz yıl sürmüştür. Eklemeler, çıkarmalarla...
Şiirleriniz sadece kitaptan değil, arkadaşlar arasında okunabilecek türden şiirler. Ayrıca sizin sesinizle daha anlam bulmuş şiirler.
Ben şiirlerinde musiki olan, musiki barındıran şairler okulundan sayıyorum kendimi. Şiirlerimi okuyarak doğru melodiyi yakalıyorum. Metin Üstündağ bir şiir tartışmasında Yılmaz’ın şiirini sesiyle beraber yorumlamak lazım demişti. Doğru bir tespitti bu.
Seyahat ederken daha çok şiir yazıyorsunuz sanki. Şehir ve yolculuk bu kitabınızda daha öne çıkıyor.
Yolculukta şiirsel bir yerdesinizdir zaten. Seni normal gerçeğin dışına iter. Şiir yazmasan da o sıra şiirsel bir tonla dışarı bakıyorsun. Birinin yazmasına kalmıştır. Benim şair tarafım meşhur olmayan, olmak da istemeyen yanımdır. Toplumun içine karışıp, kaybolup toplamak isteyen yanımdır. O zaman çocukluğumdaki Yılmaz oluyorum. Yol şairi özgürleştirir, beni daha da özgürleştirir.
Şiirle aranızda bir mesele var sanki.
Galiba esas konu bu. Ben, hiç kimseye söyleyemediğim, hiç ortaya koyamadığım, koymak da istemediğim öyküleri yazıyorum burada. Dolayısıyla her şiirin benim için öyküsel değeri de var. ‘Canfeda’ aynı orda yazdığım gibi hiç kendimle gurur duyduğum bir hikâye değildir. Benim tek günah çıkarma kabinim, ya da tek özür şeklim olarak da algılanabilir şiir. Çünkü ken-dime karşı en samimi olduğum tek form şiir formudur. Şiir yalanı kaldırmıyor.
Denir ya ‘mutlu aşkın yazılı tarihi yoktur’. Mutlu anlar şiir yazdırmaz mı?
Öyle mi acaba emin değilim. Ama neşe şiir formunda, senin ne işin var burada, denebilecek yaramaz çocuk muamelesi görebilir. Bu dediğin sırlar kitabı meselesi zaten, senin söy-leyemediğin şeylerle ilgili. Dolayısıyla neşeli olanı neden söyleyemeyesin. Ama hani, şiirlerde neşe vardır. Benim şiirlerimde de vardır. Diğer yandan şiir hüznü sever, ona daha çok sahip çıkar. Şiirde hüzün olumlu bir kelimedir.


Sahiler Düş Düşler Sahi / Yılmaz Erdoğan / Sel Yayınları / 95 sayfa / 7 lira
Ceylan’ın yeni filminde oynayacak
‘Vizontele’, ‘Vizontele Tuuba’, ‘Organize İşler’ gibi milyonları sinemaya çeken filmlere yönetmen ve oyuncu olarak imza atan Yılmaz Erdoğan, son olarak ‘Üç Maymun’la Cannes’da yönetmen ödülü alan Nuri Bilge Ceylan’ın yeni filminde başrol oynayacak. Çekimleri Kırıkkale’nin bir ilçesinde gerçekleşecek filmde bir doktorla savcının yaşadığı gerilimli hikâye anlatılacak. Hikâye bir gecede geçecek. Adı henüz açıklanmayan filmin çekimlerine ekim sonunda başlanması planlanıyor. Bu arada Yılmaz Erdoğan’ın ‘Çok Güzel Hareketler Bunlar’dan tanıdığımız BKM Mutfak kadrosuyla çektiği ‘Neşeli Hayat’ ise 27 Kasım’da vizyona giriyor.

Not: Abidin Parıltı'nın Yılmaz Erdoğan'la yaptığı bu söyleşi, daha önce 06/10/2009 tarihli Radikal gazetesinde yayınlanmıştır. Bu samimi söyleşiyi dergimizle paylaştığı için Abidin Parıltı'ya teşekkür ediyoruz.

Diyarbakır Yeniden Nefes Alırken / Abidin Parıltı


Ziya Gökalp, Ahmet Arif, M.Emin Bozarslan, Cahit Sıtkı Tarancı, Migirdiç Margosyan, Mar Yezua, Sezai Karakoç, Adnan Binyazar, Hesenê Metê, Rojen Barnas, Suzan Samancı, Yılmaz Odabaşı, Muharrem Erbey, Şeyhmus Diken, Hicri İzgören, Esma Ocak ve daha birçok yazar çıkmıştır Diyarbakır'dan
Diyarbakır
Diyarbakır, Diyarbekir, Diyar-ı Bekir, Amid, Amida, Amed... Hangi sesle çağırırsanız çağırın yine aynı kent yüzünü döner size. (Bu kadar ismi olan başka bir kent var mıdır acaba?) Diyarbakır, taşa, toprağa ve suya olan inancın kentidir. El sıkışmayı da bilir, mücadele etmeyi de; en büyük cahillikleri de bilir, en entelektüel meseleleri de... Diyarbakır çokça sürgün vermiş, çokça sürgün almıştır, onun entelektüel kaderini de bu belirlemiştir zaten. Kadim bir kent olan Diyarbakır insana vakur ve şefkatle yaklaşır. Faillerin de meçhullerin de suyundan içtiği bu kent hep çatışmalarla, ölümlerle, ağıtlarla anıladurmuşsa da son birkaç yıldır sanatsal faaliyetleri, entelektüel etkinlikleriyle de ona reva görülen ‘haki’ renginden kurtulmaya çalışmakta, rengini ‘yazı’ya çevirmektedir. Diyarbakır’da doğu başlar, ama yine orada Doğu biter. Çelişkiler kentidir, ama zulasında insandır, tarihtir, taşın yazgısıdır. Bahtından bu kadar haberdar olan az kent vardır. Bahtını bilir de yürür.
Bir zamanlar dünyanın en büyük memleketlerinden biriymiş, öyle diyor gezginler. Oysa yakın tarihe kadar çatışmalardan dolayı büyük bir insan yığınağına dönüşmüş durumda, ama pes etmiyor Diyarbakır, kendi yazgısını kendi yazıyor... Medeniyetler göçmüş, medeniyetler gelmiş, ama bu şehir hep bir kara sevda gibi durmuş yerinde, tutkusunu yitirmemiş.
Güzel olan kendini göstermek ister, ben buradayım beni gör ey ahali demek ister. Diyarbakır da bu minvalde kendini göstermek istiyor. Sadece savaşla, topraksız ölülerle, çirkinliklerle değil, yazıyla, kitapla, şiirle, romanla, öyküyle, sinemayla, tiyatroyla ve bilumum sanatsal faaliyetlerle...

Yaşamın ve ölümün başkenti


Ziya Gökalp
Diyarbakır’da bu hafta kitap fuarı başlıyor. Biz de bu münasebetle Diyarbakır’dan yetişmiş, Diyarbakır’dan yolu geçmiş yazarları analım istedik. Zira Ziya Gökalp, Ahmed Arif, M. Emin Bozarslan, Cahit Sıtkı Tarancı, Migirdiç Margosyan, Mar Yezua, Sezai Karakoç, Adnan Binyazar, Hesenê Metê, Rojen Barnas, Suzan Samancı, Yılmaz Odabaşı, Muharrem Erbey, Şeyhmus Diken, Hicri İzgören, Esma Ocak ve daha birçok yazar (ki o yazarlardan bir çoğunu bu yazımızda anacağız) çıkmıştı ordan. Kürt edebiyatının en büyük isimlerinden Mehmed Uzun orada son nefesini vermek istemiş ve öyle de olmuştu. Önemli Kürt aydını Musa Anter oradan ölüme götürülmüştü. Ermeni asıllı Kürt müzisyen Aram Tigran orada gömülmek istenmiş ancak son dileği devlet bekasına takılmış ve olmamıştı. Diyarbakır yaşamın da ölümün de başkenti oluyordu.
Türkçülüğün esaslarını yazmasıyla bilinse de aynı zamanda bir şair olan Ziya Gökalp 1876 yılında Diyarbakır’da doğdu. Şiir kitapları: Şaki İbrahim Destanı, Kızıl Elma, Yeni Hayat, Altın Işık, Şiirler ve Masallar’dır. Ayrıca, Türkçülüğün Esasları, Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak; Türk Töresi, Türk Medeniyet Tarihi, Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler’i yazmıştır.
Türkçe şiirin öncülerinden olan Ahmet Arif de Diyarbakır’da doğdu. Bir tek kitap yazdı ama sadece bu kitap bile Türkçe şiirin yönünü değiştirmeye yetti. Yıllar yılıdır şiirleri dilden dile dolaştı, adeta anonimleşti. Ahmet Arif 1927 yılında doğdu. 1991 yılında Ankara’da öldü. Şiirleri 1940’lı yıllarda dönemin toplumcu dergilerinde yayımlandı. Ancak 60’lı yılların başlarında önceki yılların birçok toplumcu şairi gibi, geniş okur kitlelerince bilinmeyen, bir bakıma unutulmaya yüz tutmuşken şiirlerinin önce Soyut dergisinde yayınlanması ve hemen akabinde kitaplaşmasıyla 1960 sonrasında Türkçe edebiyatın en çok ses getiren şairlerinden oldu. Bu tek kitabı hâlâ okunmakta, hâlâ baskıları tekrarlanmaktadır.
Yaş otuz beş yolun yarısı eder, diyen ve asıl adı Hüseyin Cahit olan, Cahit Sıtkı Tarancı da Diyarbakır doğumludur. Türkiye’de ve Avrupa’da öğrenim gördü. Anadolu Ajansı’nda çevirmenlik yaptı. Toprak Mahsülleri Ofisi’nde memurluk yaptı. Viyana’da öldü, ancak mezarı Ankara’dadır. Diyarbakır’da ise Cahit Sıtkı Tarancı Evi vardır.
Ermeni yazar Migirdiç Margosyan da Diyarbakırlıdır ve Türkiyeli okura Diyarbakır’ın meşhur Gavur Mahallesi’ni tanıtmış, kültürlerin bir arada yaşaması gerektiğini, ancak bu şekilde var olabileceğini anlatmıştır, iyi de etmiştir. Bu kitabı Kürtçeye de çevrildi. Diğer kitapları ise Tespih Taneleri, Dikrisi Aperen (Dicle Kıyılarından ), Biletimiz İstanbul’a Kesildi, Mer Ayt Goğmeri (Bizim O Yöreler), Söyle Margos Nerelisen?, Kirveme Mektuplar, Çengelliiğne, Zurna’dır.

Kürt edebiyatı üzerine
Sezai Karakoç ise Diyarbakır Ergani’de doğdu. İslamcı, mistik düşünceyi modern şiir akımı öğeleriyle yansıtan, bu özelliği ile İkinci Yeni şiiri içinde kendine has bir yer edinmiştir. Bazı kitapları ise şöyledir: Körfez, Şahdamar, Hızırla Kırk Saat, Ayinler...
Bir diğer Diyarbakır kökenli yazar ise Adnan Binyazar’dır. Adnan Binyazar Köy Enstitüleri’nde okudu. Masalını Yitiren Dev adlı anı-romanıyla Orhan Kemal Roman armağanı kazandı. Halk anlatıları ve sözlü kültür üzerine kitaplaşmış çalışmaları bulunmaktadır.
Edebiyata şiirle geçiş yapan öyküler ve romanlar yazan Suzan Samancı ise hâlâ Diyarbakır’da yaşamaktadır. Kitapları Kürtçeye de çevrilen Samancı birçok gazetede köşe yazarlığı yapmıştır. Halepçe’den Gelen Sevgili, Korkunun Irmağında, Reçine Kokuyordu Helin bazı kitaplarıdır.
Diyarbakır tarihi ve kültürü üzerine en çok kafa yoran, bu konuda kitaplar yazan ve halen Diyarbakır Belediyesi bünyesinde çalışan Şeyhmus Diken, Diyarbakır’da doğmuş ve halen orada yaşamaktadır. Diken’in bazı kitapları ise; İsyan Sürgünleri, Taşlar Şahit, Tango ve Diyarbakır, Amidalılar, Sırrını Surlarına Fısıldayan Şehir: Diyarbakır, Diyarbekir Diyarım Yitirmişem Yanarım...
Türkçe şiirin kendine has seslerinden olan ve benim de beğeniyle okuduğum, takip ettiğim şair Hicri İzgören de Diyarbakır’da yaşamaktadır. “Her köşe başında kimlik soruyor benden, açıp yaramı gösteriyorum” diyebilen şairdir. Diyarbakırlı bir başka şair ise Yılmaz Odabaşı’dır. Birçok dergi ve gazetede yazılar yazan Odabaşı’nın birçok şiiri de bestelenmiştir. Şiirleri birçok ödüle layık görülmüştür.
Ve gelgelelim Diyarbakır’daki Kürt edebiyatına. Neredeyse bütün Cumhuriyet tarihi boyunca yasaklı bir dil olan Kürtçe 90’lı yıllara kadar deyim yerindeyse nefes alamamıştır. Bu yüzdendir ki birçok Diyarbakırlı yazar sürgünde ürünlerini vermek zorunda kalmıştır. Bu isimlerden biri ise M. Emin Bozarslan’dır. Bozarslan’ın, ilk kitabı olan ağalık ve şeyhlik 1964 yılında basılır. Sonrasında ise Doğunun Sorunları’nı yazar. 1968 yılında Kürtçe alfabeyi basmış ve hemen sonrasında da Ehmedê Xanî’nin Mem ile Zin eserini Arap harflerinden Latin harflerine çevirmiştir. Bu kitaplardan dolayı tutuklanır. Ancak 1971 yılında Şerefxanê Bedlîsî’nin Şerefname’sini de Türkçeye çevirir. Bu yıllarda cezaevini mekân bilir. 1979 yılında İsveç’e yerleşmek zorunda kalır.
Cahit Sıtkı Tarancı
Bir diğer İsveç’e yerleşmek zorunda kalan ve son yıllarda Kürt edebiyatında önemli eserler veren kişi Hesenê Metê’dir. Metê özellikle Gotinên Gunehkar (Günah adıyla Muhsin Kızılkaya çevirisiyle yayımlandı) ile dikkatleri çekti.
Kürt şiirinin önemli isimlerinden olan ve 80li yıllarda İsveç’e yerleşen Rojen Barnas da Diyarbakırlıdır. Kürt şiirinin çehresini değiştiren ve ona modern bir yüz kazandıran Barnas hâlâ Kürt şiirinde aşılamamış bir şairdir.
Yine İsveç’te yaşayan ve Kürtçenin Zazaca lehçesi üzerine önemli dilsel çalışmalar yapan Malmîsanij da Diyarbakır doğumludur.
Yukarıda da sözünü ettiğim gibi Kürtçe, Türkiye’de ancak 90’lı yıllarda nefes almaya başlamıştır. Var olan çatışma süreci de sanatsal faaliyetleri oldukça olumsuz manada etkilemiştir. Özellikle köy boşaltmalarından dolayı Diyarbakır, çevre il ve köylerden yoğun göç almıştır. Ancak son yıllarda Diyarbakır’da önemli sayılabilecek bir yazınsal atılım söz konusudur. Bazı yayınevlerinin Diyarbakır’da kurulması, Welat gazetesinin merkezini oraya taşıması, Kürt Yazarlar Birliği’nin merkezinin orada olması, kitapçıların yeniden açılması oraya bir nefes olmuş ve birçok yazar Kürtçe yazmaya başlamıştır. Diyarbakırlı olsun olmasın, orada yaşayan bazı yazarlar Kürt edebiyatı için önemli çalışmalarda bulunmuşlardır. Arjen Arî, Lal Laleş, Şener Özmen, Remezan Alan gibi yazarlar (şairler demiyorum çünkü şair de aynı zamanda yazardır) Diyarbakır’ın kültür sanat faaliyetleri konusunda önemli çalışmalara imza atmaktadırlar. 


 

Diyarbakır’dan yolu geçen diğer yazarlar
Ahmed Mürşidi, Ali Emiri, Amidi: Ebülkasım, Orhan Asena, Sevket Beysanoglu, Ali Faik Ozansoy, Ferit Öngören, Veysel Öngören, Süleyman Nazif, Taner Timur, Hüseyin Diyarbekri, Munis Faik Ozansoy, Cemal Yıldırım, Süleyman Çevik, Tarık Ziya Ekinci, Mehdi Zana, Haydar Diljen, Amed Tîgrîs, Mehmet Çakmak, Serdar Roşan, Kemal Varol, Felat Dilgeş, Muhammed Garsî, Nûbar Asan, Roşan Lezgin, Fatma Bozarslan, Gulîzer, Recep Dildar, Mele Mustefayê Sîsî, Mele Zahîdê Diyarbekrî, Mem Bawer, Rênas Jiyan, Dilawer Zeraq, Roşan Lezgin, Salih Begê Hêneyî, Serkeft Botan, Seydayê Hecî Ebdulfettahê Hezroyî, Şêx Evdirehmanê Axtepî, Şeyhmus Sefer, Yıldız Çakar, Edib Polat, Lokman Polat, Sedat Yurttaş.

Diyarbakır’daki bazı kitabevleri
Lîs Kitabevi, Avesta Kitabevi, Kafka Kitabevi, Eğitim Kitabevi, Babil Kitabevi, Kelepir Kitabevi, Ensar Kitabevi

Not: Abidin Parıltı'nın bu yazısı daha önce 14 Mayıs 2010 tarihinde Radikal Kitap'ta yayınlanmıştır.