Sema Kaygusuz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sema Kaygusuz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Gün be Gün Unuttuğumuz Dualar!

Dilin insanı kendine büyü gibi çeken o sınırlı, hapishanemsi evreninde kendini gerçekleştirmeyi başarmış, dil içinden kendi diliyle çıkabilmiş bir yazar ister istemez zamanı içinde öncüdür de biraz. Kişisel başarısı, kişisel savaşımı başlı başına bir kutlamaysa da bizi sadece öncülüğü ilgilendirir, ne de olsa kendini ancak kopyalama yoluyla çoğaltan dilin sınırlarına doğru atılmış her adım toplum için müjdedir. Bir meyveyi yerken nasıl ki ait olduğu ağacın da özüyle karışıp bir parça da o ağaçtan oluyorsak, bir metni okurken de yazarının özbenliğine öyle dokunuruz sanki; biraz açlığımızı bastırma gerekliliği, biraz da o ağacın lezzetine, o ağaç olmanın nasıl bir his olduğuna duyulan merak... Sema Kaygusuz, işte tam bu noktada, dilimize müjdelerle, esinlerle gelmiş bir yazar.
Edebiyatı “yeni”ye hapsetmek
Eski kitaplarla uğraşmak bizim eleştiri geleneğimizde artık pek yer almayan bir adet haline geldi. Haftanın ya da ayın “yeni çıkanlar”ının peşine düşmüş, önce ben tanıtayım, ben anlatayım derdinde bir eleştiri anlayışı, yeninin, en taze olanının peşine düşüp, eserin içini dışına çıkarmak, onu gündelik, sığ bir kategorizasyona tabi tutup sonra da yılsonu – yılbaşı değerlendirmeleri dışında sonsuza kadar unutuluşa terk etmekte varlık buluyor. Öyle ki bir yazarın ve eserinin ilgi görebilmesi, konuşulması, değerlendirilmesi için ancak “yeni” olması gerekiyor. Yazar, sık aralıklarla yeni kitaplar üreten bir tür ortam tutsağına dönüştürülüyor ustaca. Eski, yeni üzerinden hatırlanıp yeninin olsa olsa geçmişe dönük katalizörü muamelesi görüyor. Büyük haksızlık; yazara da, eserine de; bu şekilde yönlendirilmeye çalışılan eleştirmene de... Oysa her okur gibi eleştirmen dediğimiz varlığın da bir beğenisi vardır, tesadüfen eline geçen bir kitabı beğendiğinde vakit bulup o yazarın diğer eserlerini de okumak ister söz gelimi; başlı başına yaratıcı bir yazın olarak kabul edilmesi gereken yazılarını ve hayal gücünü beslemek ister... Bizler birkaç ay gerimizde kalan ikinci romanı “Yüzünde Bir Yer”i bile hafiften unutmaya yüz tutmuşken, Sema Kaygusuz’un ilk romanına Fransa’dan verilen bir ödüldü bana tüm bunları düşündürten ve aldığı ödül bir yana yazarın “Yere Düşen Dualar”ına değinmek istemem.  
Yere Düşen Dualar, yayımlandığı yıl (çok da eski değil, 2006), eleştirmenlerimizce çok, pek çok beğenilmiş birkaç olumsuz yargı dışında, hep iyi eleştiriler almış bir ilk roman. Yazarın yine çok beğenilen ikinci romanına dair yazılan eleştirilerde adı bile geçmiyordu oysa ki... Kaygusuz’un birinciden ikincisine aldığı yol, daha önce yazdığı öykülerinin romanlarında bıraktığı izler, tıpkı diğer yazarlara da yapıldığı gibi göz ardı ediliyor, yazar öncesiz ve sonrasız sığ bir şimdiye, bugüne terk ediliyordu. Ama “eski” romana verilen “yeni” ödül fırsattır eleştirmen için. Yazarını, eserlerini yeniden gözden geçirmek, gelişimini biraz olsun ayrıntılandırmak için...
Yer üstünden, yer altına: Üzüm ve Altın
Yere Düşen Dualar iki bölümden oluşur: Üzüm ve Altın... Biri yer üstüne diğeri yer altına işaret eden bu iki “şey”, bedenle tabiatın birliğine de, bu birliği karmaşıklaştıran hikayeleştiren ruha da fazlasıyla işaret eder gibidir. Üzüm’de, kendi adalarında yok olmayı bekleyen bir baba kızın öyküsü, Altın’da büyük bir dönüşüm içinde olan anneyle oğlunun öyküsüne dönüşür. Zaman ne kadar homojense de tersine akar bu romanda; Altın’ın Ecmel’iyle oğlu Yaşur, Üzüm’ün Leylan’ı ile Leylan’ın babası Kutsi Karaca’nın geçmişidir çünkü...  Leylan, babasının yaşamasızlığında, bir türlü gelmek bilmeyen ölümünde geçmişini, köklerini ararken, Yaşur, gizemli bir amaç peşine düşmüş annesinin ekseninde büyümeye, kendi olmaya çalışırken, bir yandan da bilinmeyen geleceğini oluşturur.
Etkisini üzerinizden kolay kolay atamayacağınız bir dille başlayıp biten bir roman Yere Düşen Dualar. Adaya, kendi benliğinin adasına yazgılı Leylan, geçmişinin peşinde tekrar tekrar yaşıyor doğup büyüdüğü adayı. Adalılar, onun gün be gün babasını öldüreceği anı beklerken o babasını “şaraba yatırma” yöntemiyle iyileştirmeyi kafasına koymuştur bile. Bu amaçla kendi üzümlerini kendi elleriyle işleyerek şaraba dönüştürür. Bir buçuk yıl sonra babasıyla birlikte tattıkları şarap Leylan’ın ta kendisidir. Baba kız şaraba ve geçmişin acılarına batmışlardır artık, yüzleşme başlamıştır. Bu yüzleşmede diliyle, kitaplarla, okumakla, başkalarının hikayeleriyle barışır Leylan ve anlatıcı olmanın gücüyle dile, düşlere, kurguya dair pek çok şey fısıldar okurun kulağına, yazarını ele verir: “Bütün inançların bir kökeni vardır ne de olsa. Her mitsel gerçekliğin ucu bir tanrıya, her tanrı bir kahramana, her kahraman adsız bir insana uzanır. İstese de uyduramaz insan. Bu dünya, yerkabuğunun gerçekliğiyle sınırlı bir hayal yeridir. Kurgulamaya cezalıların cehennemi...” der, ya da “Yaşantı nasıl kendini zamana göre kuruyorsa, zaman da anlatımda yeniden kuruluyordu. Bir gün, o gün, sonra, derken, dün gibi zamansal kalıplar okurkenki ‘şimdi’yi vurgulayarak, adanın ücralarında aradığım ‘hiç zaman’ın olanaksızlığını gösteriyorlardı bana. Hikaye hikaye olabilmek için önce bir zaman dilimine ulaşmalı, o dilimi eksiksizce kaplamalıydı. Üstelik her hikayede iki ayrı benlik taşıyordu zaman.  Birinde peş peşe gelen sözcüklerin birbirlerine değdikçe çıkardığı tını, öbüründe hayali bir çağ. Sayfalar çevrildikçe tını ahenkli bir ses oluyor, sesin içinde çağlar, anlar, dakikalar yaşanıyordu.”
Üzüm’ün dili ne denli dişilse, Altın’ın dili o kadar erildir. Ondandır ki,  bu ikinci bölümün birinci bölüme göre etkisinin zayıf olduğunun altı çizilmişti. Ancak bir oğlanın büyüyememe, nasıl büyümesi gerektiğini bilememe, annesinden kopamama hikayesini anlatan, anlattıkça dili erile kayan, ağır ağır atan bir nabız gibi bir an masala, bir an fena halde gerçeğe bürünen bir metinle baş başa bırakır bizi Kaygusuz. Çok da iyi yapar. Yaşur’un kulağı babasının kalbinde, tek gözü bir annesine bir adamkadına dönüşen Ecmel’de, yürür durur; kafası karışık, geçtikleri orman kadar yabanıldır. “hızla olgunlaşırken lal yüzün, hala acemi bir keşifçinin kaba öngörüsüyle saplandığın turbalıklarda, bitlerini ayıkladığın harımlarda nehri aramayı sürdür bakalım! Sen mi bulacaksın onu? Her işittiği ve dokunduğundan büyücek anlamlar çıkarıp sanrı mı değil mi kestiremediğin bir çağıltının eşliğinde...”
Kaygusuz’un dili de düşleri de belli ki hem doğayla hem de insanın söze getirdiği tüm hikayelerle barışıktır: Kafasında düşünce taşlarıyla dolaşan eşkina balığından adaya gelen şehirlilerin ekolojik dengeyi nasıl bozduklarına, İsa’nın çilesinden Tevrat’taki Yakup’la Esava’nın hikayesine hafif bir solukta geçiverir.
Yere Düşen Dualar’a Yüzünde Bir Yer’den baktığımızda ise yazarın giderek söze cimrileştiğini ancak o cimrileştikçe sözün kendi içinde çoğalıp zenginleştiğini görüyoruz. Bir de yazarın diline ait o estetize halin Yüzünde Bir Yer’de giderek kaybolduğunu, daha da doğallaştığını...
Sema Kaygusuz, yalnız değil, onun gibi “yeni”lere hapsedilen, üstünkörü, alelacele geçilen pek çok yazarımız var, hepsine bir bir geri dönüp yeniden bakmak dileğiyle!

Edebi Bellek - Sema Kaygusuz


Sema Kaygusuz
Türkiye’nin onur konuğu olduğu ve 22-26 Nisan arasında gerçekleşen Cenevre Kitap Fuarı’nın açılış konuşması.

Önce size bir masal anlatayım:
Bir zamanlar yeryüzünde paranın geçmediği, herkesin birbirine emeğiyle karşılık verdiği Rıza Şehri diye bir yer varmış. Şehre yolu düşen bir gezgin, dünyada görülecek başka yerlerin böylesi heyecan verici olamayacağını düşünüp oraya yerleşmeye, bir aile kurmaya karar vermiş. Derken gezgin, bir kadınla yakınlaşmış. Kadın, ona “Sen dünyalı mısın,” diye sormuş. Gezgin ilk kez karşılaştığı bu tuhaf soruya “evet” diye karşılık vermiş. “Merak etme,” demiş kadın, “bu şehirde nasıl yaşayacağını ben sana öğretirim.” Kadının gezgine söylediği bu davetkar cümle, eşyaya bir kuruşluk dahi değer biçilmeyen, kimsenin kimseye hükmetmediği mülkiyetsiz bir toplumsal düzen içinde, bolluk ya da yoksunluk duygusu hissetmeden yaşama yolunu göstereceğine dair şefkatli bir çağrıymış da. Ertesi gün gezgin, kadınla buluşmaya giderken yol kenarında bir nar ağacı görmüş. Çevresine bakınmış kimse yok. Çabucak ağaca tırmanıp neredeyse ağacı talan edercesine bütün narları heybesine toplayıp hediye olarak kadına götürmüş. Öfkeleyle “Bunu nasıl yaparsın” demiş kadın, “o ağaçta zaten benim hakkım vardı. Nasıl olur da hakkım olan narı bana hediye edersin?”
Bağlar...
8. yüzyılda yaşamış Medineli alim İmam Cafer-i Sadık’ın kitabında geçen bu masalı ilk okuduğumda, 16. yüzyılda yaşamış, Ütopya’nın yazarı Thomas More geldi aklıma. Bu iki düşünür, farklı çağlarda ve farklı dillerde ürettikleri söylemlerle şimdiki zamanı ve geleceği sarmalayan görünmez bir bağın iki ucunda duruyordu. Yeryüzünde öyle bağlar vardır ki sadece kelimelerden oluşur. Mutlak varoluşuyla kendi zamanını kuran her yazılı eser, insanlıktan bir kesittir. Okurken dünyaya bağlı hissetmemizin nedeni de bu. Çünkü kelimeler, içinde bulunduğumuz iklimden, akmakta olan yaşantıdan, politik gelişmelerden ya da bilinçdışımızdan uç vererek, yeryüzündeki bütün okurları başka bir yoldan dünyaya bitiştiren sıkı ilmiklerdir.
Aquino’lu Saint Thomas’tan İbn-Sina’yı, James Joyce’dan Homeros’u, Heidegger’den İbn-i Arabi ‘yi, Borges’ten John Milton’u, böcekleşmenin derin ıstırabını tasvir eden Kafka’dan “Niçin bir böcek olamadım?” diyerek özyıkımı sergileyen Dostoyevski’yi, Katherine Mansfield’dan Çehov’u ve daha nice yazarı nice yazardan soymaya kalkmak, insanlığın düşünsel atmosferine ağ ören kelimelerin anlam yükünü eksiltmek olur. İnsanlığı niceliğiyle değil de niteliğiyle algılayan her has yazar, kelimeyi olduğu anlamıyla kullanmayıp her keresinde baştan yaratıyor olsa da, okurun yorumlama hüneri o kelimeyi çoktandır zihninde dolaştırmasından ötürüdür.
Dil, çift bilinmezli bilmece
Öte yandan dilin daima bir sınırı vardır. Kültürel söylemle, kelime dağarcığıyla, güncel değişimlerle, o dilin konuşulduğu ülkenin dünyaya açıklığı ya da kapalılığıyla genişleyip daralan bir sınırlılıkta üretir kendini. Hatta bazen yazar için dil bir zindana bile dönüşebilir. Öyle ki, yazar ilettiği ıstırabı betimlemek zorunda kalır. Kimi zaman, fazlasıyla soyut kalan duygu özünü feda ederek yapar bunu. Hissettiklerimizi yalnızca dilde düşünebiliriz. Dolayısıyla dil, düşüncenin hem efendisi hem de hizmetlisi olma vasfıyla çift bilinmezli bir bilmece olarak sürdürür varlığını. Ne var ki tercüme, akışkanlığın ve sonsuzluğun ta kendisidir. Bir dil ölü olsa bile onu tercüme ederek dirilten başka bir dil muhakkak vardır. Yazmaya başladığımdan beri, açığa çıkan her kelimenin, dipten vuran duyguların birer tercümesi olarak oluştuğunu, kelimenin ontolojik açıdan bir tercüme olduğunu içten içe seziyor, içine doğduğum Türkçe imgelemin başka dillerdeki yansımalarla yeryuvarlağını dolaşabileceğini derinden biliyordum.
Demon, büyü ve kehanet
Türkçe imgelem derken kendiminkinden söz ediyorum elbette. Kendimce bir bellek tasarımı yapacak olursam, aklıma ilk gelen sanatçı Mehmet Siyah Kalem... 14. yüzyılda yaşadığı varsayılan bu gizemli nakkaş, kültürel bir aktarım güzergahı olan ipekyolunun sanatçısıdır. Siyah Kalem, kuşaktan kuşağa miras kalan anonim anlatıların çarpıcı figürlerini canlandırmakla kalmayıp, Asya kültür ortamında yaşamış sıradan insanların Doğu’dan Batı’ya, Batı’dan Doğu’ya adım adım ilerleyişini eşsiz bir üslupla resmetmiştir. O çeşitliliğin ve çoğulluğun esrarengiz tanıdığıdır. Göçerler, dervişler, Budistler, şamanlar, arkaik destanları dile getiren ozanlar, Hıristiyan misyonerler, Maniheistler, Moğol, Uygur ve Çinli tüccarlar, Mehmet Siyah Kalem’in göz hizasında yeni bir dünya arayışı içindeydiler. Mehmet Siyah Kalem’in en önemli yanı ise, yeşimtaşı, ipek ve baharatın taşındığı upuzun kervanların arasında, insanın karanlık yanını temsil eden demonları da görmüş olmasıdır. Her birimizin ikizi olan iblisin bedenini hepimizin tanış çıkacağı biçimde tasarlama hünerini o göstermiştir.
Türkçemin düşsel gerçekçi evrenine kehaneti, miti ve büyüyü işleyenlerden biri Mehmet Siyah Kalem’in bakışı ise bir diğeri de kadın sesleridir. Kadın seslerinde ölümsüzleşen anonim anlatılardan ben de payıma düşeni aldım. Büyükannelerimin anlattığı masallardaki öğretiler, daha sonra okuyacağım birçok yazar ve düşünürü kolaylıkla anlamamı sağlamıştır. Bize söyleneni anlama tarzımız, hatırlama tarzımızla aynıdır. Sözgelimi, insanın kendi özüne misafir olduğunu İslamiyet öncesi yaşamış şairlerin dizelerinde okumazdan önce, bana pagan bir dünya deneyimi yaşatan bu masallardan öğrenmiştim. Bilginin değil, bilgeliğin esas alındığı anlatılardı bunlar. Başka bir deyişle bilgi, bilgeliğin çilingiriydi.
İslam mistisizmi ve divan şiiri
İslam mistisizminin hemen hemen bütün filozoflarının birer şair olması da, sözü güzel söyleme geleneğinden kaynaklanıyor olmalı. Mealen söylüyorum, “Sakın gözümün önünden ayrılma, gözlerim senin sarayındır” diyen Sultan Veled, 13. yüzyılda Mevleviliği sistematize eden bir tasavvuf alimi, aynı zamanda bir şairdi. Mutlak varlık ile insan arasındaki ilişkiyi sorgulayan bu filozoflar, şiirlerinde insan iradesinin özgürlüğü meselesine odaklandılar. Onların şiirinde an’lar vardı. Öncesiz, sonrasız, tam bir dinginlik anı... Bu anlar içinde, önce dünyayı terk eden, sonra ahireti terk eden, en sonunda terk etmeyi terk eden olgun insanın döngüselliği bir nabız gibi atıyordu.
Yüksek zümre edebiyatı diye nitelendirilen klasik Divan şiirinın iki sıra dışı şairi vardır ki daima soluklarını yüzümde hissederim. Biri Mihri Hatun, öbürü Yahya Efendi. Mihri Hatun, içinde bulunduğu 15. yüzyılda erkek egemen söylemlerin ve dinsel temaların tümüyle dışına çıkarak düşüncelerini, kadınca duygularını benzersiz bir üslupla dile getirmiş, yumuşak ama ateşli bir şairdi. Kelimeyi taşımaktansa eline kalem alıp onu yaratan bu kadının varlığına daima şükran duyarım. Yahya Efendi ise bir din adamından beklenmeyecek şehevi bir iştahla insankişinin dibinde mayalanan arzuları muzip bir dille ışığa çıkarır. Padişah IV. Murat döneminde, tütün ya da içki içtiği, gece sokakta gezdiği için kim bilir kaç yüz bin insan İstanbul sokaklarında ipe çekilirken, Yahya Efendi, meyhaneleri ham sofuların dergahına yeğ tutan dizeler yazmıştır. Ağzı yüzü bir yana kaymış, gözleri kanlanmış bir sarhoşun efkârı, demlendikçe parlayan vicdanı ve saflaşan imanı Yahya Efendi’nin kelime aleminde hakikate en yakın mertebeydi çünkü.
Öğrenmek hatırlamaktır
Size, Batı edebiyatının merkez alınıp Batılılarınkine benzer sanat eserleri üretilmeye başlandığı 19. yüzyıla kadarki kendi kişisel maceramdan söz ettim. Bu macerada Odysseia’nin yolculuğu, Hititlerin fal metinleri, Sapho’nun şiirleri, Gılgamış destanı, Ermeni türküleri, Pontus ağıtları, Kürt destanları, Kontantinopolis’teki Julianus kitaplığının külleri de var. İçinde olmadığım bir zamanı kendi kişisel tarihim olarak nitelendirmemin nedeni, Sokrates’in deyimiyle öğrenmenin hatırlamak olduğunu benimsediğim içindir. Hiç kuşkusuz ahlaki bir karakteri vardır belleğin. Hatırlamak da ideolojiktir. Neyi hatırlıyorsam onun bir parçası, neyi unutuyorsam boşluğun kendisi olduğumu teslim ederek söylüyorum bunu.
Kültür yüceltimi bir saptırmadır
Türkiye’nin onur konuğu olduğu bu kültürel ortamda Türk kültüründen özellikle söz etmeyişimin nedeni, kültür yüceltiminin bir saptırma olduğunu düşünmekten ileri gelir. Gerçekte hiçbir kültür bir diğerinden üstün olmadığı gibi, berbat töreleri yüzünden iç burkan zaafiyetler de taşır. Kültür yüceltimi kültür elçilerinin sorumluluk alanına girdiğine göre, bana düşen kültürden sağ kurtardığım imgelesel bir bellek sunmaktı.
Kültür kavramından tedirgin oluyorum, çünkü farklılığı öne çıkarıyor. Toplumların birbirinden farklı olduğu yeni bir keşifmiş gibi, son dönem ideologların “kültür aracılığıyla ulaşmak” diye formüle ettiği bu yeni siyaset, ötekileştirmenin ve ötekinin verdiği tekinsizliği bastırmanın gizli tanımı haline geldi. Oysa ‘bir görme biçimi’, aynı zamanda ‘bir görmeme biçimi’dir. Hep beraber mahvettiğimiz şu gezegenin üstünde farklılığa değil de farksızlığımıza vurgu yapmanın vakti geldi geçiyor. Balkan savaşlarının kan kokusu hâlâ duyuluyorken, Darfur’daki katliam sonlanmamışken, Irak savaşında yetim kalan bir milyon çocuk yapayalnız büyüyorken, İsrail-Filistin savaşı sürüyorken, milyonlarca insan açken şu masumiyet yanılsamasından sıyrılmanın bir yolu da kelimelerde, tercümenin tercümenin tercümesi olsa da kelimelerde buluşmaktır.
Yanılsamalar
İnsanlığın kendine duyduğu narsistik bağımlılık sürdükçe, yanılsamalarımızın kölesi haline geleceğiz. Bu dünyadan, yerkürenin evrenin merkezi olmadığını kanıtlayan Kopernik, insanın biyo-merkez olmadığını söyleyen Darwin, insanın kendi ruhunun efendisi olmadığını anlatan Freud geçti. Yeryüzünde rastladığımız ilk yabancı, tekinsizliğiyle huzursuz eden ilk öteki, kendimiziz. Mehmet Siyah Kalem bunu bize yüzyıllar önce gösterdi.
Şu an kitaplarla çevriliyiz. Benliğimizin kristalleşemeyeceğini öğreten kelimelerin arasında, ruhsal bir vicdan alanındayız. Unutmayalım ki tam iktidar yoktur, tam ben, tam sen, tam öteki yoktur. Arzularımız ve acılarımızla kendi oluş serüvenimiz vardır. Türkçemden okuyacağınız her kitap umarım başka bir kitabı hatırlatır da birbirimize bağlanmış oluruz. Bu kitaplar birer sunum ya da hediye değil, sizlerin çoktandır sahip olduğu kelimelerdir. Çünkü dediğim gibi, nar hakkı bahşedilemez.