Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Roma ‘da Bile Hala O Endişeli New York Entellektueli / Efsun Güztoklusu


“Roma ‘da bile hala o endişeli New York entellektueli” Woody Allen, son filmi ‘’To Rome with Love”in New York Times’da yayımlanan eleştirisinde böyle tanımlanıyor. Filmin Woody Allen tarafından bizzat oynanan karakteri şöyle diyor’’Beni psikanaliz etme… Birçoğu denedi ama başaramadı…” 

Evet… 40’tan fazla filme, Oscar dahil bir çok ödüle rağmen, Woody Allen hep bu kendini imkansız olarak niteleyen Ortodoks Yahudi asıllı, burjuva dünyasında ait olmaya çalıştığı role bir türlü oturamayan, psikolojik sorunlarından arınamayan imkansız kişilikle tanındı… Bu kişiliği öylesine güzel yarattı ve beyazperdeye aktardı ki son yıllarda çevirdiği Matchpoint(ki harika bir gerilim-cinayet filmi idi), Barcelona Barcelona, Midnigt in Paris gibi filmlerine rağmen bu karakteri aşamadı. Belki de bizzat kendisi o yarattığı kişi olduğu için… 


Woody Allen, Radio Day filminde ailesini çok güzel bir şekilde karekterize etmiştir. Hiçbir işte tutunamayan baba, evde kalmış teyze ve diğer kişiler büyük bir aile… Düşük orta sınıf ailelerin yaşadığı Brooklyn’in eski mahallelerinde geçen çocukluk. Üniversite’yi bitirmeden 16 yaşında TV programlarına espriler yazmaya başladı. Zati daha okumayı sökmeden hikaye yaratma serüveni başlamıştı. 1961-1964 yıllarında stand-up yaptı ve sinema dünyası tarafından keşfedilişi de bu sahne çalışmaları sırasında oldu. 1965’de “What’s New Pussycat” filminin senaryosunu yazdı ve film başarılı oldu. 1969’da bu başarıyı “Take the Money and Run “ izledi. 1972’de “Everything you always want to know about sex but afraid to ask” uzun isimli filmi önemli bir filmdi.Ve nihayet 1977’de bugune dek en önemli filmi olarak adedilen ve başrolunde kız arkadaşı Diana Keaton’u oynattığı “Annie Hall” geldi. Bu filmle en iyi yönetmen oscarını aldı. Daha sonra çoğu New York’ta geçen Manhattan, Hannah and Sisters, Danny Rose gibi filmler ve bu filmlerde canlandırdığı sorunlu karekter mesleğine damga vurdu. İngiltere’de geçen ‘’Matchpoint’’filmi ise daha değişik bir hikayeyi beyaz perdeye taşıdı..Bir cinayet öyküsü idi ve kendisi oynamıyordu.

Woody Allen, filmlerinde kişisel yaşamı ile paralel öyküler ve kişiler koymaktan çekinmez. Mia Farrow uzun süreli hayat arkadaşı (ki ayrılışları tam paparazzilik idi) birçok filminin de baş oyuncusu olmuştur. Allen, kendisi ile yapılan bir söyleşide fantezinin, filmlerde önemli bir unsur olabileceğini ve dozunun ayarlanması gerektiğini söyler. Bir Bergman ya da Kurusowa gibi bir başyapıt oluşturamadığından yakınır. Peki bir başyapıt nasıl anlaşılır diye sorulunca; “Ancak seyredince anlarım.” der. Yani, hiçbir şeyden memnun olmayan devamlı şikayet eden sinir krizleri geçiren kişiliği burada da devreye girer… Kendi yarattığı filmleri acımasızca eleştirir. 


Woody Allen bazı sinemaseverler tarafından tatsız bulunsa da, onun sinema sevgisi ve çalışkanlığı için hiç kimse olumsuz bir şey söyleyemez… Haftada birgün aynı gece kulübünde yarım asırdır saksafon çalma rutinini bozmasa da sinema için değişik öyküler yaratma arayışı bitmeyecektir ustanın, aman Allah bitirmesin… Başka bir Woody Allen kimbilir ne zaman çıkar?

Kısa Öyküleri
·Eğrisi Doğrusu (Getting Even), Çeviri: Garo Kargıcı, Siren Yayınları, (2010), ISBN 9786055903244
·Tüysüz (Without Feathers), Çeviri: Garo Kargıcı, Siren Yayınları, (2009), ISBN 9786055903091
·Yan Etkiler (Side Effects), Çeviri: Sıla Okur, Siren Yayınları, (2009), ISBN 9786055903022
·Sırf Anarşi (Mere Anarchy), Çeviri: Sıla Okur, Siren Yayınları, (2008), ISBN 9786055903 

Önümüz düşman, ardımız vatan... / Alper Turgut

Liselerimiz, üniversitelilerimiz, yurtlarını savunmak için hayatlarının baharında gönüllü oldular. Onlar, asla beklemediler, yaşamak ne güzel şey demediler. Memleket olmadan gelecek düşü kurulur mu? Tereddütsüz Çanakkale'ye koştular, adeta yarışırcasına...

Stalingrad'dan sonra tarihin en büyük ikinci cephe savaşında, bedenleriyle barikat kurdular. Düşman, Anadolu'ya girmesin diye canlarından oldular. Evet, okullar o yıl mezun veremedi, çünkü koyun koyuna öldüler, o güzelim delikanlılar... İnançsız ve amaçsız yaşanmaz dediler, öğrenciyken, öğretmeni oldular, halklarımızın... Sinan Çetin de kalkmış, hani o bildik "Hayat güzeldir!" lakırdısı ile 450 bin can alan Çanakkale Savaşı'na dair bir film (Çanakkale Çocukları) çekmiş, hem de evinin arka bahçesinde... Barış yanlısı olacak başka bir savaş bulamadın mı, diye sorarlar insana, hayır, savaş karşıtı olsa yine gam yemeyeceğim. Neredeyse, eşit mesafede duracağım şaşkınlığı ve medeniyetler ittifakı hayranlığıyla, işgal ordularını, evine konuk edecek. Arkadaş! Düşman, yurdu ele geçirmeye gelmiş, Türkçe olimpiyatlarına katılmaya değil. Yani ağırlamaya hiç gerek yok. Neyse tarihler de tutmuyor, çok şükür.

Mucizeleri olan, gerçekten Ağustos'ta kar yağdıran bir film bu... Çanakkale Çocukları, elbette günümüze göndermelerle dolu, dümende Sinan Çetin olunca, haliyle şaşırtıcı değil! Mesaj kaygısı bitmiyor, batı hayranlığı dinmiyor, yeri geliyor, kurtuluşu halklara değil, dine bağlıyor, Çanakkale'yi, günlük politikalara meze ediyor. Göz var, izan var, üstüne üstlük vicdan diye bir şey var. Çanakkale'de Türk, Kürt demeden, omuz omuza savaşa giren dedelerimize ayıp oluyor, resmen. Biz de biliyoruz, analar ağlamasın demeyi, savaşlara karşı durmayı... Üstelik hep antimilitarist oldum, yargılandım, askere zorla götürüldüm. Ancak bu başka bir mevzu, emperyalistlere karşı yurdunu savunmak, meşru bir durumdur. Evine hırsız girmeye çalışsa, sen kapıyı açacak ve buyur arkadaş, mahremin ne önemi var mı? diyeceksin. Hayır! Demeyeceksin... Belki diyenler de olur, kuşkusuz tarihte örneği çoktur.

Çanakkale'ye yıllar önce bir gece varmıştık. İstanbul Üniversitesi öğrencileriyle, şafağın sökmesini beklemiştik, hem de zemheride... Tabyaları, siperleri, tünelleri gezmiştik, 57. Alay yakmıştı içimizi... Çanakkale'yi görmeyen, orada yaşananları hissedemez. Bir karış toprak belki, lakin orada, süngü mesafesinde tutunmak ne zorlu, ne bela ve ne onurlu bir iş, gerileyemezsin, siperini terk edemezsin. Ölmek pahasına, mevziyi ve safını koruyacaksın, işte tam orada kök salacaksın. Çünkü önünde düşman, arkanda kocaman bir vatan var. Tüm sevdiklerini ardında bırakanlar, onlara özgür yarınlar hediye etmek için oradalar, bunu anlamak çok zor olmasa gerek. Neyse...

Dönelim yine filme, İttihak ve Terakki'nin başında duran zengin madenci, Osmanlı mebusu ve Alman dostu bir babanın, İngiliz eşiyle olan evliliğinden iki çocuğu var. Büyük olanın adı James, küçük olanı ismi ise Osman... Biri İngiliz hayranı, diğeri Anadolu'nun... İki kardeş evden ayrılıyorlar, Osman madene çalışmaya gidiyor, James ise İngiltere'ye okumaya... Ancak bu iki genç, karşı saflarda savaşmak için Çanakkale'de buluşuyorlar, anneleri de rüyasında bunları görüyor ve öykü başlıyor. Detaylara daha fazla girmek istemiyorum, çünkü mantığın iflas ettiği noktada, saçma sapan bir olayı anlatmak, inanın pek kolay değil. Oyunculuklara hiç değinmiyorum, performanslar felaket muadili... Hadi Sinan Çetin'in eşi ve çocukları oyuncu değil, Oktay Kaynarca, Yavuz Bingöl, Wilma Elles ve Haluk Bilginer'in de vasatı aştığı söylenemez.

Sanatsal hareketlerle başlayan, giderek klişelere yaslanan film, finale doğru kara mizaha dönüşüyor. Senaryo bildiğin kötü, diyaloglar desen feci... Acımasız yabancı, merhametli yerli gibi gelgitler, cephe gibi bir atmosferde komik kaçan mucizeler, ne yazık ki yama gibi duran dinsel motifler, İngilizce konuşmasını engellenen, piramitleri görmek isterken kendini Çanakkale'de bulan Osmanlı'dan olma bir Anzak ve daha neler neler... Alt metinde, üst metinde, hemen her sahnede ben mesajımı vereyim kaygısı, didaktik bir anlatım, boş yere öldünüz söylevi, Çanakkale'nin bir ayıp olduğu düşüncesi, değersizleştirme, önemsizleştirme çabası ve dahası... Bu denli bireyselleştirilen bir savaş ve yeniden var oluş filmi olmaz, olamaz. Dili varmıyor ancak, birbirlerini süngüleyecek kadar gözü dönmüş evlatlar yetiştiren bir anne, çocuklarına tekrar kavuşsun diye, baba ve yurt elden çıkarılabilir, hatta ve hatta Çanakkale geçilsin! bile denilebilir. Çanakkale içinde vurdular beni, ölmeden mezara koydular beni türküsünü, bir elmanın iki yarısıyken, şımarık ve zengin veletlere ithaf etmek de nesi... Vay be! Tam 261 kopyayla gösterime giren Çanakkale Çocukları'na gidin demem, diyemem. Hani işim bu olmasa, kesinlikle seyretmezdim. Çünkü toparlanması pek kolay olmuyor, öfkem geçmek bilmiyor, mantığım ve vicdanım buna isyan ediyor. İki tane Çanakkale filmi daha var sırada... Umarım, bir devrin battığı yere, saygı duyan yapımlar olurlar. Biricik beklentim budur.

Başka Dilde Aşk / Ozan Erciyes



Yüreğe dokunan, insana yazı yazdıran film.
Nedir iyi film? Benim gibi oyunculuk konusunda hassas, ayrıntılar konusunda takıntılı film müptelaları için değil genel geçer anlamda bir soruysa eğer nedir? Sinemasal dili, çekim kalitesi, türk filmlerinde genelde sorun yaratan ses kalitesi, cast seçimi, senaryonun akıcılığı vs... Gibi kriterlerin dışında nedir? Sanıyorum herkes buna katılacaktır ben sağlamasını birkaç sevdiğim film için denedim size de tavsiye ederim ve cevabı şöyle buldum; salondan çıktığınızda size daha önce aklınıza gelmemiş ya da sormaya korktuğunuz -ya da belki sürekli sorup durduğunuz da olabilir- bir soru sorduran kendinizi sorgulatan, 'ben olsaydım' dedirten içselleştirebildiğinizdir.
Samimi bulmadığınızı içselleştiremezsinizde ancak yüreğinize dokunan bir film başarabilir bunu.

İstanbul'da kar bekleniyor ama hayret lodos var hava erken kararmasa hani güzel bir sahil yürüyüşü bile yapılır. Macera yaratmadık havanın güvenilmezliğine bakarak günlerden pazar o halde sinema günü yapalım dedik, benim yeni keşfetmeye başladığım -çok heyecanlı oluyor- anadolu yakasında buluştuk arkadaşla sanki başka şehirde gezer gibi hissetmenin hazzı bir yandan diğer yandan lodos bir hava film seçmeye çalışıyoruz. Popüler kültürün 'git mutlaka gör'dediği avatar filmi, donuk bakışlı güzel kadınlarla süslü iki farklı türk filmi ve seansları uymayan başka filmler ve fragmanını izleyip 'gitmeli' dediğim o film. Eğlence olsa kolay sürüklenebilirim itirazsız ama iş oyun seçimi ya da film seçimine gelince maalesef biraz cadılık yapıp kendi isteğime çekebiliyorum arkadaşlarımı. Neyseki hayalkırıklığı olmuyor iki kere seviniyorum filmden çıktığımızda arkadaşımın beğenisiyle...

Başka dilde aşk; öncelikle kolaya kaçmak varken zoru seçmesiyle fark yaratan bir film.
Bizlerki hep idealize edilmiş aşk hikayeleriyle büyütüldük, doğum yaparken bile sahneye çıkar gibi makyajlıydı esas kızlarımız ve esas oğlanlarımız çok afilliydi. Öteyandan kavuşma sahneleri yanak yanağa biterdi belleğimizde. Biz büyüdük ve kirlendi dünya bu sefer sex satar ilkesiyle yapıldı filmler ya da festival filmlerinin sıkıntılı sevişme sahnelerinde gördük yatak odasını. Gel gör ki bu sahneleri kim sahiplenir kim içselleştirebilirdi?!

Artık sinemamızda modern ve unutulmaz çiftler-öyle gözüküyor gibi- izleyebiliyoruz. Henüz 'Selvi Boylum Al Yazmalım' gibi ezberlemiyoruz replikleri ya da milyonuncu gösterimi olmasına rağmen 'Sultan'la karşılaştığımızda ağzımız açık izlediğimiz gibi izlemeyeceğiz her gördüğümüzde bu filmleri ama şimdiden doğan çocuklarına 'Ada' ismini veren insanlar var etrafımızda ada ve onun Issız Adam'ı var ve şimdi sessiz onur ve onun cesur Zeynep'i var beyazperdede.

Herkesin kendini bir şekilde eksik hissettiği hissettirildiği bir çağda esas oğlan ve esas kızımızın ütopik değil gerçek varlıkları vuruyor bizi...

Filmin öyküsü
Esas oğlanımız diliyle konuşamıyor herkesin konuştuğu dilden seslenemiyor esas kızımıza ve esas kızımız yorulmuş zaten gürültüden gereksiz lakırdıdan, öyle naz niyaz yapmıyor atıyor kendini cesurca aşkın kollarına –halbuki ne ayıp şey değil mi başlıklarda irdelenen ilk günden sevişen terbiyesiz kız olmak- ve önyargılar... Bir kez bile bakmadan eksik olarak yargıladıkları adamın gözlerine esas kızımıza karşı gelenler kendi normal buldukları ilişkilerindeki anormal saçmalıkların acısıyla saldırıyorlar bu ilişkiye. Anne babalar hayatımızın yönetmen koltuğu onların, doğaçlamaya izin vermezler kendi yazdıklarının dışına çıkmamızı istemezler. Canımız yanmasın diye canımızı yakıp korktukları için koruma kisvesiyle hapsetmeye kalkarlar. Aileler ya da arkadaşlar için bir sınavdır bu onların insanlığını ölçmek için bir sınav onların senin gözünün içine ne kadar baktığını ölçmek için bir sınav öyle ya baksalar o korumaya çalıştıkları güzel kızın gözlerine aşkı görecekler ve kim kimi aşktan koruyabilir! Kaldı ki ne gerek var!

Bir eksikliğin yerini başka artılarla tamamlarsın ya; o sessiz dünyanın artılarıyla gülümsüyoruz, gereksiz sözlere ve yalanlara yer olmayan bir ilişki düşünün, her zaman göz göze olmak zorundasınız ilişkinizin devamı için şiir, yazı, dokunuş oluyor diliniz...

İletişim hatalarının sonucudur ya kavgalar pek tabii bu ilişkide de oluyor ama asıl eksiklik sinirine hakim olamamaktır –kendimden de maalesef iyi bilirim-, asıl eksiklik seni istemeyen birine ısrarcı davranmaktır yani anlayışsızlık, bencilliktir, asıl eksiklik kaybettiğin bir sevgilinin ardından pişmanlığa yenik düşmektir, asıl eksiklik anneliğin vesveselerine yenilmektir, asıl eksiklik şuh kahkahalar ve lüzumsuz gevezeliklerle doldurduğun hayatında vizyonunu genişletip farklı bakamamak, kendini eleştirememek, kendini bilememektir...

Filmde öyle çok eksik karakter varken -ki oyunculuklarla tam anlatılmış eksiklikler- onur'un sesinin çıkmıyor oluşu batmıyor bize o öyle güzel bakarken sevdiği kadının gözünün içine...

Türk filmlerinde çok sık rastlanılan bir sıkıntı vardır ki pekçok konu anlatmaya çalışmak ve sonucunda asıl konuyu es geçmek ya da boğmak seyirciyi, bu filmde de pek çok yan konu çıkıyor karşımıza ama hepsi filmin naifliğinde bağırmadan anlatıyor derdini. Çok kısa bir sürede olsa o çileli çağrı merkezi iş ortamını görmüş biri olarak sorunlara karşı örgütlenilmesi, diğer taraftan kürek takımı ve işitme engellilerin toplumsal ve pratik hayattaki sorunları çok güzel parantezlerle verilmiş. Türk filmlerinin olmazsa olmazı mantık hatalarıda vardı ama genel anlatımın güzelliğinin yanında çok takılı kalmadık o hatalarda.

Film bittiğinde yutkunuyoruz; en büyük eksiklik yürekte olandır o tamamlanamaz ama diğer eksiklikler sevgiyle tamamlanabilir diye hissediyoruz ve soruyoruz o soruyu eğer içimiz soğuk değilse vicdanımıza değil mantığımıza kalbimize soruyoruz umarım içi buz tutanlarda vicdanına soracaktır...

Aynı dili konuştuğumuzu sanıp anlaşmayı başaramadığım sevdanın acısını tatmış biri olarak benim cevabım belli ve bir kez daha anlattı bu film bana 'eğer birini istiyorsan hayatında onunla yürümek istiyorsan bahane yoktur, kalbindeki sevgi tam olduğunda tüm eksiklikler tamamlanır'.tabii Arago'nun mısraları da bir gerçek "...sana büyük bir sır söyleyeceğim kapat kapıları / ölmek daha kolaydır sevmekten / bundandır işte benim yaşamaya katlanmam sevgilim..."

Filmden çıktığımızda buz kesmişti hava ama içimizde esiyordu bu sefer lodos, mor ve ötesi çalıyordu zihnimizde...

Eşkiya / Haticet'ül Kübra Farımaz


Sinema günümüzde gelişme göstermektedir. Bundan on yıl önce ile bugünü karşılaştıracak olursak Türk sineması çok daha ileri düzeydedir.
Bu kez de Türk sinemasının dönüm noktası olarak düşünülen Eşkıya filminden bahsetmek istiyorum...

Usta eleştirmenler bu filmi bir dönüm noktası olarak düşünmekte haksız değillerdir. Çünkü film o dönem içerisinde Türk sinemasına öyle bir yön verir ki tabiri caiz ise su aşağı doğru akarken bu yapıt ile yukarı doğru akmaya başlar. Özellikle bu durumu günümüz koşulları içinde değerlendirirsek çok daha iyi anlayabiliriz.

Eşkıya filmi bir aşk filmidir. Bir dönemin gerçekleri içerisinde varlığını canlandırarak yaşatılmaya çalışılan bir aşk filmidir. Filmde zor bir
dünya anlatılmaktadır. Doğu'nun asıl gerçeği işte bu film ile gerçek olarak ortaya konulur. Bu film bir Doğu ve Batı gerçeğidir. Aslında ana tema aşk uğruna verilen mücadele olmasına rağmen, yönetmen döneme öyle bir ışık tutar ki çok küçük sahnelerden hayat gerçeklerine uzanır kareler... Doğu insanının mecburiyetini anlatır. Batı' nın o dönemde yaşadığı hayat ile yine o dönemde Doğu'nun yaşadığı hayat filmde öyle işlenir ki aynı anda yaşanan zamanın aslında en az 50 yıllık bir zaman farkı gösterdiği çok açık bir biçimde yansıtılır. Doğu insanının topraklarından kopuşları ve geçmişten gelen töre gerçeği alttan alta işlenir...

Hayat zorunluluklardan ibarettir Eşkıya filminde... Aslında en yakın arkadaşını hapse attıran karakterin çok da geçerli sayılabilecek nedenleri vardır. Bu nedenlerin başında ise, böylesine muhafazakar, kendi içinde bir toplumda aynı kıza aşık olmaları gelir. Birbirine tutunarak yaşayan bir toplumun bile bir takım gerçekler karşısında nasıl çözüldüğüne vurgu yapar. Usta oyuncu Şener Şen ise Eşkıya filminde tam anlamıyla oyunculuğunun doruklarında bir performans sergilemektedir... Şener Şen'in canlandırdığı karakter, tam anlamıyla bir toplum sevdalısıdır. Cesur bir Türk erkeği ve yeri geldiğinde şefkatli bir ağadır. Sadık ve dürüst bir toplum gerçekçisidir. En önemlisi ise film en büyük affedicisidir... Ask uğruna ölümü göze alır. Dürüst bir insandır. Dürüstlük ile kaybedilenlerin de gün gelip kazanılan olduğunu çok iyi fark ettirir. Hayatta onun için çok az gerçek vardır ve bunların en önemlisi ise kefedir..

İzlenmeli mi, evet, izlenmeli... Hem Türk sinemasının bundan on yıl öncesini görebilmek hem de filmin gerçek zemininin farkına varabilmekle için, hayata farklı bir pencereden bakabilmek için... Bir tarihçi olarak geçmişi bilmenin ve geçmişten yararlanmanın günün idrarını kolaylaştıracağına inanıyorum. Anadolu gerçekleri ile yoğrulmuş bir aşk filmi ve Şener Şen' in usta oyunculuğu ie Eşkıya arşivimizde muhafaza etmemiz gereken değerli bir eser...

Maya Kehaneti: 2012 - Veysel Tunç


2012, şu dünyanın sonunun olacağı ve insanların tümüyle yok olacağına inanılan yıl.

Birçok insan bu söylentiler yüzünden tedirgin. Gerçekten insanların hayatı sona mı erecek? Bu elbette 2012 yılına kadar bir soru işareti olarak kalacaktır. Ama gerçek şu ki insan hayatının bir gün elbet sona ereceğidir.

Yazının Devamı İçin Tıklayın