Yeşil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yeşil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Dünyanın Durumu Sürdürülebilir Refaha Doğru


Sürdürülebilir Refaha Doğru”, yaşadığımız yüzyılda kendi türümüzün sonunu hazırlamakta olduğumuza dair “felaket tellallığı” yapmıyor, aksine gelecekte adil ve sürdürülebilir bir yaşamın mümkün olduğuna dair kanıt ve yöntemler sunarak her şeye rağmen umudun varolduğuna işaret ediyor. Worldwatch Enstitüsü tarafından her yıl yayınlanan Dünyanın Durumu 2012’yi önceki kitaplardan ayıran en önemli fark, geçmiş yıllardaki gibi olaya ya da duruma değil çözüme mercek tutması. Çözüm odaklı bu yaklaşım ile bizleri sürdürülebilir yaşama daha da yakınlaştırıyor.

Gelecek yüzyıllarda dünya genelinde sürdürülebilecek ortak refaha yönelik ilgiyi ve yeni fikirleri geliştirmek üzere oluşturulabilecek geniş kapsamlı projelere merkez noktası oluşturmayı hedefleyen Dünyanın Durumu 2012, “Yeşil Ekonominin Herkesin İşine Yaramasını Sağlamak”, “Fazla Gelişmiş Ülkelerde Küçülmenin Yolu”, “9 Milyardan Önce Durmaya Yönelik Dokuz Nüfus Stratejisi”, “İklim Sıkıntısı Yaşayan Bir Dünyada Gıda Güvencesi ve Eşitliği”, “Biyolojik Çeşitlilik: Altıncı Toplu Tükenişle Mücadele” gibi başlıklarda özetlenen toplam 17 bölümde, sürdürülebilir refaha giden yolları anlatıyor. “Dünyanın Durumu 2012: Sürdürülebilir Refaha Doğru”, bakış açısını zenginleştirmek isteyen ve umudu arayan okuyucular için kitapçılarda…


EDİTÖRE NOTLAR

DÜNYANIN DURUMU 2012: SÜRDÜRÜLEBİLİR REFAHA DOĞRU

1.BÖLÜM : Yeşil Ekonominin Herkesin İşine Yaramasını Sağlamak

Ekonomik sistemin doğasının ve gerekçesinin temelden değişmesi şart. Odak noktası her ne pahasına olursa olsun ekonomiyi büyütmek değil, ekolojik yenilenmeye izin veren ve maddeciliğe kapılmadan insan refahını sağlamaya imkan tanıyan bir ekonomi oluşturmak olmalı.

2.BÖLÜM : Fazla Gelişmiş Ülkelerde Küçülmenin Yolu

7 milyar kişinin yaşadığı bir gezegende ekolojik açıdan sürdürülebilir bir gelir yılda kişi başı 5000 ABD doları civarında ve bu rakam, batıdaki mevcut yoksulluk düzeyi anlayışının çok çok altında.

3.BÖLÜM : Kapsayıcı ve Sürdürülebilir Kentsel Kalkınma için Planlama

İklim değişikliğinin özellikle çevresel risklerin akut hale geldiği gecekondu bölgelerine yönelik tehditleri konusunda son dönemde farkındalığın artması, çevresel açıdan sürdürülebilir kentsel bölgeler oluşturmanın önemini kanıtladı.Gecekondulardaki kent yoksulları son derece büyük bir mahrumiyet içindeler. Bunlara rağmen kent yoksulluğu yayılıyor ve çoğalıyor. BM-HABİTAT’a göre, gecekondularda yaklaşık 828 milyon insan yaşıyor. Bu 2000 yılındna bu yana 61 milyonluk artış anlamına geliyor.

4.BÖLÜM : Sürdürülebilir Ulaşıma Doğru

Fosil yakıt sübvansiyonlarını aşama aşama ortadan kaldırmak, 2020’ye kadar küresel enerji talebini yüze 4.1, karbondioksit salımlarını da yüzde 4,7 azaltacaktır.

5.BÖLÜM : Yaşanabilir, Adil, Sürdürülebilir Kentler Yaratan Bilgi ve İletişim Teknolojileri

Singapur, trafik tıkanıklığını çözmek için cep telefonu verilerini kullanarak trafik haritası çıkarıyor ve sıkışıklığı azaltmak üzere alternatif rotalar çiziyor. Lagos’ta bir yazılım geliştirici, akıllı telefonla tehlikeli görünen bir binanın koordinatlarını kaydederek yerel yönetime bildirilmesini sağlayan bir uygulama yarattı. Hatta Hindistan’da kar amacı gütmeyen bir örgütün kanıtladığı gibi kısa mesaj teknolojisi bile kentsel yaşamı geliştirmekte rol oynayabiliyor.

6.BÖLÜM : ABD’deki Sürdürülebilir Kentsel Kalkınmayı Ölçmek

Dünyada eksik olan (ama yakın zamanda bulunması umulan) şey, sürdürülebilir kentsel kalkınma konusunda ilerleme kaydetmeyi sağlayacak ‘ulusal bir standart’ oluşturmak.

7.BÖLÜM : Şirketi Yeniden Keşfetmek

9 milyar insanın, şirketlerin amaç ve tasarımlarında sistemli bir değişiklik olmadan, sürdürülebilir şekilde yaşayabilecekleri bir gelecek hayal etmek zor, hatta imkansızdır.

8.BÖLÜM: Sürdürülebilirlik Yönetişimi için Yeni Bir Küresel Yapı

Gezegenimizdeki ortak geleceğimizi tartışmak için Rio Dünya Zirvesi’nde (1992) toplam 172 ülkenin yöneticileri bir araya geldi. O zamandan bu yana dünya daha da fazla küreselleşti, kentleşti ve birbirine bağlandı. Çeşitli ülkeler orta gelirli ülke grubuna geçince jeopolitik güç dengeleri değişti. Mal ve hizmet, sermaye ve teknoloji, bilgi ve emek akışı küresel nüfusun giderek artmasını teşvik etti.

9.BÖLÜM: 9 Milyardan Önce Durmaya Yönelik Dokuz Nüfus Stratejisi

Dünyadaki ölüm oranlarında artış olmadan, sadece doğum oranlarını düşürerek bu yüzyılın ortalarında nüfusun 8 milyar kişiyle tepe noktaya ulaşması imkansız değil. Bu gerçekleşirse, gerçek anlamda refah getiren ve sürdürülebilir bir küresel toplum daha önce hiç olmadığı kadar yakınımızda olabilir.

10.BÖLÜM: Açık Yeşil Binalardan Sürdürülebilir Binalara

Tek başına hiçbir politika açık yeşil binaları sürdürülebilir binalara dönüştüremez. Sürdürülebilirliği ana akım haline getirmek için öncelikle hedef belirlemek ve ön tasarımları yapmak; ardından da bakım ve performans takibine kadar her aşamada bunlara uymak gerekir.

11.BÖLÜM: Daha Sürdürülebilir Tüketimle İlgili Kamu Politikaları

Sadece 2008 yılında dünya genelinde 68 milyon taşıt, 85 milyon buzdolabı, 297 milyon bilgisayar ve 1,2 milyar cep telefonu satıldı; tüketici sınıfa katılan bireylerin sayısı arttıkça bu rakamlar da büyüyecek.

12. BÖLÜM: Brezilya’da İş Dünyasını Harekete Geçirmek ve Sonrası

İlk Rio Konferansı’ndan yirmi yıl sonra dünya büyük ölçüde değişti. Nüfus yüzde 28 artarken küresel ekonomi yüzde 75 büyüdü ve kürenin sistemleri her zamankinden fazla zorlandı.

13.BÖLÜM: Sürdürülebilir Bir Gelecek Oluşturmak

Küçük ölçekli gıda üretiminde yatırım sayısı ve kalitesini arttırmaya, yatırımlara toplumsal cinsiyet açısından da bakmaya, tarıma daha agro-ekolojik (tarımsal ekolojik) yaklaşımın bilinçli bir şekilde yerleştirilmesine ek olarak erişim sorunlarını da ele almaya odaklanırsak, bir yandan gıda güvencesi sağlayıp diğer yandan yerkürenin sistemlerini sürdüren ve ekosistem çeşitliliğini koruyan bir gıda sistemini gerçekte de yaratabiliriz.

14.BÖLÜM: İklim Sıkıntısı Yaşayan Bir Dünyada Gıda Güvencesi ve Eşitliği

Ormansızlaşmanın durdurulması, yeşil teknolojilerin yaygınlaştırılması, yeşil ekonomilerin güçlendirilmesi, daha yoksul ülkelerin küresel ısınmaya uyum süreçlerine maddi kaynak sağlanması konularındaki her türlü anlaşma da dâhil olmak üzere bütün sürdürülebilir kalkınma ve iklim politikalarında gıda ve tarım üretiminin merkez nokta olarak alınması gerektiği giderek daha iyi anlaşılıyor. Bu alanlarda hayvansal üretimi görmezden gelmeye devam etmek, sürdürülebilir, adil, etkili, insani ve iklime uyumlu bir gıda sistemi yaratma konusunda çok önemli bir fırsatın kaybedilmesi anlamına gelecektir.

15.BÖLÜM: Biyolojik Çeşitlilik: Altıncı Toplu Tükenişle Mücadele

Dünyanın ortak biyolojik servetini korumak için çok sayıda somut önlemin alınması gerekecek. Aynı zamanda insanların doğal kaynakları tüketme biçimlerinde de bazı köklü değişikler olmalı. Siyasetçiler dimdik durup bir yandan doğayı ve biyolojik çeşitliliği korurken diğer yandan da sürdürülebilir refah için kıvılcımı yakacak gerçek kararlar alabilmeli. Haziran 2012’de yapılacak Rio+20 Konferansı, dünyanın her yerindeki siyasi liderlerin bir araya gelerek, yeşil ekonomi ve sürdürülebilir kalkınmayla ilgili iyi niyetli sözlerin refahı sürdürecek ve gezegenimizi kurtaracak bazı gerçek önlemlere dönüşmesi için gerekli adımları atmaları açısından harika bir fırsat.

16.BÖLÜM: Sürdürülebilir Refah için Ekosistem Hizmetleri

Ekosistem hizmetlerinin küresel değerini tahmin etmeye yönelik ilk çalışmalardan biri, “Dünya Ekosistem Hizmetlerinin ve Doğal Sermayenin Değeri” başlığıyla, 1997 yılında Nature dergisinde yayımlandı. Araştırmacılar, 16 farklı biyom için (belli bir doğal ortam ve iklimdeki bitki ve hayvan topluluğu) için 17 ekosistem hizmetinin değerini yıllık 16-54 trilyon ABD doları, ortalamada ise yıllık 33 trilyon ABD doları olarak tahmin ettiler (o dönemdeki yıllık küresel GSYH’den fazla).

17.BÖLÜM: Yerel Yönetimleri Doğru Yola Sevketmek

Küresel iklim değişikliği, su sıkıntısı, doğal kaynakların bozulması tehditlerini hafifletmek ve engelleyebilmek için yönetimlerin ve sivil toplumun özellikle yerel olmak üzere her düzeyde kaçınılmaz ödünler vermeleri gerekiyor. Çevresel sürdürülebilirlik için insanların güçlü kurumlara ve işbirliği içinde çalışmaya gereksinimi var. Çevresel sürdürülebilirliğin aslında siyasi açıdan sürdürülebilir, ekonomik ve toplumsal açıdan da adil olmasını sağlamak için kararların şeffaf, demokratik yollarla alınması gerekiyor.

Bakınız: http://www.tema.org.tr/web_14966-2_1/entitialfocus.aspx?primary_id=778&target=categorial1&type=2&detail=single

Greenpeace 40 Yaşında

Ta en başından beri, Greenpeace gezegenimiz için varoldu. Bu öyle bir gezegen ki, insanoğluna sonsuz kaynaklar sunabildi her zaman... Sonu gelmez sanıp da tüketmeye başladığımızda, alarm seslerini duymaya başladık. Değişikliğe, yenilenmeye ve gerçek çözümlere ihtiyaç olduğu apaçık ortada...
Greenpeace'in kurucuları, Jim Bohlen, Paul Cote, Irving Stowe; 1971
Greenpeace, çevresel sorunlara odaklanmış ve sorunların nedenlerini kökten çözümlemeyi amaçlamış, bağımsız bir organizasyon. Küresel çapta çevre sorunlarıyla ilgilenen Greenpeace aynı zamanda barışın da simgesi.

Enerji [D]evrimi gerekiyor; En önemli tehdit unsuru sayılan iklim değişikliğine karşı gezegenimizi korumalıyız. Bunun için de doğru adres Enerji Devrimi...
Okyanuslarımız tehlikede; Deniz rezervlerini korumalıyız. Bunun için de, zararlı ve yıkıcı balıkçılık endüstrisiyle mücadele etmeliyiz...
Gezegenimizin kökleri ormanları korumalıyız; Tabii ki, bitkileri, hayvanları ve insanları da...
Barış için çalışıyoruz; Gezegenimiz nükleer silahları hak etmiyor. Onun saf düzeni, silahların karamsarlığıyla ve kirliliğiyle uyum sağlayamıyor.
Zehirli atıkların olmadığı bir gelecek tasarlıyoruz; Sanayi ürünleri için daha güvenli üretim alternatifleri var.
Sürdürülebilir tarımcılık için kampanyalar yapıyoruz; Genetiği değiştirilmiş organizmalara karşıyız. Biyolojik çeşitliliği koruyoruz ve bunun toplumsal bir sorumluluk olması gerektiğini savunuyoruz.
Greenpeace, Avrupa'da, Amerika'da, Asya'da, Afrika'da ve Pasifik'te olmak üzere, tam 40 ülkedevarlığını sürdürüyor. Bağımsızlık ilkesi gereği, hükümetlerden veya şirketlerden bağış kabul etmiyor. Yalnızca, bireylerden destek alıyor.
Greenpeace, çevresel tahribata karşı kampanya yapmaya 1971'de başladı. Birkaç gönüllü ve gazeteci, küçük bir botla Alaska'ya doğru yola çıktılar. Çünkü Hükümet, o alanlarda nükleer test yapıyordu. O zamanlarda başlayan 'şiddetsizlik' ve 'tanıklık etme' ilkeleri, şimdilerde, temel geleneklerimizden...
Çevresel suçları ortaya çıkarmak için buradayız. Geleceğimiz ve çevresel haklar ihlal edildiğinde, hükümetlere ve şirketlere karşı meydan okuyoruz.
Herşeyi açıklıkla ifşa ediyoruz, toplumda çevresel suçlara karşı bilinç oluşturuyoruz. Araştırıyoruz, açıklığa kavuşturuyoruz... Toplumsal çevre bilincini yükseltmek için şiddetsizlik yolunu seçerek amaçlarımız doğrultusunda ilerliyoruz.
Ve inanıyoruz ki gezegenimizin geleceğini korumak için verilen mücadele bizimle ilgili değil. Sizinle ilgili... Greenpeace dünyanın her yerinden 2.8 milyon destekçisi için konuşuyor ve her gün milyonlarca fazla insanı da eyleme geçmeye teşvik ediyor.

Greenpeace gemisi 1971'de Kanada'dayken...
Bayrak gemimiz Rainbow Warrior (Gökkuşağı Savaşçısı) adını Kuzey Amerika yerlilerinin bir efsanesinden alıyor. Efsanede, insanlığın açgözlülüğünün Dünya'yı hasta ettiği bir zamandan bahsediliyor. Hikayeye göre, bu zaman geldiğinde Gökkuşağının Savaşçıları denilen bir kabile ayaklanıp, Dünya'yı savunacak.
Şimdiye kadar yaptığımız en uzun pankartlardan biri özetliyordu; 'Son ağaç kesildiğinde, son ırmak zehirlendiğinde, son balık öldüğünde paranın yenmediğini anlayacağız.'


Büyük Anadolu Yürüyüşüne Çağrı

Biz, Anadolu insanları Nisan 2011’de köylerimiz, kasabalarımız ve şehirlerimizden çıkarak Ankara’ya yürümeye karar verdik.

Çünkü binlerce yıldır insan uygarlığının beşiği olan Anadolu, bugün eşi görülmemiş bir yıkımla karşı karşıya.Ancak dünya, bu büyük yıkımın farkında değil.

Son on yıl içinde tüm sularımız enerji şirketlerinin eline geçti. Üzerlerine binlerce HES ve baraj kuruluyor. Dağlarımız maden şirketleri tarafından parsellendi, delik deşik ediliyor. Yaşamımız, nükleer ve termik santrallerle tehlike altında. Feryadımızı duyan yok. Binlerce yıldır ekip biçtiğimiz tohumlar, yok olmaya başladı. Ormanlarımız, parça parça kesiliyor.

Bu yıkım sonucunda, tüm insanlığın ortak mirası, dünyanın en eski yerleşim yerleri sular altında kalıyor. Sayısız hayvan ve bitki türünün nesli tükeniyor.

İnsanımız, doğduğu bereketli topraklarda artık doyamıyor. Köyünü, ata toprağını terk ediyor. Binlerce insan şehirlere göç ediyor ve kadim Anadolu kültürleri birer birer yok oluyor. Hızla kalabalıklaşan şehirlerimizde yaşamak her geçen gün daha da zorlaşıyor, maddi ve manevi bedeli artıyor.

Yalnızca bir avuç insanın menfaatini gözeten bu düzen, doğayı, insanları ve kültürümüzü hiçe sayarak Anadolu’nun dört bir yanını işgal etmeye devam ediyor.

Bu toprakları yönetenler, bu yıkıma karşı çıkanların çığlığına kulak tıkıyor ve yıkımı daha da çoğaltıyor. Anlıyoruz ki, onların gözünde artık köklerimizin hiçbir değeri yok.

Bu nedenle biz, Anadolu insanları, Anadolu’yu yaşatmak için kendi halk irademizi kullanmaya karar verdik. Birleşiyoruz!

Biliyoruz ki, her şeyimizi kaybettiğimizde, çalışıp yeniden ayağa kalkabiliriz. Ancak doğamızı kaybettiğimizde asla!

Vicdan sahibi herkesle buluşarak yedi ayrı koldan, 40 gün 40 gece Anadolu’yu arşınlıyoruz ve nehirler gibi akarak Ankara’ya yürüyoruz. Geçmişe olan saygımız ve çocuklarımızın geleceği için, doğanın hakları ve yaşam hakkımız için yürüyoruz.

Suyumuzu, doğamızı, köklerimizi ve Anadolu’yu geri alana kadar, dönmüyoruz.

Hiçbir dil, din, ırk ve siyasi görüş ayrımı gözetmeden, tüm Anadolu insanlarını ve dünya insanlığını bu yürüyüşe katılmaya davet ediyoruz.

Anadolu’yu vermeyeceğiz!

Yürüyüşe katılmak için lütfen alttaki eposta adresine bilgi veriniz.

Eposta: anadoluyuvermeyecegiz@gmail.com
www.anadoluyuvermeyecegiz.net
www.twitter.com/vermeyoz
www.facebook.com/anadoluyuvermeyecegiz
Kaynak: http://www.facebook.com/notes/anadoluyu-vermeyece%C4%9Fiz/b%C3%9Cy%C3%9Ck-anadolu-y%C3%9Cr%C3%9Cy%C3%9C%C5%9E%C3%9Cne-%C3%87a%C4%9Eri/168446413206969?refid=7

Büyük Anadolu Yürüyüşü MANİFESTO

Gezegenimiz, üzerinde yaşayan tüm canlılarla birlikte tarihte görülmemiş bir yıkımla karşı karşıya. 

İnsanoğlunun aşırı tüketime dayalı bugünkü yaşam şekli nedeniyle ortaya çıkan doğa yıkımı, geri dönüşü olmayan bir noktaya doğru hızla ilerliyor. Her on üç dakikada bir, yeryüzünde bir canlı türü daha yok oluyor.

Günümüz insanı, varolmanın yegâne yolunu ihtiyacının fazlasını üretmek ve tüketmek olarak görüyor. Bu anlayış, doğa üzerinde egemenlik mantığını temel alan sonu gelmeyen bir kâr hırsıyla tüm yaşam kaynaklarımızı metaya dönüştürüyor. 

Sınırsız tüketime dayalı bu sistemin Türkiye’deki yansıması, çok daha korkunç bir tablo olarak karşımıza çıkmaktadır: 

Son elli yılda yok edilen sulakalanlarımızın büyüklüğü Marmara Denizi’nin büyüklüğünü geçti. Yani 60’lı yıllardan bu yana sulak alanlarımızın %40’ını kaybettik.

Dağlarımız, son on yılda verilen 40 binden fazla maden ruhsatıyla maden şirketlerine tahsis edildi.

2B yasası tasarısı ile ormanlarımızın satışı için düğmeye basıldı.

Yakın zamana dek kendi kendine yetebilen nadir toplumlardan biriyken, yanlış tarım politikaları nedeniyle yediğimiz ekmeğin buğdayını bile ithal eder hale geldik. 

Yanlış tarım politikları sonucunda doğduğu topraklarda doyamaz hale getirilen köylü nüfusun kırsal alanlardan şehre göç etmesiyle insansızlaşan topraklarımız, GDO’lu tohumlara ve rant peşindeki büyük tarım şirketlerine terk edildi. 

Bugüne kadar kanunları eğip bükerek el konulmaya çalışılan kıyılarımız, yaylalarımız, ormanlarımız; hazırlanan yeni kanunlarla satışa çıkarılıyor. 

Toprağımıza ektiğimiz tohumdan çocuklarımıza yedirdiğimiz mamaya, enerji üreten santrallerde kullanılan makinelerden üzerimize giydiğimiz kıyafetlere kadar hemen her ürünü ithal ettiğimiz unutulup; enerjide dışa bağımlılığı giderme adı altında bütün akarsularımız ve vadilerimiz yağmalanıyor. 

Anadolu derelerinin tamamına yakını üstüne hidroelektrik santral yapılması amacıyla şirketlere satıldı. Sayısı 2000’in üzerinde olan bu santraller hayata geçirildiği taktirde Anadolu’da akan tüm dereler, borular ya da tünellere hapsedilmiş olacak. 

Sayıları her geçen gün artan termik santrallere bir de nükleer santral projeleri eklendi. Artık çocuklarımızın geleceği de ipotek altında. 

Kendi imkânlarımızla ürettiğimiz son ürünlerle birlikte, bu ürünleri üretenlerin kültürü ve geleneksel yaşam biçimi de yok ediliyor. 

Artık bir seçim yapmak zorundayız: 

Ya sınır tanımayan tüketim alışkanlıklarımızı sürdürerek, doğayla birlikte kendimizi de yok edeceğiz ya da onunla uyumlu bir yaşamı seçeceğiz. 

Doğanın varoluşuna, binlerce yıldır bu topraklarda yaşamış olan uygarlıklara, ait olduğumuz topluma ve gelecek nesillere karşı duyduğumuz vicdani sorumluluğun gereği olarak, biz ikincisini seçiyoruz. 

Doğası ve yaşam alanlarıyla birlikte, yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan bizler şu gerçeklerin altını çiziyoruz:

• Doğa kendi başına vardır ve insan onun sadece bir parçasıdır.

• Varoluşumuzun yegane kaynağı olan doğanın ‘çevre’ adıyla yaşamımızın dışına çıkartılıp ötekileştirilmesi kabul edilemez. 

• Doğa canlı bir varlıktır. İnsanlar, şirketler veya devletler doğanın sahibi olamaz, doğanın kadim dengesini ve işleyişini bozacak herhangi bir tasarrufta bulunamaz. 

• Doğa üzerinde herhangi bir mülkiyet hakkı iddia edilemez. İnsan doğa içinde yaşayan her canlı gibi geçicidir. Kendinden sonraki nesillerin ve diğer canlıların da içinde yaşayacağı doğaanayı; onun dağlarını, ormanlarını, kıyılarını, derelerini, göllerini sahiplenmesi veya özelleştirmesi, bir mal gibi alıp satması asla kabul edilemez. 

• Temiz ve sağlıklı doğa ve bunun birinci şartı olarak su, tüm canlıların doğuştan gelen en temel hakkıdır. Bu hakkı ihlal edebilecek hiçbir kanun ve uygulama kabul edilemez. 

• Tek başına hiçbir canlının ihtiyacı, doğanın tahrip edilmesinin nedeni olamaz. ‘Sürdürülebilir kalkınma’, ‘koruma kullanma dengesi’, ‘üstün kamu yararı‘ gibi kavramlar doğanın sömürülmesi için gerekçe gösterilemez. 

Bu ilkeler doğrultusunda, aşağıda sıraladığımız adımların gerçekleşmesi için harekete geçiyoruz: 

1. Doğayı bir meta olarak gören kalkınma modeli terk edilmeli, ‘doğaanamızın yaşama hakkı’ anayasal güvence altına alınmalıdır. 

2. ‘Her insan doğduğu yerde doyabilmeli’ ilkesinden yola çıkarak, kırsalda yaşayan insanların büyük kentlere göçünü engelleyecek ve geleneksel yaşam biçimlerimizi destekleyecek düzenlemeler hayata geçirilmelidir. 

3. Kırsal yaşamımızı, kültürel mirasımızı ve biyolojik çeşitliliğimizi tehdit eden, kâr hırsıyla hazırlanmış hidroelektrik santral (HES) ve baraj projelerinin tamamı durdurulmalıdır. Bugüne kadar yapılmış uygulamaların doğal alanlarımız üzerinde yarattığı yıkımı giderecek çalışmalar acilen başlatılmalıdır.

4. Ormanlarımızın yok olmasının önünü açacak 2B yasal düzenlemeleri derhal geri çekilmeli, ormanların özelleştirilmesine dair hazırlıklar durdurulmalıdır. 

5. Ne koruma alanlarını, ne tarım alanlarını ne de canlı yaşamını dikkate alan madencilik faaliyetleri durdurulmalı, bu faaliyetlerin ekosistem üzerindeki etkisi göz ardı edilerek verilmiş tüm maden ruhsatları iptal edilmelidir.

6. Toprakların verimsizleşmesine, temel geçim kaynağı tarım olan köylünün yoksullaşmasına ve su kaynaklarının aşırı kullanımına neden olan yanlış tarım politikaları terk edilmeli; tüm tarımsal faaliyetlerde doğanın dengesini gözetilmeli ve doğru yerde doğru ürün ilkesi benimsenmelidir. 

7. Tüm canlı yaşamını tehdit eden hibrit tohumların, GDO’lu ürünlerin ve üretimde kullanılan her türlü kimyasal maddenin kullanımı durdurulmalıdır.

8. Bizden önce bu topraklarda yaşamış onlarca uygarlıktan günümüze miras kalan Hasankeyf gibi nice kültürel zenginliğimizi tehdit eden projeler ve uygulamalar derhal durdurulmalıdır. Sadece bize değil tüm insanlığa ait bu değerler itinayla korunmalı, gelecek kuşaklara en iyi şekilde aktarılması için gerekli çalışmalar acilen başlatılmalıdır. 

9. Sosyal ve ekolojik maliyeti gözardı edilerek planlanan ve şehirlere daha büyük göç dalgalarının gelmesine yol açacak otoyol, köprü ve konut projeleri durdurulmalı, karbon salınımını azaltacak demiryolu ulaşımı geliştirilmeli ve yaygınlaştırmalıdır.

10. Var olanlara her geçen gün bir yenisi eklenen, doğaya verdikleri zarar tartışılmaz termik santraller ve nükleer santral yatırımları derhal durdurulmalıdır. 

11. Çevre ve Orman Bakanlığı’nın izniyle, doğayı yok eden şirketler tarafından finanse edilen özel firmalar tarafından hazırlanan ÇED raporları ve buna izin veren ÇED Yönetmeliği derhal iptal edilmelidir. Doğanın hassas dengesi, kamuoyu vicdanı, sivil toplum kuruluşları ve yerel halkın kanaatinin dikkate alınmadığı hiçbir projeye onay verilmemelidir. 

12. Tüm koruma alanlarını ticari yatırımlara açan Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanun Tasarısı geri çekilmeli, Yenilenebilir Enerji Kanunu derhal iptal edilmelidir. Varolan koruma alanlarının statüleri güçlendirilmeli; biyolojik çeşitliliği korumak için önemli doğa alanlarına hızla koruma statüsü kazandırılmalıdır. 

13. Özel şirketlerin ve kamu kurumlarının doğayı katletmesinin önünü açan ‘kirleten öder’ mantığı ve uygulaması terk edilmeli, doğaya zarar verenlerin ağır cezalara çarptırılmasını öngören yasal düzenlemeler hayata geçirilmelidir. 

14. Yaptığı yatırımlarla doğanın dengesine müdahale eden icracı bir kuruluş niteliğindeki Devlet Su İşleri (DSİ) ile doğayı korumakla yükümlü Çevre ve Orman Bakanlığı’nı aynı çatı altında birleştiren yapı derhal değiştirilmelidir. Çevre ve Orman Bakanlığı, şirketlerin çıkarlarını savunmak yerine; asli görevi olan, doğayı koruma görevini yerine getirmelidir.

Kendini doğa ananın sahibi değil bir parçası olarak gören bizler :

İçinde varolduğumuz doğayı ve onun hassas dengesini tehdit eden, yukarıda sıraladığımız ilkeleri ve talepleri karşılamayan, ulusal veya uluslararası yasa, sözleşme, antlaşma ve bunların uygulamalarının tümünü reddediyoruz. 

Yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan doğamızın kadim dengesini, sağlıklı ve mutlu bir yaşamın birinci şartı olarak görüyoruz.

Varolan idari sistemin, taleplerimizi karşılayacağına dair inancımız kalmadığından; halk olarak bu gidişe dur diyor, parçası olduğumuz doğaanamızın haklarıyla birlikte kendi yaşam hakkımızı savunmak için ayağa kalkıyoruz;

Nisan 2011 itibariyle vadilerden, köylerden, kasabalardan, şehirlerden yola çıkıyor, Türkiye’nin dört bir yanından 40 gün 40 gece yol alacak kervanlar halinde Ankara’ya yürüyoruz. Ve taleplerimiz yerine getirilene kadar geri dönmüyoruz. 

Doğanın hassas dengesini korumanın, insan olarak vicdani sorumluluğumuz olduğunu düşününen herkesi bu hareketi desteklemeye çağırıyoruz. 

ANADOLU’YU VERMEYECEĞİZ !!!

Çernobil

Çernobil, Belarus sınırına yakın, Ukrayna'nın kuzeyinde Kiev iline bağlı şehir. 1986'da Çernobil reaktör kazası nedeni ile boşaltılmıştr.

varbak.com - Ölümün Adı: Çernobil
Ölümün Adı: Çernobil


1997'de Rusya'nın Mir Uzay İstasyonundan alınan Çernobil görüntüsü.


Ölümün Adı: Çernobil





Annya 1990, yılında Valentina ve Vachlav Pesenko’nun kızı olarak 1986 Çernobil felaketi yüzünden ciddi derecede kirlenmiş Zakopytye köyünde dünyaya geldi. Dört yaşında ortaya çıkan kanserli bir beyin tümörü Anya’nın çocukluğunu bitirip acı ve hastalık dolu bir hayata başlamasına neden oldu. Şimdi 19 yaşında ve yatağa bağlı olan Annya, hayatını hastanede yatıp çıkarak, tümör ve yaşam destekleri arasında geçirdi. Her gece her 15 dakikada bir, acıyı ve yatak yaralarını önlemek için yatağında çevrilmek zorunda.


Çernobil felaketinin üzerinden 20 yıl geçmiş olmasına rağmen Annya ve anne-babası hergün, Çernobil’in onlara bıraktığı zalim mirasla savaşıyor. Radyasyonla kirlenen ve yaşanamaz hale gelen köyleri Zakopytye, yıllar önce yerle bir edilmiş ve yakılmış. Şu anda yaşadıkları Gomel bölgesi ise sosyal olarak gelişmemiş, burada iş bulmak çok zor.

Annya’nınki sadece bir tek gerçek hayat öyküsü. Ukrayna, Rusya, Belarus ve ötesinde, yüzbinlerce insan, 1986’nın sakin bir bahar akşamında meydana gelen nükleer bir felaket yüzünden normal bir hayat yaşama şanslarını kaybettiler. Daha binlerce öykü, binlerce sertifika var. Binlerce hayat sonsuza dek geri dönülemez biçimde yaralandı.

Nükleer enerji doğası gereği tehlikelidir. Bugün, çok şükür, aynı zamanda gereksiz de. Enerji ihtiyaçlarımız güvenli ve etkili yenilenebilir enerji teknolojileriyle karşılanabilir. O halde, neden pekçok politikacı, dünyanın bütün enerjisini karşılayabilecek güvenli ve sürdürülebilir enerji kaynakları dururken ona en az ihtiyacımız olan zamanda nükleer gücün satıcılığını yapmaya çalışıyor?

Ve neden Birleşmiş Milletler, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) yoluyla, yayılmalarını durdurmak için görevlendirildiği atom bombalarına hammadde sağlayan nükleer teknolojiyi teşvik etmeye devam ediyor. Sizin vergilerinizle finanse edilen Ajans’ın görevi, nükleer sanayinin kârını mı arttırmaktır? UAEA’dan özel bir sanayinin kârlarına değil de, sadece Birleşmiş Milletler’in değer ve ilkelerine –barış, güvenlik ve insan hakları- odaklanmasını istemeye hakkımız yok mu?

Bir anlamda Annya ne yazık ki sadece bir rakam. Çernobil’in harap edici kötü etkilerini yaşayan yüzbinlerce insandan biri. Annya ve onun gibi binlerce çocuk için, sizin konuşmanız ve Nükleer'e HAYIR, Çernobil’lere HAYIR demeniz gerekir. Siz demezseniz, kim diyecek?

Avrupa Son 30 yılın En Büyük Felaketiyle Karşı Karşıya

Macaristan'daki bir fabrikadan yayılan toksik atık Avrupa'yı tehdit ediyor. Bu tür felaketler yaşanmaması için, Türkiye de dahil hükümetler, acilen "atık depolama alanları ne durumda, ne kadar emniyetli ve bu atıklar ne yapılıyor?" sorularına cevap vermeli.
Greenpeace Akdeniz, Macaristan'da bir aluminyum fabrikasının atık havuzundan sızan ve ağır metaller içeren "kızıl çamur"un Avrupa'da yayılması nedeniyle endişe duyuyor. Greenpeace, felaketin ardından, bölgeye bir ekip göndererek, toprak ve sudan örnekler aldı. Bu örnekler iki bağımsız laboratuvara gönderilerek incelendi.
Greenpeace'in aldığı ilk örneklerde çeşitli seviyelerde krom, civa ve arsenik bulundu. Bu tip ağır metallerin havaya, suya ve toprağa karışması tüm canlılar için çok ciddi tehlike oluşturuyor. Toksik maddelerin etkileri uzun yıllar devam ediyor.
Greenpeace'in yaptırdığı analizde şu değerler ortaya çıktı: 110 mg/kg arsenik, 1,3 mg/kg cıva ve 660 mg/kg krom. Kolontar'daki küçük bir kanaldan alınan suda yapılan incelemede, litre başına 0,25 miligram arsenik bulundu ki, bu içme suyu limitinin 25 kat üzerinde.
Zehirli madde içeren çamurun Tuna Nehri'ne karışmasının ardından konuyla ilgili Greenpeace Akdeniz Denizler Kampanyası Sorumlusu Banu Dökmecibaşı şunları söylüyor: "Avrupa'daki son 20 hatta, 30 yılın en büyük felaketlerinden biri yaşanıyor. Yetkililerin açıklamaları uzun yıllar bitiki örtüsünün bölgede varolmayacağı ve ekolojik hayatın yok olacağı yönünde. Bu konuda ciddi endişeler var. Aynı zamanda bundan ders alarak Türkiye ile ilgili hemen sorgulanması gereken noktalar var. Bu kırmızı çamurun (Aluminyum üretimi sonucu bir yan ürün olarak ortaya çıkıyor. Başka sanayilerde de kullanılabiliyor ama Macaristan'da sadece depolanıyor) ağır metal içerdiği bilindiği halde, Macar hükümeti kendi analiz sonuçlarını açıklamadığı için yoğunluğunu bilemiyorduk".
Çamurun Tuna Nehri'ne yayılmasını engellemek amacıyla setler çekmeye ve suyu nötralize etmeye çalışıyorlardı ama sadece PH seviyesini düşürebildiler, çamur Tuna'ya karıştı. Şu anda atık barajının duvarlarının tamamen çökme riski tespit edildi. Bu durumda en az 500,000 m3 çamur daha yayılabilir. Bu Tuna'nın zehirlenme riskini çok artıracak. Karadeniz'e ulaşma riski ve etkisini tahmin etmek güç ama elbette ki nehirdeki yaşama etkisi gibi büyük olmayacak.

Ağır metallerin etkisi de ağır

Söz konusu toksik maddeler ağır metal olduğu için canlı bünyesinde yağlı dokularda birikim yapıyor. Yüksek alkalinteye sahip sıvılarla temas, deride yanığa ve gözlerde ciddi hasarlara neden oluyor. Alkalinitesi yüksek sıvıları yutmak, hem yemek borusunun hem de iç organların ciddi olarak zarar görmesine sebep olur. Miktarı az da olsa çok da olsa, hem nehirde hem de ulaşırsa denizde, canlıların yapısında uzun vadede etkisi olacak.
Banu Dökmecibaşı, yapılması gerekenlerle ilgili olarak: "Greenpeace, Macar hükümetine bilgileri paylaşması, mağdurlara tazminat vermesi, şirket hakkında soruşturma yapması ve cezalandırması, acilen yayılımı durdurmak için gerekeni yapması için çağrı yapıyor. Bizim bakanlığımızın yaptığı gibi sadece 'bize birşey olmaz, merak etmeyin'' tarzı yaklaşım, yine Çernobil zamanlarını hatırlatmaktan başka işe yaramıyor" diyor.


Ya Türkiye?

Türkiye'de üretimde ne kadar güvenli bir depolama sisteminin olduğu sorgulanmalı. Benzeri felaketlerin yaşanmaması için hiçbir neden yok, üstelik Türkiye'de endüstri hakkında kamuoyuna bilgi sağlanması, saydamlık gibi konularda yaşanan sıkıntıları düşününce endişe duymamak elde değil. Türkiye'deki atık depolama alanları ne durumda, ne kadar emniyetli, ya da bu atıklar ne yapılıyor? Bir yandan da böyle bir senaryo ile başa çıkabilecek uzmanlar var mı? Bu konuda Bakanlıkların derhal bilgi sağlaması, değerlendirme yapması ve önlem alması şart.
Türkiye'de endüstrinin (sadece aluminyum üretim değil, tehlikeli atık çıkaran tüm sanayilerin) benzeri felaket senaryolarına karşı bir müdahele yeteneği ve uzman kadrosu olmadığından acilen bunların sorgulanmasının tam sırası.


'Çin İklim Değişikliği Konusunda Daha Fazla Söz Sahibi Olacak'

Dünyanın en hızlı büyüyen ekonomilerinden birine sahip olan Çin’in iklim değişikliği konusunda giderek daha fazla söz sahibi olacağını düşünenlerin sayısı artıyor. Merkezi Paris’teki Uluslararası Enerji Dairesi Çin’in enerji tüketiminin son on yıl içinde ikiye katlandığını bildiriyor. Ülkede temiz enerji yatırımlarıysa geçen yıl iki kat arttı. Enerji uzmanları yeşil enerji teknolojilerinin geliştirilmesi ve karbon salımının azaltılması konusunda Çin’in özel bir yeri olacağı görüşünde.
Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve
Sözleşmesi Başkanı Christiana Figueres

Çin geçen yıl 3 milyar ton kömür tüketti. Bu miktar Amerika’nın tüketiminden üç kat fazla. Ancak hızlı büyümeyi destekleyecek enerji tasarrufu sağlayan fabrika ve tesis inşasını hızlandırsa da Çin, Dünya Bankası’na göre dünyada en çok hava kirliliği olan ülke.
Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Başkanı Christiana Figueres, iklim değişikliği anlaşmalarında daha büyük rol oynayacağı konusunda Çin’e güveniyor. Figueres, “Ülkelerin temiz enerji yarışına katılmaya başladığına hiç şüphe yok. Çin de kendi halkının iyiliği için yeşil yarışta başı çekecektir.” diyor.Birleşmiş Milletler’in raporuna göre Çin dünyanın en büyük güneş paneli üreticisi olarak Batılı ülkeleri geçti. Çin, ayrıca geçen yıl dünyanın en büyük rüzgar türbini pazarı haline geldi. Çin’deki resmi kaynaklara göre ülkenin rüzgar üretimi kapasitesi 2005 yılından bu yana ikiye katlandı. Tianfeng Rüzgar Enerjisi Şirketi’nden Lu Feg’e göre, rüzgar enerjisi Çin’in enerji üretiminin sadece küçük bir parçası. Feg, ”Rüzgar enerjisi Xinjiand’daki toplam enerji kapasitemizin yüzde ikisini oluşturuyor. Bu oranın gelecekte artacağını düşünüyoruz. Henüz açıklanmayan beş yıllık kalkınma planını bekliyoruz. Önümüzdeki beş yıl içinde rüzgar enerjisinin daha da gelişeceğini umuyoruz.” diyor.
Çin, geçen yıl temiz enerjiye Amerika’nın yaptığı yatırımın iki katını yaptı. Buna rağmen Birleşmiş Milletler’den Figueres, Çin’de enerjisinin yüzde 70‘ini kömürden sağladığını söylüyor.
Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Başkanı Christiana Figuere, ”Yoksulluğun kökü geçmişin köhne teknolojilerine dayanarak kazınamaz. Yoksulluğa son vermek istiyorsanız geleceğin temiz ve yeni teknolojilerini kullanmanız gerekir.” diyor.
Uluslararası Enerji Dairesi’ne göre, bu yılın başında Çin, dünyanın en büyük enerji tüketicisi olarak Amerika’yı geçti. Ancak iklim değişikliği tartışmalarında topu yıllardır gelişmiş ülkelere atan Çin, raporu güvenilmez olarak niteleyerek tepki gösterdi.

Çin ve Amerika, tüm dünyada atmofere salınan ve küresel ısınmanın ana nedeni olarak tanımlanan karbondioksidin yüzde 40‘ından sorumlu.

Kar Taneleri, Küresel Isınmanın ta Kendisi / Gerorge Monbiot

Avrupa'yı esir alan kara bakıp da 'Küresel ısınmaya inanmıyorum' diyorsanız, yanılıyorsunuz. İklimdeki tüm anormallikler bağlantılı.

İki sessiz aramanın ardından telesekreterime sesli mesaj bırakıldı. Kibar bir sesi ve Galler’in ortalarına ait bir aksanı vardı: “Sen bir yalancısın Monbiot. Sen, James Hansen ve bütün şürekanız yalan söylüyor. Oğlumun sizin kampanyanıza verdiği parayı geri ödeyeceksin. Hava eksi 18 derece ve borular bile dondu. Sen yalancısın. Sizin küresel ısınma dediğiniz bu mu?” Cevaptan hoşlanmayacaktır, keza siz de. Evet, dediğimiz bu.
Elimizde Britanya’da son iki yıldır yaşanan alışılmadık derecede soğuk kışların başka yerlerdeki ısınmanın sonucu olduğuna dair güçlü kanıtlar var. İklim analisti John Mason ve İklimbilimi Acil Eylem Grubu’nun (CSRRT) yardımıyla, konuyla ilgili bulabildiğim tüm bilimsel külliyatı didik didik ettim. Görünüşe göre şunlar olup bitiyor:

Ortalama yükseliyor
Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi’nin (NASA) yayımladığı küresel sıcaklık haritaları çarpıcı bir resim sunuyor. Geçen ayki haritada İzlanda, Spitsbergen, İskandinavya ve Britanya üzerinde kesif bir mavi benek görülüyor; aynısından ABD’nin batısı ve Pasifik’in doğusunda da var. Bu bölgelerdeki sıcaklıklar, 1951 ve 1980 Kasım ortalamalarından 5.5 ila 4 derece daha az. Fakat bu soğuk mavi havuzların diğer tarafında turuncu, kırmızı ve kestane rengi yangınlar yükseliyor: Batı Grönland, Kuzey Kanada ve Sibirya’daki sıcaklıklar ortalamanın 2 ile 10 derece üzerinde. NASA’nın 3-10 Aralık tarihlerine ait Kuzey Kutbu salınımlar haritası, Baffin Adası ve orta Grönland’ın belli kısımlarının 2002-2009 ortalamasından 15 derece daha sıcak olduğunu ortaya koyuyor. Geçen kış da benzer bir gidişat vardı. Bu anormallikler birbiriyle bağlantılı görünüyor.
İklim bilimciler uyarmıştı
Sözgelimi Britanya’da kışın karşılaştığımız havanın, İzlanda çukuruyla Azor yükseltisi arasındaki zıt basınçla güçlü bağlantısı var. Büyük bir basınç olduğunda rüzgâr güneybatıdan eserek Atlantik’ten ılık hava getiriyor. Daha düşük irtifada, hava genelde Kuzey Kutbu’ndan aşağı akabiliyor. ABD Ulusal Okyanus ve Atmosfer Dairesi’ne göre, geçen kış buzlu kuzeydeki yüksek basınç alışıldık gidişatı engelledi ve soğuk havanın Kuzey Kutbu’ndan Avrupa, Doğu Çin ve Washington içlerine girmesine yol açtı. NASA’ya göre aynısı bu kış da gerçekleşiyor.
Peki iklim bilimciler bunları niye tahmin etmedi? Aslında etti ama biz kaçırdık. Durma noktasına gelen Körfez Akıntısı’ndaki (Gulf Stream) olası değişimlere takılıp atmosferik sirkülasyon üzerindeki etkilerini atladık. Kuzey Kutbu’ndaki yaz deniz buzuyla Kuzey Yarımküre’deki kış sıcaklıkları arasındaki bağ, ilk kez 1914’te açıklandı. Bu ilişki 1990’da yakından haritalandırıldı. 2006’dan bu yana ayrıntılı haritalar çıkarılıyor.

Birçok değişken var
Peki artık gidişat böyle mi olacak? Henüz belli değil. Potsdam Enstitüsü’nden Vladimir Petukov, azalan deniz buzunun “Avrupa ve Kuzey Asya’daki aşırı soğuk kış ihtimalini üçe katlayabileceğini” söylüyor. NASA’dan James Hansen son 10 Avrupa kışından yedisinin ortalamadan daha sıcak geçtiğini reddediyor. Bir yığın başka değişken var: Britanya kışlarının nasıl geçeceğini sadece deniz buzunun boyutuyla tahmin edemeyiz.
Nefret ulumalarınızı duyabiliyorum: Bu soğumanın ısınmanın sonucu olduğunu iddia ediyorsunuz! Evet, olabilir. Küresel ısınma eğilimi, her bölgenin her ay daha sıcak olacağı anlamına gelmiyor. Ortalamalar da bunun içindir: Yerel vakaları bir bağlama oturtur. İnsanın sebep olduğu iklim değişikliğinin inkârı önce genel olarak bilimin, ardından temel aritmetiğin inkârı biçimini aldı. Bizler duygularıyla hareket eden basit, fani yaratıklarız. Gördüğümüz, tattığımız ve hissettiğimiz şey, analize baskın çıkıyor. Bu soğuğun ölümcül bir anlamı var. (20 Aralık 2010 tarihinde Guardian'da yayınlanan makale, Radikal'den alınmıştır.)


Enerji [D]evrimi Çevre Dostu Bir Yol Haritası / Greenpeace


Enerji [D]evrimi Türkiye'nin elektrik, ısınma ve ulaşımdan kaynaklanan seragazı salımlarını 2050 yılına kadar 1 tona düşürmeyi hedefleyen bir yol haritası sunuyor. Böylece bir yandan iklim, sürdürülebilir enerji seçimleri ile korunurken diğer yandan enerji ve daha düşük maliyetli üretim ve tüketim sağlanıyor.

Enerji [D]evrimi, petrol felaketleri, radyasyon sızıntıları, iklim değişikliğinin yarattığı korkutucu etkiler ve asit yağmurlarının çözümü…
Rapordaki teknik senaryoları Türkiye'nin ve dünyanın enerji politikalarına stratejik bakımdan yardımcı olmak için hazırladık. Türkiye için hazırlanan raporu buraya tıklayarak (PDF formatında), global raporuysa buraya tıklayarak (PDF formatında İngilizce) bilgisayarınıza indirebilirsiniz.
İngilizce özeti buraya tıklayarak bilgisayarınıza indirebilirsiniz.

Udumbara: Üç Bin Yyılda Bir Defa Açan Çiçek

Bu çiçeğin adı udumbara. 3 bin yılda bir çiçek açtığına inanılıyor. Şimdiye kadar dünyada sadece 15 tane tespit edilmiş.

Budistlerin inandığı bir efsaneye göre, Youtan Poluo olarak bilinen Udumbara çiceği, 3 bin yılda bir çiçek veriyor. En eski Hint bölgesinin en eski dili Sanskritçe'deki anlamı “cenntten gelen hayır çiçeği” olan udumbara, Çin’de bir mucize eseri yeniden ortaya çıktı. 


Şimdiye kadar dünyada sadece 15 tanesi tespit edilen çicek, 50 yaşındaki Miao Wei adlı kadının çamaşır makinesinin altında bulundu. Çinli yetkililer nadir rastlanan çiçeğin, sadece bir milimetre çapında olduğunu belirtti.

Udumbara çiçeği, Asya falcılık kültüründe kehanete işaret eden yan yana dizilmiş yumurtalara benziyor. Wei, bu yüzden çamaşır makinesinin altında gördüğü çiçeğin ilk önce kurtçukların bıraktığı yumurtalar olduğunu zannetmiş.
Wei’nin keşfettiği udumbara çiçeğinin kökleri, bir gün içinde tam 18 farklı çiçek açarak görenleri şaşkına çevirdi.

Bulunması Çok Zor
 
Ağaçların dallarında parazit olarak yetişen Udumbara çiçeği, üzerinde yaşadığı ağacın meyvesi içinde yetiştiği için gözle fark edilmesi olanaksız oluyor. Üç bin yılda bir açtığı düşünülen ve gözlerden uzak yetişen udumbara çiçeği, bu nedenle Budist efsanesinde çok nadir olayların sembolü olarak kabul ediliyor.

Budizm’in üç ana kolundan biri olan Mahayana’nın Lotus Sutra metninde ve en eski Budist Okulu Theravada’da bahsi geçen udumbara, görülme olasılığı belki de en nadir olan çiçek. Bu yüzden, ortaya çıktığı zamanlarda bir kralın doğacağına ait inanış bile var. 







Çöp girdapları, denizlerdeki yaşamı yutuyor

Okyanuslardaki çöp girdapları büyüyor. Bilim insanları endişeli... Çöp girdapları ile başa çıkmak için çaba harcıyorlar...Pasifik Okyanusu'nun ortasında büyük bir çöp girdabı olduğu biliniyor.

Bu girdapta plastik çöpler yüzüyor. Bilim insanları bu çöp girdabını okyanuslardaki akıntıların biraraya getirdiğini düşünüyorlar.

Dünya okyanusları içinde beş tane büyük çöp girdabı olduğu biliniyor. Okyanuslardaki çöpler iki büyük soruna neden oluyor. Birincisi deniz canlıları bu plastik çöpleri yutuyor ve boğularak ölüyorlar. İkincisi ise güneş ışınları plastik çöplerdeki bazı zararlı kimyasalların çözülmesine neden oluyor. Bu da okyanus ve denizlerdeki doğal dengeyi tamamen bozuyor.

"5 Girdap" adlı organizasyon bu çöp girdaplarını araştırıyor. Organizasyon üyeleri dünya okyanuslarındaki çöp girdaplarını tek tek inceleyecekler. Bu sayede denizlerdeki plastik kirliliğinin de haritası çıkmış olacak.
"5 Girdap" organizasyonu üyeleri internet sitelerinde onları harekete geçiren nedenleri şöyle anlatıyorlar: "Bugün yaşadığımız dünyaya bir bakın. Yediğimiz, içtiğimiz, kullandığımız hemen herşey plastik ambalajlarda. Bu malzeme öyle bir malzeme ki yıllarca bozulmadan durabiliyor. Peki bunları attığımızda ne oluyor? Bizim anne babalarımız daha önce geri dönüştürülebilen, tekrar kullanılabilen cam kavanozlar, metal kaplar kullanırlardı.
Oysa bugün çöp alanlarımız plastik ambalaj malzemeleri ile dolu. Bugün üretilen plastiklerin yalnızca % 5'ini geri dönüştürebiliyoruz. Peki geri kalanlarına neler oluyor? % 50'si çöp alanlarına gömülüyor, bir kısmı kullanılmaya devam ediliyor bir kısmı ise doğaya bırakılıyor. Dünya üzerinde plastik, büyüyen bir sorun haline gelmeye başladı. Denizlerdeki yaşamı etkiliyor. Plastik çöplerin bir kısmı denizlere atılıyor. Denizlerdeki çöpler, büyük akıntılarla biraraya geliyor. Bunlar da okyanuslardaki çöp girdaplarına dönüşüyorlar. Yalnızca Kuzey Pasifik Girdabı'nda çöpler Amerika Birleşik Devletleri'nin iki katı büyüklüğünde bir alanı kaplıyorlar. Tabii bu hareketli bir alan ve mevsimlere göre büyüklüğü değişebiliyor...  Bu girdaptaki plastik çöpler onlarca yıl kalacaklar. Şu ana kadar yapılan araştırmaların büyük bir kısmı Kuzey Pasifik'teki çöp girdabı üzerinde yoğunlaştı. Ama bunun
"5 Girdap" organizasyonunun üyeleri okyanuslarda buldukları ile bu resmi oluşturdular...

dışında bilinen 5 büyük girdap daha var. Büyüklerin yanısıra Antartika ve Alaska'daki küçük girdapları da unutmamak gerek. Şu anda deniz bilimciler dünya okyanuslarındaki plastik kirliliğinin boyutlarının tam olarak ne olduğunu bilemiyorlar... Deniz memelileri, deniz kaplumbağaları, balıklar... Tüm bu canlılarını vücutlarında artık plastik kalıntıları bulunuyor. Denizde yaşayan canlılar plastikleri yutuyorlar. Bu da bir kısım deniz canlısının ölümüne neden oluyor. Unutmamak gerekir ki, plastik çöpler artık denizdeki yaşama girdi. Peki bunlar yediğimiz deniz canlıları yoluyla bizim bedenimize de girmiyor mu? Bu işin tek çözümü var. Alış veriş yaparken plastik ambalajlardan uzak durmak.
Denizlerde sadece plastik ambalaj malzemeleri yok. Kimi zaman koca bir uçağın gövdesini de bulmak mümkün...



Beyşehir Gölü Canlandı


Beyşehir Gölü, milli park ilan edildikten sonra doğal zenginliği yeniden canlandı...

 Beyşehir Gölü'nde sular yükseldi, kıyılarda kuş sesleri duyulmaya başladı. Beyşehir Gölü, Doğa ve Çevre Derneği Başkanı Sami Tan, insanların kuşlara sıcak yaklaşımının artmaya başladığını söyledi.

 Beyşehir Gölü'nde, milli park ilan edilmeden önce avlanabilen su kuşlarının, bölgede avlanma yasak olduğundan vurulamadığını anlatan Tan, şimdi bu kuşların gölde özgürce yaşayıp üreyebildiklerini belirtti.

Aynı zamanda son 2 yıldaki bol yağışla dağlık güney bölgeden Derebucak Derivasyonu ile iletilmeye başlayan suyun, 2 yıl öncesine kadar tehlikeli noktalara ulaşan gölün su seviyesini yükselttiğini ifade eden Tan, şunları kaydetti:''Av faaliyetlerinin başka bölgelere kaymasıyla son yıllarda milli park alanında tür ve sayı açısından önemli artışlar var. Özellikle beyaz martı ve sakar meke gibi türler yoğunlaşmaya başladı. Ağır kış şartlarının hakim olduğu dönemde aç kalan sakar meke ve bazı türler, kentin kıyılarına kadar gelerek yiyecek arıyor. Eskiden silah sıkılan, taş atılan su kuşlarına artık insanlar daha şefkatli yaklaşıyor. Son dönemde ise bu değişim gözle görülür şekilde kendini hissediliyor. İnsanlarımız simit ve bayat ekmekleri atarak onları beslemeye başladı.''
Beyşehir Gölü su seviyesinin yükselmesiyle kıyılardaki bataklık görüntülerinin de giderek yok olduğunu bildiren Tan, ''Sahilde artık kuş cıvıltıları, sakar mekeler ve martıların sesi yükselmeye başladı. Beyşehir Gölü Milli Parkı'nın o özlediği eski günlerine kavuşmakta olduğunu söyleyebiliriz. Bu tablo ise bizleri ve yerel halkla ilçeye dışarıdan gelen doğaseverleri çok mutlu ediyor'' dedi.

"Dünyanın En Güzel Sineği"


Holcocephala fusca, yani "haydut sinek"... Kocaman kocaman gözleri ile dünyaya bakan bu sinekler böcekler dünyasında önemli bir yer tutuyorlar. 

 Çünkü bu sinekler çekirgeden, eşek arısına bir çok böceği yiyebiliyor. Çevre bilimciler bu durumun doğanın dengesi için önemli bir rol oynadığını söylüyorlar.

 Fotoğraf ise Thomas Shahan'a ait. Onun için fotoğraftaki haydut sineği "dünyanın en güzel sineği."

Böcekler dünyasında makro fotoğraflar çekmeyi çok seven Shahan, bu kareyi çekerken hayli zorlandığını da itiraf ediyor.
Bu zorluğun nedenini ise şöyle anlatıyor: "Normal koşullarda haydut sinekler en zorlu rüzgarda bile üzerine tünekdikleri yapraktan uçmazlar. Siz de bundan cesaret alıp kameranızı elinize almaya kalkarsanız yanılırsınız, çünkü bu sinekler kamerayı kıpırdatır kıpırdatmaz uçuveriyorlar. Nihayet fotoğrağraftaki bu tatlı sine onu çekmeme izin verdi. Gerçi bu da pek kolay olmadı. Gördüğünüz kareyi ancak 66 boş çekimden sonra elde edebildim."

Fotoğraflar İçin Tıklayın.


"İşimiz Kopenhag’da Bitmedi!"

Kopenhag İklim Zirvesi'nin bitmesinin ardından, Greenpeace tarihi Galata Kulesi’nin üzerine Türkçe, Arapca, İbranice ve İngilizce olmak üzere dört dilde ‘Kopenhag: İşimiz bitmedi!’ mesajını projeksiyonla yansıttı.

Greenpeace bu konuda şu açıklamayı yaptı:
Greenpeace bu eylemiyle Kopenhag sürecini tıkayan büyük devletlerin yanı sıra, Ortadoğu liderlerini de çok geç kalmadan daha güçlü ve yasal bağlayıcılığı olan bir anlaşmayla iklim değişikliğini engellemeye çağırdı. Eylem bugün ve yarın dünyanın dört bir yanında Greenpeace tarafından çeşitli ülkelerde gerçekleştirilecek olan uluslararası tepkinin bir parçası.
Devlet adamlarının sözde bir anlaşma üzerinde anlaşarak başarısız olduklarını söyleyen Greenpeace Enerji ve İklim Kampanyası Sorumlusu Hilal Atıcı ‘Liderler, Kopenhag’da batırdıklarını, 2010 yılında düzeltmek zorundalar. Bölgemiz iklim etkilerine son derece hassas. Eğer daha güçlü ve yasal olarak bağlayıcılığı olan hedefler üzerinde anlaşılmazsa su sıkıntısı, gıda güvensizliği ve bulaşıcı hastalıklar milyonlarca insanı etkisi altına alacak. Bu nedenle başta Türkiye olmak üzere, tüm Ortadoğu liderleri iklim değişikliği ile mücadelede üzerlerine düşen sorumluluğu almalı ve daha güçlü bir anlaşma talep etmeye başlamalıdır’dedi.



Kopenhag anlaşması büyük ülke liderleri tarafından durumu kurtarmak için ileri bir adım olarak nitelendirildi. Halbuki kaçırılmış tarihi bir fırsat olmasının yanı sıra, Taraflar Konferansı tarafından yasal olarak kabul edilmediği için siyasi bir bildirgeden öte bir anlam taşımıyor. Gelişmiş ülkeler için ciddi salım azaltım hedeflerini içermiyor. Anlaşmanın baştan beri zayıf düşürülmesi için büyük çaba gösteren fosil yakıt sektörüne büyük ödünler veriyor.
Atıcı ‘Türk delegasyonu hiçbir salım azaltım hedefi koymadığı için zirveden zafer kazanmış gibi döndü. Artık Başbakan Erdoğan, kendi halkının geleceğine ne ölçüde önem verdiğini kanıtlamak için iklim politikalarını yakından izlemeye başlamalı. Türkiye perdenin ardında saklanan fil olmaktan bir çıkar sağlayamayacağını anlamalı’ dedi.
Konferansın sonucunda kayda değer olarak çıkan tek sonuç, gelişmekte olan ülkelere ormanlarını korumak, düşük karbon ekonomisine geçiş yapmak ve iklim değişikliğinin etkilerine uyum sağlamak için yıllık 100 milyar dolara çıkan finansal yardım üzerinde anlaşılmış olması. Bunun gerçekleşmesi için yeni İklim Fonu Mekanizmaları kurulacak.
Ancak konferans yasal bağlayıcılığı olan bir hedef üzerinde anlaşılmadığı için, tarihin en büyük kaçırılmış fırsatı olma özelliğini koruyor. Adil, güçlü ve yasal bağlayıcılığı olan bir anlaşma için.


Özür Dilerim

Kopenhag'daki liderler zirvesinden bir sonuç (beklendiği gibi) çıkmadı. Greenpeace'in hazırladığı afişlerde liderler 20 yıl sonra torunları büyüdüğünde "Kopenhag'da iklim değişikliğini önleme şansımız vardı; ama maalsef hiçbir şey yapamadık. " diyorlar. İyimser bir yaklaşım; çünkü her siyasi gibi bugünki liderler de suçu başka siyasilere atacak ve sıyrılacaklar işin içinden. Tabi yeni nesillere yaşanamayacak bir gezegen bırakarak...
Özür dilerim şu an ki lidere oy vermememe rağmen, onu bu konuda uyaranlar arasına sadece bir e-posta yollayarak katıldığım için özür dilerim..
Hepinizden özür diliyorum. Yeni nesillere, ülkeleri sular altında kalacak ada ülkelerinden, gazlardan zehirlenenler..
Asla özür dilemeyecek, liderlerimin yerine özür diliyorum sizlerden...
Murat Mutlu

Kopenhag İklimin Tabutunu Çiviledi - Johann Hari


İklim zirvesinde ada ülkelerini sular altında kalmaktan kurtarmak için ellerinden geleni yapan hüzünlü liderler ve protestocular çok sayıda somut öneride bulundu. Kuzey Amerika ve Avrupa'ysa, çevre mahkemesinden iklim borcuna uzanan bu önerileri sistematik biçimde veto etti.
Demek buraya kadarmış. Dünyayı en çok kirletenler, yani iklimi esaslı biçimde değiştirenler, Kopenhag’da bütün bilimsel uyarılara karşı koyarak aynen devam edeceklerini ilan etmek için toplandılar. Bir anlaşmayı değil, dünyanın sular altında kalma tehlikesi yaşayan adalarının, buzullarının, Kuzey Kutbu’nun ve milyonlarca hayatın tabutunu mühürlediler.
Bu konferansı dikkatli gözlerle izleyenlerimiz şaşırmadı. Biliminsanları, gelişmekte olan ülkeler ve protestocular tarafından her gün atmosferi ısıtan gazların salınımını azaltacak pratik ve akıllıca çözümler sunuldu ve bunlar Kuzey Amerika’yla Avrupa hükümetleri tarafından sistematik biçimde veto edildi.

Ticaret mahkemesi önerilse...
Bir kenara itilen bazı fikirleri hatırlamak önemli; zira dünya nihayet gerçek bir çözüm bulmaya karar verdiğinde bu fikirleri canlandırmamız gerekecek.
Çöpe atılan ilk fikir: Uluslararası Çevre Mahkemesi. Liderlerin Kopenhag’ın sonucu olarak gerçekleş-tirmek istediklerini savundukları bütün kesintiler sadece gönüllü olacak. Eğer bir hükümet bunlara uymamaya karar verirse, hafif bir yüz kızarması ve felaket boyutta ısınma dışında hiçbirşey değişmeyecek. Kanada Kyoto Protokolü’nde salınımlarını azaltacağına dair imza attı ve sonra bunları yüzde 26 oranında artırdı - ve hiçbir sonuçla karşı karşıya kalmadı. Kopenhag yüz tane daha Kanada’yı serbest bırakacak.
Buzullarının dehşet verici bir hızda erimesine tanıklık eden cesur ve açıksözlü Bolivyalı delegeler buna karşı çıktı. Eğer ülkeler salınımları azalmakta ciddiyse, bu azaltımların insanları cezalandırma yetkisi bulunan bir Uluslararası Çevre Mahkemesi tarafından denetlenmesi gerektiğini söylediler. Bunun pratik olmadığını söylemek zor. Liderlerimiz ve onların şirket lobileri bir konuyu, örneğin ticareti gerçekten önemsediğinde, egemenlikle bir saniye içinde bir merkezde biraraya getirebiliyorlar. Dünya Ticaret Örgütü sıkı sıkı telif hakkı yasalarına uymadıkları durumlarda uluslara ağır cezalar ve yaptırımlar dayatıyor. Güvenli bir iklim bir markadan daha mı az önemli?
Çöpe atılan ikinci fikir: Fosil yakıtların yeraltında bırakılması. Kopenhag’da Friends of the Earth (Yeryüzünün Dostları) adlı kuruluşun yeni uluslararası başkanı Nnimmo Bassey ve çevre yazarı George Monbiot sıradışı bir ikiyüzlülüğe parmak bastı: Hükümetler fosil yakıt kullanımlarını ciddi miktarda azalt-mak istediklerini söylüyor, fakat aynı zamanda bulabildikleri her fosil yakıtı hevesle çıkarıp daha fazlasının peşine düşüyorlar. Bir ellerinde yangın söndü-rücü, diğer ellerinde bir alev makinesi tutuyorlar.
Bu içgüdülerden sadece bir tanesi baskın gelebilir. Nature dergisinin bu yılın başlarında yayımladığı bir çalışmaya göre, eğer dizginlerinden çıkmış, felaketvari bir ısınmanın doğru tarafında duracaksak, şu ana dek keşfettiğimiz petrol, kömür ve doğalgazın en fazla yüzde 60’ını kullanabiliriz. Dolayısıyla mantıklı bir iklim anlaşmasının ilk adımı, daha fazla fosil yakıt arayışı için acilen moratoryum ilan etmek ve mevcut stoktan neyi kullanmayacağımıza nasıl karar vereceğimiz konusunda adil planlar yapmak olmalı. Bassey’nin dediği gibi: “Kömürü deliğinde bırakın. Petrolü toprakta bırakın. Katranlı kumu yerde bırakın.” Bu seçenek liderlerimiz tarafından tartışılmadı bile.

Yoksul ülkeleri tiksindirdik
Çöpe atılan üçüncü fikir: İklim borcu. Atmosferi ısıtan gazların yüzde 70’inden zengin dünya sorumlu. Bununla birlikte, bu durumun etkilerinin yüzde 70’i gelişmekte olan dünyada hissediliyor. Hollanda topraklarını sel basmasını önlemek geniş bentler inşa edebiliyor; Bangladeş’in boğulmaktan başka seçeneği yok. Sebeple sonuç arasında zalim bir ters ilişki söz konusu: Kirleten ödemiyor.
Dolayısıyla bir iklim borcunu biriktirmiş durumdayız. Biz borçlandık; onlar ödedi. Yoksul ülkeler bu zirvede ilk defa tiksinmiş bir halde ayağa kalktılar. Başmüzakerecileri, önerilen tazminatın ‘tabutların bile parasını ödemeyeceğine’ işaret etti. Çevreciliğin zengin bir insanın ideolojisi olduğuna dair klişe, karbondioksitle dolu son nefesini verdi. Yazar Naomi Klein’ın da yazdığı gibi, “Bu zirvede çevrecilik kutbu güneye taşındı.”
Atmosferin emebileceği ısıtıcı gazların kalan son birkaçını salmaya kimin hakkı olup kimin olmadığına dair bölüştürme yaparken sınırlarımızı iyice aştığımızın farkına varmamız gerekiyor. Kendi payımızı ve daha fazlasını tükettik. Buna rağmen ABD ve AB iklim borcu fikrini bir kenara attı. Bu temel adalet prensibini gözardı edersek, her ülkenin kabul edeceği ve sürdürülebilir bir anlaşmaya nasıl varabiliriz? Zenginler bunu yapmayı redderken en yoksullar hiçin kendilerini kısıtlasın ki?

Küresel plasebo
Bu fikirlere dayalı bir anlaşma atmosferi gerçekten de soğutabilir.
Zengin dünyanın Kopenpag’da yücelttiği alternatifler, karbon dengelemesi, karbon ticareti ve karbon tutmak bunu yapmayacak. Bu alternatifler küresel bir plasebo. Gerçek çözümleri ‘gerçekçi’ bulmayanlar kendi alternatiflerinin yine de daha mantıksız olduğunun, yani doğal süreçleri hızla çöken bir gezegende medeniyetin mutlu mesut devam edemeyeceğinin farkında değil.
Deniz seviyesinin altında kalma tehlikesiyle karşı karşıya bulunan ada devletleri, müzakereler boyunca birer can yeleği olarak gerçek fikirlere tutundu; zira ülkelerini kabaran bir denizden kurtarmanın tek yolu bu fikirler. Onların üzgün gözlerle bakan, sessiz ve hüzünlü temsilcilerini bizzat kendi varoluşları için yalvarmak zorunda bırakılmasını izlemek sıradışıydı. İkna yollarını, bilimsel kanıtları ve topraklarına duydukları sevgiye dair şiirsel sözleri denediler ve bunların tümü gözardı edildi.

Petrol hayattan önemli
Çöpe atılan bu fikirler ve bunlara benzeyen düzinelerce fikir daha, insan eliyle meydana gelen küresel ısınmanın durdurulabileceğini gösteriyor. Evet bazı şeylerin feda edilmesi gerekecek. Yenilenebilir enerjiyle ‘çalışan’ bir dünya için daha yüksek vergi ödemek ve uçağa daha az binmek zorunda kalacağız; fakat ısındığımız, özgür olduğumuz ve karnımızın doyduğu bir dünyada rahat yaşamlar sürebileceğiz. Tek kaybedenler fosil yakıt şirketleri ve petro-diktatörlükler olacak.
Fakat siyasetçilerimiz bu sağduyulu yolu seçmedi. Hayır, onlar yarın hayatta kalmamızın yerine bugünün hareketsizliğini, düşük vergilerini ve petrol parasını seçtiler. Şu anki sistemimizin ve Kopenhag’ın gerçek yüzü, gelişi güzel bir biçimde çöp kutusuna atılan hayat kurtarıcı fikirlerde görülebilir.

The İndependent
19 Aralık 2009