Tarih Nedir / Cemil Taşkıran

"Tarih nedir ne işe yarar ve milletlerin hayatındaki rolü nedir?" diye bir soruya cevap vermek göründüğü gibi kolay değildir. Aslında tarih, kısa bir tanımla geçmişin bilimsel anlamda her yönüyle incelenmesidir. Zaman geçtikçe yapılan her şey tarih olur ve tarih, yürürken geride bıraktığımız her şeydir. Peki tarihi tarih yapan nedir? Tarihi tarih yapan kesinlikle tarih olamaz ona hayat veren anılmaya değer konuma getiren tarihçidir. Çünkü tarih olgulara dayalı bir süreçtir ve bu olgular tarihçi sayesinde canlanır. Yani tarih, tarih, tarihçi ile olgular arasında kesintisiz bir karşılıklı etkileşim süreci, bugün ile geçmiş arasında bitmez bir diyalogdur.
Tarih, doğrulanmış bir olgular kümesidir. Olgu çuvala benzer içine bir sey koymadıkça dik durmaz. Ancak bizim okuduğumuz tarih, doğrusunu söylemek gerekirse hiç de olgusal değildir. Bir dizi kabul edilmiş yargılardan ibarettir. Tarihçinin üstünde çalıştığı geçmiş belli bir manada bugün halen yaşayan bir geçmiştir ve geçmişteki bir eylemin ardında yatan düşünceyi tarihçi eğer anlamazsa o tarih ölüdür. Bu nedenle tarih, üzerinde çalışan konu ile tarihçinin zihninde ortaya çıkan bir süreçtir.

Avrupa'da gelişme ve ilerleme süreci ilk olarak geçmişin araştırılıp iyi bir şekilde anlaşılmasıyla ortaya çıktı. Aydınlanma devrine giren Avrupa, bireyselciliğe önem vererek devrim yapmıştır. Kendisini tanıyan ucmayan birey, Rönesans'tan sonra sanayi devrimi, Fransız İhtilali gibi büyük olaylara ortam hazırlamıştır. Türkiye'de tarih anlayışı ise Milli Kurtuluş Savaşı'ndan sonra canlanmıştır.
Tarih, kesinliğe dayanan bir bilim değildir ve her yeni bilgi mevcut olan diğer bilgiyi değiştirir. Bu yüzden tarihte düşünceler önem arz eder. Elde edilen bulgulardan ve olgulardan ziyade tarihçinin tarihe verdiği yorum ve şekil daha önemlidir. Nietzsche'ye göre, "Bir görüşün yanlışlığı ona karşı çıkmamız için bir neden değildir. Sorun onu ne ölçüde hayatı sürdürücü, hayatı koruyucu hatta türleri geliştirici olduğudur." sözüyle yukarda anlatılan fikre açıklık getirmektedir.
Geçmiş zamanlarda toplumlarda millet bilincinin yerleşmediği süreçlerde insanlar kendisini himaye eden devletlere veya imparatorluklara karşı hoşnutsuz olmuşlar. Tarih ile milli bir şuur kazanan insanlar artık tek çatı altında birleşerek dıştan gelen her türlü tehdidi engellemeye çalışmışlar. Bizler ötekiler için neysek ötekiler için de biz oyuz ve toplumların birbirlerine karşı her zaman üstünlük mücadeleleri olacaktır.
-----
Kaynaklar:
Edward Hallett Conn, Tarih Nedir, Çeviren: M. Gizem Öztürk, Istanbul, 1996
Mustafa Öztürk, Tarih Felsefesi, Elazığ, 1999
Özlem Doğan, Bilim, Tarih ve Yorum, Istanbul, 1998

Yazgının Odaları / Abidin Parıltı

Tayfun Pirselimoğlu yazarlık serüveninde kendi önermesini oluşturmuş ender yazarlardandır. Bize ister masallardan, çöllerden, insanın ıssızlığından, ister geleceğin kaotik dünyasından söz etsin, her defasında erki ve iktidarı hedef alır. ?Otel Odaları'nda ise keskin bir gerçeklik duygusuyla örülmüş. Diğer yandan alegorilerin fantastik dünyasında, olabildiğince sahici ve yalın öyküler anlatır bize, size, onlara

Tayfun Pirselimoğlu edebiyatımızın üretken yazarlarındandır. Sadece üretken bir yazar olarak kalmaz Pirselimoğlu, aynı zamanda kendi üslubunu, dilini ve yörüngesini de oluşturmuş bir yazardır da. Pirselimoğlu konularını bazen masalların uçsuzluğundan bazen de gelecekten alır ama her defasında bugünü işaret eder. Çöl Masalları’nda, Malihulya’da, bize yolculuklardan, bu dünyadan kopuştan, masalların fantastik gerçekliğinden söz etti. Her defasında yolculuk vardı. Çünkü yolculuklar insanın kendini aramasıydı, araması ve en sonunda her ne ararsa arasın kendini bulmasıydı (Simurg, Mantık-El Tayr ve bilumum kadim masallara bakınız). Şehrin Kuleleri’nde ise bu defa masallardan değil gelecekten söz etti. Geleceğin kaotik dünyasını, sistemlerin kendini yeniden oluştururken insanı hepten yok saymasını anlattı. Yine sözlü kültür geleneğinden yararlandı. Elimizdeki Otel Odaları için ise Pirselimoğlu’nun günümüzde geçen ilk eseri diyebiliriz.
Tayfun Pirselimoğlu yazarlık serüveninde kendi önermesini oluşturmuş ender yazarlardandır. Bize ister masallardan, çöllerden, insanın ıssızlığından, ister geleceğin kaotik dünyasından, sefalet içinde yüzen zenginliğinden, çoğalmış yalnızlığından söz etsin, her defasında erki ve iktidarı hedef alır. Otel Odaları’nda ise keskin bir gerçeklik duygusuyla örülmüş. Diğer yandan alegorilerin fantastik dünyasında, olabildiğince sahici ve yalın öyküler anlatır bize, size, onlara. Bütün öykülerin ortak ve odak noktasıdır oteller ve onların terk edilmiş, sefil, kirli odaları. Otellerden sadece bir kent kurmamıştır Pirselimoğlu, otellerin yalnızlığı ama tekinsizliği içerisinde bir ülke kurmuştur. (Sakın bu ülke Türkiye olmasın! Evet sahiden de Türkiye!)
Otel Odaları kendi içinde çoğalıp dağılan, sonra yeniden bir araya gelip labirentvari geçişlerle bütünlenen bir öykü-roman... Kitabın aynı zamanda ilk öyküsünü de oluşturan Uzun, Sıcak Bir Yaz’da bütün kenti ve cümle insanlığı terk etmiş (aynı zamanda insanlığını da terk etmiş), kendini bir otelin odasına kapatmış ve oradan dünyayı gözlemeye çalışan, gittikçe dünya gerçekliğinden kopan, kendine yeni gerçeklikler yaratan, yalnızlık içinde kavrulan bir adamın hikâyesi anlatılır. Bu otel bütün terk edilmişlerin, yenilmişlerin, hayattan umudunu kesmişlerin bir araya geldiği yegane yerlerdendir. Kimseye ait değildir. Otel herkese misafirlik duygusunu yaşatır. Burada yaşayan herkeste, bir göçmenlik ve sığınmışlık duygusu hakimdir. Gidebilecekleri başka bir yer yoktur. Dışarısı tekinsizdir. Burada güvendedirler. Keskin bir gerçeklikle başlayan hikâye fantastik bir sonla noktalanır.
Anagoor’da ise bir aşkın masalsı hikâyesi anlatılır. Aynı yatakta birbirine sarılmış olarak ölü bedenleri bulunan M ve N’nin şüphelerle dolu hikâyesinde çöl, yolculuklar ve fantastik meseller söz konusu, (iyi ki de söz konusu). M ve N gerçekleştirdikleri bir soygundan sonra kaçarlar ve başka bir şehirde bir otelde kalmaya başlarlar. Ancak M soygun paralarının da içinde olduğu ve aslında ‘gelecekleri’ olarak nitelendirdikleri kahverengi çantayla birlikte ortadan kaybolur. N’nin arayışı, kimsenin uğramadığı bir kasabada onu bulmaya çalışması, paranoyaları, yolculukları ve nihayetinde onu bulması ve ölüme adım adım yaklaşmaları, hikâyenin ana damarını oluşturur. Bu hikâyede bir yandan maktulün kendisi bizatihi anlatıcıyken ölüm meselesinden sonra yazar-anlatıcı olur. Yazar-anlatıcıda ise son derece objektif bir gazeteci dili kullanılır. Spekülasyonların yarattığı bilgi kirliliğine dikkat çekilir. Yazar, dünya gerçekliğiyleedebi gerçeklik arasındaki diyalektiği de yazı nesnesi haline getirmiştir burada. Dikkate sunulan şey, bizzat gerçekliğin çokboyutluluğudur.

Pazarlık pazarlıktır
Hayat Oteli’nde ise iki ana kahramanımız var. Birinin babası, diğerinin oğlu hastanede ölümle pazarlık halindedir. Pazarlıkta kimin galip geleceğini bilemezsek de, pazarlık pazarlıktır işte. Hikâye ilerledikçe anlarız ki birinin yaşaması için diğerinin ölmesi gerekmektedir. Ama bu sadece geçici bir anlaşmadır, en sonunda yazarın komplosu ortaya çıkar, yaşamlar birbirine bağlıdır, ölümler değil. Hayatı uğursuz bir nizamda akıp duran, dokunduğu her şeyi de o nizama uyduran, medetsiz, umutsuz ve de çaresiz oğlun hikâyesi hakikaten iç parçalayıcı. Hikâye ustalıkla örülmüş. Duygular ve empati ustalıkla kurulmuştur.
Şems Oteli Katibi, çocuk yaşlarda bir otelin çay ocağında çalışmaya başlayan, silik, hayatın kıyısına bile tutunamamış R’nin gittikçe yükselmesini, sonrasında otelin başına geçmesini ve gördüğü bir fahişeye aşık olmasını anlatır. R aşık olur ama bir türlü aşık olduğu kadınla konuşamaz. Yıllar yılı sadece bir bakışmadan ibaret olan bu aşk meseli ta ölüm döşeğine kadar çeşitli hülyalar arasında gidip gidip gelir. R’nin silik hayatı biraz karalansa da aşktan muzdaripliği onu bize pek yakınlaştırır.  Ve en nihayetinde, tıptı otelin kendisinden önceki sahibi gibi binbir talihsizlik ve uğursuzlukla yaşamı sonlanır. Aslolan tekrardır ya da tekrarın çoğul kombinasyonları.
Otel Odaları Raporları ise bugüne denk gelen, Türkiye’ye musallat olmuş, çok can yakmış, çok ev yıkmış, çok insanı aramızdan alıp götürmüş bir derdi isim vermeden, tamamen fantastik bir kurguyla anlatır. Nedir bu dert. Sanırım tahmin edilmiştir. Ergenekon.
Yurt çapındaki otelleri gezerek, kendisine gönderilen notta verilen direktife uyan ve hemen her otelde işlediği cinayetlere kaza süsü veren bir adamın hikâyesidir anlatılan. Karşı çıkan, çıkıntılık yapan, sürünün dışına çıkmaya yeltenen, yularını gevşetmek isteyen kişilerin görünmez avcısıdır Y.Y.
Burada geleneksel av ve avcı ilişkisi irdelenmiş ve geleneksel ilişkiyi Elias Canetti’nin Kitle ve İktidar’ını anımsatacak şekilde iyi kurulmuştur. Canetti “Bir yaratığın bir diğerine düşmanca bir niyetle yaklaşması, her biri kendine göre geleneksel anlamı olan farklı eylemlere ayrılır. Birincisi ava pusu kurmaktır; av, bizim onun hakkındaki tasarımlarımızın farkına varmadan önce mimlenir. Av, göze kestirilerek ve haz duyularak düşünülür, gözlemlenir ve özlenir, henüz daha canlıyken bile et olarak görülür...” der. Y.Y. de tam da böyle bir davranış biçimi içerisindedir. Yanaştığı kimseyi tanımaz ama onu sahibinin ona sunduğu bir av olarak görür. Avcılığın hukukunu harfiyen uygular. Her ölen kazayla ölmüştür. Ancak hikâye yine bir sürprize açıktır ve av ile avcının yer değiştirmesi söz konusudur.
Aslında Otel Odaları’ndaki birkaç öyküde yer değiştirme, birbirinin yerine geçme ve kendini başkasında bulma tekniği sıklıkla uygulanmıştır. Bu aslında bize sürekli bir dönüşüm içinde olduğumuzu, toplumun biçtiği rollerin değişkenliğini, zaman mefhumunu ortadan kaldırdığımızda değerlerin de sorgulanabileceğini hatırlatır.
Otel Odaları’ndaki bütün kişiler tek bir harfle veya iki harfle konumlandırılmıştır. Bu bir yandan kişilerin karakterleşememesi, toplum içinde kendilerine has bir yer edinememesini hatırlatırken bir yandan da bizi bu kişileri herkesle özdeşleştirmeye götürür. Sürü psikolojisine, tek tipleşmeye işaret eder. Otel Odaları son derece sakin ama derinlikli bir dille yazılmış. Dil ne kadar sade ve yalınsa hikâyeler bir o kadar sert, keskin, sıra dışı ve sakin olmaktan uzaktır. Sıradan insanların sıradan olmayan hikâyeleri bizi kaosun kenarına kadar götürür. Suçun, mananın, ölümün, kaderin ve tesadüflerin, deliliğin ve bunun aşka tezahürünün yeniden sorgulandığı Otel Odaları bence Tayfun Pirselimoğlu’nun ustalığını bir kez daha bize göstermektedir.
OTEL ODALARI
Tayfun Pirselimoğlu
İthaki Yayınları
2009
132 sayfa
10 TL.

Edgar Allan Poe'nun Öykücülüğüne Yolculuk / Senem Dere

Edgar Allan POE’nun öyküleri, Dost Yayınevi tarafından bir araya getirilerek üç cilt halinde basılmış. Yıllar sonra, özellikle Hasan Fehmi NEMLİ’nin titiz ve ayrıntılı çevirisinden Poe’nun öykülerini okumak çok keyifliydi. Poe her zaman tartışılmış ve hakkında pek çok şey söylenmiş bir yazar. Bu nedenle  Poe’nun yazarlığı hakkında benim  söyleyeceklerimin çok gereksiz  bulunabileceğinin farkındayım. Yine de onun öykülerinin bende bıraktığı etkiyi bir şekilde anlatmak ihtiyacıyla bu yazıyı kaleme almış bulunuyorum.

Şimdi, bir gölün kenarında oturduğunuzu, etrafınızı çeviren dünyanın ve yüzünüzün durgun suya yansıyan aksini seyrettiğinizi düşünün. Bir süre sonra içinizde, sudaki kıpırtısız dünyayı dağıtmak, sarsmak, değiştirmek için karşı koyamadığınız bir istek belirmez mi? Doğal olarak suya dokunur ya da göle atmak için bir taş aramaya başlarsınız.
İşte Poe’nun öyküleriyle yaptığı budur. Onun öyküleri göle atılan bir taş gibidir ya da suyu karıştıran becerikli bir el... Önce hayretle, yüzünüzün alışkın olduğunuz çizgilerinin bozulmasına, dağılmasına şahit olursunuz. İyice bakmaya cesaretiniz varsa, size benzeyen ama çoğu zaman görmezden geldiğiniz, hatta ürktüğünüz yine de içinizde bir yerlerde olduğunu hep bildiğiniz kendinizle yüzleşirsiniz bulanık suda. Ardınızdaki dünya da belirsizleşmiş, yıkılmıştır. Tekinsiz, karanlık, kuralsız ve vahşi, başka bir dünyanın kapıları aralanır. Oraya hükmeden Tanrı, olsa olsa Dionysos’tur. Takıntılara, tutkulara, kayıp ruhlara, delice isteklere, öc almalara, kana ve sonsuz aşklara kaldırır kadehini.

İlginçtir ama içinizdeki ürperti sizi o kapılardan girmeye zorlar. Kasvetli bir şatoda bulursunuz kendinizi. Geniş merdivenlerin basamaklarında durmuş, duvardaki tablolardan birini seyre dalmışsınızdır. Tablodaki bakışları sisli  kadın, sanki resimden çıkacak ve yanınızdan bir tüy hafifliğiyle geçerek gözden kaybolacaktır. Bir ânlığına başınızı başka yöne çevirmeniz bunun için yeterlidir. Kapalı kapıların ardındaki odalardan birinde, evin sahibi hastalıklı bir özlemle o kadının gelmesini ve acılarından kurtulmayı beklemektedir. Bilirsiniz; insanın önce en yakınındakini öldürdüğünü, sonra da onu yeniden, yokluğundan var etmeye çalıştığını. Kendini ancak  böyle aynalara çizebildiğini... Anlarsınız, çünkü sizin de başınıza gelmiştir böyle şeyler.

Siz, odaları salonlara, salonları merdivenlere, merdivenleri gizli bölmelere, kilerlere, şarap mahzenlerine bağlayan koridorlarda yürürken, bahçedeki ağaçların pencerelerden yansıyan tuhaf gölgeleri peşinizdedir. Yoksa bir kara kedi midir takip eden sizi?  Sürekli sırtınızda hissettiğiniz, onun parlak, rahatsız edici gözleri midir? Bilmenin imkânı yoktur! Çünkü burada her şey sadece sezdirir kendini. Yanından geçtiğiniz duvarların tatlı çağrısına da aldanmayın. Dokunduğunuz anda sizi kendine katacak; etten, kemikten, kandan beslenen harcını sizinle ısıtacaktır.

Şansınız varsa, adımlarınız mahzenlere değil geniş odalara ulaştırır sizi. Kalın kadife perdeleri çekilmiş, büyük mobilyaların ağır ağır nefes aldığı odalara... Yürüyemeyecek kadar yorgunsunuzdur artık; tozlu, büyük yatağa bırakırsınız bedeninizi. Karşısınızdaki tabloda, fırtınaya tutulmuş bir geminin çaresizliği vardır. Patlayan dalgaların sesini duyar gibi olursunuz uyumadan önce. Uyku, yoğunlaşıp ağırlaşan karanlığın üstünüze kapanmasıdır sanki. Bir kadının, tanıdığınız ama kim olduğunu çıkaramadığınız bir kadının, soğuk, incecik, mermer beyazlığında elleri karanlığı yırtıp size doğru uzanır. Siz dudaklarınız kupkuru, nefes alamadan beklersiniz. Dışarıda onun ayak sesleri, gittikçe yaklaşır, yaklaşır, yaklaşır...

Az önce izlediğiniz tablodaki gemide gözlerinizi açtığınızda, dalgaların dehşeti, karanlığınkini unutturur. Gemiyle beraber dünyanın dibine doğru çekildiğinizi yavaş yavaş kavrarsınız. Durumunuzu kabullendiğinizde şaşırarak fark edersiniz ki orada göreceklerinizin merakı korkunuzun önüne geçmiştir. Sanki okyanusu böyle köpürten, rüzgârı çıldırtan, gemileri  savuran da sizin bu merakınızdır. Eğer vazgeçerseniz merak etmekten, her şey birdenbire duracak, ölüm birdenbire gelecektir. O yüzden gözlerinizi kapatamaz, her şeyi görmeye çalışırsınız. Asıl korktuğunuz, dehşet verici şeyler görmek değil, görülecek hiçbir şeyin olmamasıdır artık.* O gemide, her şeyin başlangıcına varıncaya kadar döner durursunuz. Zaman, ölümün size yetişemeyeceğini düşündürecek kadar uzar.
Ama dünyanın dibi siyah bir odadır. Kan rengi camlardan al bir ışık sızmaktadır. Ayak bastığınız kuzguni halı üzerinde, kan renkli camlardan süzülen yalazlar dans etmektedir.** Odadaki abanoz  saatin vuruşları etrafı çınlatmakta, bütün sesler onun karşısında susmakta, erimektedir. Kaçmak, odadan çıkmak istersiniz ama saatin vuruşları sizi olduğunuz yere mıhlamış, tüm gücünüzü almıştır. Hiç olmadığınız kadar bitkinsinizdir; göz kapaklarınız gittikçe ağırlaşır. Sonunda saatin vuruşları kalbinizin ritmi gibi uzaklaşır,  duyulmaz olur.
Göle attığınız taş çoktan dibe çöktü, sular duruldu. Her şey yerli yerinde... Ama neden titriyorsunuz? Haklısınız, hava serinledi sanki. Zavallı kedinin sizi izlediğini de nereden çıkardınız? Anlıyorum, son zamanlarda içkiyi fazla kaçırıyorsunuz. Evet evet, gitmeli ve iyi bir uyku çekmelisiniz. Düşünmemelisiniz böyle şeyleri...

* Kuyu ve Sarkaç
* Kızıl Ölümün Maskesi 


Bu yazı daha önce Sabit Fikir'de yayınlanmıştır...

Duvar... / Ramazan Mastavralı

Bu duvarın, Pink Floyd'un "The Wall" isimli ünlü parçasıyla ilgisi bulunmuyor maalesef.
Bu, 21. yüzyılda, demokrasi, insan hakları, özgürlük gibi yüce kavramlar kullanılarak yapılan bir savaşın ardında bıraktığı duvardır.
ABD, 31 Ağustos'ta muharip askerlerinin tamamını Irak'tan çekti. Ülkede, daha önce imzalanan SOFA anlaşması çerçevesinde muharip olmayan! 50 bin asker kaldı. Bir de Bağdat'ı çevreleyen duvarlar.
Bu duvarların asıl adı T-Wall. Irak'taki en önemli üreticisi ise beton konusundaki uzmanlığı ile tanınan bir Türk şirketi. Zaten, biraz dikkatlice bakınca, üzerlerinde Türk şirketinin logosunu görmek olası.
Bağdat'a adım atar atmaz kendinizi o duvarların arasında buluyorsunuz. Havaalanından kent merkezine kadar uzanan yoldan başlayıp, Amerikalıların oluşturduğu yeşil bölgenin çevresini adeta ortaçağ kalesi gibi çevreleyen bu duvarlar Irak halkının zihnini de esir almış.
Ülke işgalden büyük ölçüde kurtulmuş ancak, Irak halkı hala zihinsel esaretin sarmalından çıkmaya çalışıyor.
2002 yılında ambargo altındayken bile Dicle kenarında kafelerin dolup taştığı, insanların sokakta alışveriş yaptığı, can kaygısı taşımadan yaşadığı ülke gitmiş; yerine sürekli patlamaların yaşandığı, ölüm korkusunun sindiği, yüzlerin gülmediği, sokaklarında çocukların oynamadığı, parklarında bahçelerinde sevgili fısıltıları yerine silah seslerinin yankılandığı bir ülke gelmiş
Bağdat'ta kimse Saddam Hüseyin'i kutsamıyor ama Amerika'yı da ya bugünkü yönetimi de kutsayan yok.
Sadece geçmişe özlemin ince kokusu var burunlarda.
"O zaman baskı vardı ama en azından ölüm korkumuz yoktu" diyenlerin sesi daha çok çıkıyor artık.
Bağdat, Hollywood'un, "büyük felaket sonrası" filmlerinin setini anımsatmakta. Sanki bir nükleer felaket olmuş ve insanlar yeniden var olma savaşı veriyor.
T-Wall'ların arkasına saklanmış büyük binaların siluetleri Ortadoğu güneşinin altında titrek görüntüler oluştururken, 50 derecenin üzerindeki çöl sıcağına karşı sıradan Bağdatlının yapabileceği çok fazla birşey bulunmuyor. Günde 3 ya da 4 saat verilen elektrik ne klima çalıştırmaya ne de insanların günlük yaşamın gereksinimlerini karşılamaya yetiyor.
Kaçak mazotla çalışan jeneratörlerin gürültüsü artık kulaklarda kalıcı bir yer etmiş. Gürültü kesildiği zaman dikkatler dağılıyor, sanki olağanüstü bir gelişme varmışçasına...
Bağdat dinle, mezheple bölünmüş. Kent de zihinler de...
Şii ve Sünni öyle bir ayrılmış ki birbirinden, iftar vakitlerini bile ayırmışlar. Sünniler Şiilere Şiilerin de Sünnilere güveni yok.
Ezanı duyan Sünniler önce oruçlarını açıyor, Şiiler ise havanın tamamen kararmasını bekliyor.
Bu iki mezhebin tarihsel uzlaşmazlığı bir yana, ülkenin gerçek gündemi bile iki ayrı eksen üzerinde şekillenmiş.
Altı ay önce yapılan seçimlerden lideri laik bir Şii olan ancak ağırlığını Sünni grupların oluşturduğu Irakiye birinci olarak çıkmış. Çıkmış ama bir türlü büyük ağabeyden yani Amerika'dan izin alamamış.
Tabii, her ne kadar demokrasi getirme, insan haklarını koruma bahanesi ile gelmiş olsa da Amerika, seçimden birinci çıkan partiyi görmezden geliyor. Çünkü, Amerika'nın çıkarı ya da Barack Obama'nın çıkarı, Irak'ın istikrarlı bir ülke görüntüsü vermesinde... Ülke gerçekten karmaşanın, kaosun eşiğinde olsa da bu kimsenin umurunda değil.
Amerika, Şiilerin ülkede çoğunluk olduğu gerçeğinden yola çıkıp, seçimden birinci çıkmasa da Tahran yönetiminin bir dediğini iki etmeyen Nuri el Maliki'yi desteklemekte. Irakiye'yi ise görmezden gelmekte...
"Bu ne yaman çelişki anne" dedirtircesine Amerika'nın Tahran'ın esas oğlanı el Maliki'yi desteklemesi ilk aşamada şaşırtıcı gelse de, Amerika'nın klasik kendine yontan çıkarcı mantığı gözönüne alındığında yok da yadırganmıyor.
Kapalı kapılar ardından büyük bir siyasi mücadele veriliyor. Adeta siyasal bir santranç oynanıyor Bağdat siyasetinde.
Öneriler alınıyor öneriler veriliyor, formüller geliştiriliyor, cumhurbaşkanlığı, başbakanlık ve bakanlıkların pazarlıkları yapılıyor kıran kırana...
Sokaktaki sıradan Iraklının çilesi ile dolmuyor bir türlü.
Irak hızla tek adam yönetimine doğru gidiyor. El Maliki, ikinci Saddam Hüseyin olma yolunda hızla ilerliyor.
Görev yaptığı sürece içinde Irak ordusundan, yargısına, bürokrasiden lideri olduğu Dava partisine kadar bütün kurum ve kuruluşları kendi egemenliği altına alıp şekillendirdiği için Irak yeni bir diktatörlük döneminin eşiğinde bulunuyor.
Demokrasi adına ülkeyi işgal etmiş Amerika ise sadece ve sadece Obama'nın temsilciler meclisi ve senato seçimlerinde "geride istikrarlı bir Irak bıraktık" görüntüsü verebilmek için el Maliki'nin yeniden başbakan olmasını istiyor.
Seçimden birinci çıkan ancak hükümet kurması için önü bir türlü açılmayan Irakiye ise ordunun ve yargının el Maliki'ye bağlı ve bağımlı duruma gelmesinden yakınıp duruyor.
Bu yakınma bir süre sonra Sünni grupların eline silah almasını tetikler mi bilinmez ama Irak'ta ikinci el Maliki döneminin açılması sadece siyaseten değil, ekonomik açıdan da birçok sıkıntı beraberinde getirecek gibi görünüyor.
Yolsuzluk almış yürümüş. Ülkenin petrol geliri halka kesinlikle yansımıyor. Milyarlarca doların kimin cebine gittiği belli değil.
Maalesef, Irak yarınlara çok da umutlu bakmıyor
Ülke duvarların arkasında yaşıyor, duvarlar bu güzel ülkeyi sadece çağdaş dünyadan değil, gelecekten de uzak tutuyor.
Oda Tv'ye teşekkür ederiz...

Kitaplardan Notlar / Derleyen: Murat Mutlu

"...Biliyorum bütün sözler yavan, bütün sözcüklerin içi boşaltılmış, bütün anlamlar kullanılmış,
bütün anlar uçucu; kelimeye dökülen her duygu,
kendiliğinden soğuk bir klişe oluveriyor;
hiç bir sözcük duygularıma da yüreğime de yetmiyor;

Anlatabildiklerimle değil, anlatamadıklarımla karşında durmak için kaçırdım seni,
çaresizliğimi görmen için kaçırdım;
yalnızlığımı anlaman için; beni yüreğinle anla, gözlerinle dinle diye...

"Beni kendi kelimelerinle gör diye".
Seni aşk uğruna kaçırdım.Aşk uğruna. Hepsi bu işte..."

Sen ne hissedersen hisset, ne anlatırsan anlat,
karşındaki kendi kelimeleri ile seni görmedikten sonra...''

Murathan Mungan-Üç aynalı kırk oda

--------

hepimiz hastayız.
kimimiz antikaya,
kimimiz arabaya,
kimimiz makama mevkiye,
kimimiz kadınlara,
ne bileyim ben en doğrusunu minibüslerin ardına yazıyorlar.
- nedir o?
- bir ben değil, herkes hasta.

Mustafa Kutlu-Tahir Sami Bey'in Özel Hayatı

--------

Herkesin Kendine Göre Bir Dağı Vardır ve Herkes Kendi Dağında Yaşar Mevsimleri.
Senin Güneşin Yakamaz Beni, Benim Kışımla da Sen Asla Zatürree Olamazsın.
Şimdi Çık Kendi Dağına, Ayakkabılarını Çıkar ve Koş.
Doludizgin koş! Arkana Bile Bakma Koşarken.
Bakma; Çünkü Arkanda Hiç Kimse Yok!
O Dağ Sadece Senin. Ayağını Basmadığın Hiçbir Şer Kalmasın.
Her Yerini Ezbere Bil bu Dağın. Yeni Ağaçlar Dik Dağına.
Ağaçlarla Yeşile Boya.

Gururla Dolaş. Adımların Hep Büyük Olsun.
Büyük Yaşa! Hiçbir Zaman Korkutmasın Ölüm Seni ve Daima Emin Ol;
Sen Ölmeden Kimse Gelmeyecek Senin Dağına. Ölünce Gelecekler ve:
"Burada Koca Yürekli Bir Dağcı Yaşardı." Diye Yazacaklar Senin Zirvelerine;
Ama Bu Senin Umurunda Bile Olmayacak.
Sen Zaten Senelerce Koca Bir Dağcı Olduğunu Bilerek Yaşamıştın.

Erdal Demirkıran - Adam Dediğin Benim Gibi Olur

--------

"Çok param olunca yalnızlık satın alacağım kendime."
1997 - İstanbul

Ben yazar değilim.
Sadece 16 yaşımda boyumdan büyük bir güne kafa tutarken o vitrinde görüp aşık oluğum yalnızlığı,
gömleğimden çorabıma kadar ciltleyip satarak çıplaklığımla baştan çıkarmaya çalışıyorum satın almaya gücüm yetmediği için.
İçimdeki birden fazla insanın varlıklarını koruma çabaları ve lakin sonunda yalnızlığı edinmeme hizmet edişlerinin bir paradoks olup olmadığını düşünmektense,
oturup hepsini teker teker dinleyerek bir sonuca varmaya çalışıyorum.
Yani bildiklerimden değil,hiçbir şey bilmediğim için yazıyorum.

Salt,mecazsız yalnızlığı istiyorum.
Madem ki insanlar,yalnız olma isteğinin iyileştirilmesi gereken bir hastalık olduğunu düşünüyorlar,
ben de anlayacakları dilde sesleniyorum sevgilime:

"Seviş benimle.Hastalığım ol ve ölüme hazırla beni."
1997 - İstanbul

Ömer Faruk Dizdar-Şizofreni Günlükleri

--------
'Bize öğretilen her söze kandık
‘Yasaktır’ ‘Memnudur’ dendi,inandık
Hep ‘Girilmez’ levhasına aldandık
Bu tutulan,yanlış yol gelir bize..''

''Hayat düşünceleri tutan bir hapishanedir.
İnsan can sıkıcı bir saç demetidir.
Ben de akılsız bir robotum..''

"Kendi önsözümü yazacağım.
Olmayan romanların yazarı Selim Işık için
önsözler yazacağım.
Her önsözde,okuyucunun karşısına değişik bir
kişilikle çıkacağım.
Bin yazar kadar,on bin yazar kadar güçlü olacağım
böylece.
Bazı önsözlerde başarısız bir yazar olacağım: ilk eserimin
ilgi görmemesi üzerine ümitsizliğe kapılarak intihar ediceğim.
Bazen de,o kadar meşhur olduğum halde anlaşılmamış olmanın ıstırabını
duyacağım gene: insanlardan kaçacağım."

Oğuz Atay-Tutunamayanlar

--------

Sevgiden vazgecilemeyecegine gore,
sevgi konusundaki başarısızlığı yenmenin bir tek yolu kalıyor:
Once başarısızlıgın nedenlerini incelemek;
sonra da sevginin ne oldugunu anlamaya calısmak.

Erich Fromm-Sevme Sanatı





--------

Beni kalabalık sandınız...

Evimde hiç güneş batmaz, diye geçti aklınızdan...

Oysa ben çoğu kez bana gelen mektuplarınız kadardım.
Evimde güneşim çok battı.
Mektuplarınızın içindeki sevgi ve merhametin ışığıyla çok gece geçirdim. Yalnızlıktan ölecek gibi olduğum anda tekrar tekrar okuduğum o mektuplar, beni sabaha çıkardılar...

Unutulmak acısını sadece bu mektuplar hafifletilecek gibiydi...

Kitaplarımı, bilmediğim, tanımadığım kişilere yazıyordum.
Belki de bir meçhule...

Ama o meçhulden, yani sizlerden bana sevgiler akıyordu.
Acılar, sırlar, çelişkiler, umutlar, yalnızlıklar; hayal kırıklıkları, gözyaşları, ölme isteği ve yaşama sevinci akıyordu...

Bu kimsesiz incelikler ülkesine..

Cezmi Ersöz-Zarfını Ben Açardım Sana Yazdığım Mektupların

--------

Hatice sadece bir çift âşık göz değil.
Hatice sadece nehre yatak.
Sadece sancağa burç değil.
Hatice aynı zamanda “eller” demek.
Allah’ın Sevgilisini emanet ettiği kadın elleri, aşkın elleri.
Aşkın evi.
Vahyin çatısı.
Gözbebeğin çerçevesi.
Zemzemin kuyusu.
Mağaranın yoldaşı.
İnci’nin istiridyesi.
Define’nin sandığı.
Sevgili’nin sırtına hırka.
Hatice, köşesiz ve kusursuz çember.
Hatice, avuçlarından su içtiğimiz emek sahibi ellerin adı.
Hatice, Aşk’a kapı, Sevgili’ye kab.
Hatice, ol emri karşısında kainat.
Hatice göğün altına uzanmış arz.
Hatice, varlığı Mim harfine ev kılınmış kadın.
Hatice, tekvin kokusu.
Rüyası gerçeğe çıkmıştı Hatice’nin.
Güneş evine doğmuştu.

Sibel Eraslan/ Çöl~Deniz Hz.Hatice

--------

İçinizden herhangi bir sebeple kovduğunuz birisini,
Yaşadığınız şehirden de kovabilir misiniz?
Sığınacağınız bir esmer sevdanız bile yoksa,
Yeni sözcükler mi ararsınız yemininizi iletsin diye,
Yoksa ülkesiz bir bayrak gibi çırpınan umudunuzu yarıya indirip,
Barışın anlamı mı olursunuz?

Veysel Boğatepe-Git Bu Şehirden


--------


''Aslında gerçekten rahatlamaz,avunur ademoğlu..
Belki de avunmamız bile kendi sanımızdır.
En iyi avuntu da,dünyadan vazgeçtiğimize,hırsları zincirlediğimize kendimize inandırmak..
Yalan da olsa,inandırmak..''

Kemal Tahir-Esir Şehrin İnsanları


--------

...''gitmek kadere diş bileyenlerin, varmaksa kadere inanmayanların tercihiydi.
birinin kökleri geçmişte, haritası çok merkezli; ötekininse kolları gelecekte,
haritası tek merkezliydi. bu sebepten, birinde ağır basan dişilik, ötekinde erkeklikti.
kaçmaya gelince o bambaşkaydı.
kaçmak sürekli hareket halinde olmasıyla gitmeyi ve gizliden gizliye barındırdığı
bir başka, bir öte mekan arzusuyla da varmayı çağrıştırıyordu.
velhasıl kaçmak, hem gitmeye hem de varmaya, ne gitmeye ne de varmaya benziyordu.''

Elif Şafak-Şehrin Aynaları

Kitaplardan Notlar / Derleyen: Murat Mutlu

"...Biliyorum bütün sözler yavan, bütün sözcüklerin içi boşaltılmış, bütün anlamlar kullanılmış,
bütün anlar uçucu; kelimeye dökülen her duygu,
kendiliğinden soğuk bir klişe oluveriyor;
hiç bir sözcük duygularıma da yüreğime de yetmiyor;

Anlatabildiklerimle değil, anlatamadıklarımla karşında durmak için kaçırdım seni,
çaresizliğimi görmen için kaçırdım;
yalnızlığımı anlaman için; beni yüreğinle anla, gözlerinle dinle diye...

"Beni kendi kelimelerinle gör diye".
Seni aşk uğruna kaçırdım.Aşk uğruna. Hepsi bu işte..."

Sen ne hissedersen hisset, ne anlatırsan anlat,
karşındaki kendi kelimeleri ile seni görmedikten sonra...''

Murathan Mungan-Üç aynalı kırk oda

Yazının tümü için tıklayınız

Meserret Oteli / Sait Faik Abasıyanık

Anonim bir e-postayla adresimize gelen Sait Faik'in Meserret Oteli öyküsünü yayınlamak, hatırlatmak istedik...
 İstasyona iki erkekle bir kadın indi. Yağmur çok şiddetli yağıyordu. Genç bir hamal, bu üç kişilik grubun eşyalarını yüklendi. Kadın hamala:

- Meserret Oteli’ne, dedi.
Hamal:

- Meserret Oteli’ne mi? diye sordu. Bu soruşta, işitmemekten değil, bir güzel sözü bir daha tekrarlatmak isteyen acemi bir haletiruhiye var gibi idi. Kadının sesi, yağmurlu havanın içine daha madeni bir yağmur gibi düşmüştü. Erkekler, sessiz, sedasız, ceketlerinin yakalarını kaldırmış, istasyon binasının içine doğru kaçıyorlardı. Genç kadınsa hamalın sorgusuna başıyla müsbet bir cevap verdikten sonra kırmızı muşambasını uçuran rüzgara ve erkeklere doğru seğirmekte idi. Birden geriye dönüp hamala:

- Çocuğum, dedi. Daha iyisi bize bir araba bulsan…

Arabaya birbirine sıkışarak yerleştiler. Hamal da eşyaları arabacının yanına birer birer koymuş; arabanın içine ve genç kadının bir erkek çocuk yüzü taşıyan kafasına dönmüş:

Uğurlar olsun, demişti. Allah rahatlık versin!

Erkekler ilk defa seyahate çıkmışlara mahsus acemilik ve sersemlikle dolu idiler. Kadın, hamala:

- Eyvallah, dedi.

Araba hareket etti. Hamalın elleri açık kalmıştı.

Araba çamurların içine daldı. Yolcular, uzakça şehre doğru çekip gittiler. Neden sonra kadının aklına geldi.

- Ah dedi, ne eşeğim. Hamalın parasını vermeyi unuttum. Erkekler, kadın, “ne berbat bir hava,” demiş gibi kafalarını salladılar ve sersemliklerine daldılar. Arabacı atlarına homurdanıyordu. Geniş sırtında rüzgar esiyordu.

Kadın müteessir, arabacının sırtındaki rüzgara bakıyordu.

Birkaç defa ona seslenmek istedi. Fakat cesaret edemedi. Bu sırtın ötesinde göreceği iki haydut gözüyle karşılaşmak mümkündü. Bütün bu sırt ve arka, manzarasından gözünün önüne bir kürek mahkûmunun külrengi kafası, gözleri, katil hayatiyeti geleceğine emindi. Fakat birden kafasını ve kalbini dolduran bir cesaret ve tecessüs hamlesiyle:

— Arabacı, dedi.

Rüzgârlı, kalın geniş sırt ürpermişti. Ürpermişti ama yağmurlu, ıslak kafasını çevirmemişti.
Kadın ikinci defa seslendi. Bir kafa homurdanır gibi döndüğü zaman kadın; hayalde yaratılan şeylerin hakikatteki aykırılığıyla karşılaşmaların ahmaklığıyla mı susmuştu?

Şimdi güzel ve köylü bir çehre, on üç yaşında bir çocuk yüzü ona soruyordu:

— Ablacığım ne oldu? Bir şey mi unuttunuz?

— Hamalın parasını vermeyi unuttuk da...

— Ziyanı yok abla, ben dönüşte kendisine veririm.

Arabacı arabadan inmiş, bir başka arabacı yerine gelmiş gibi, aynı sırt manzarası kadının gözlerinde yeniden peyda oldu. Ve kadın hayaline, tekrar bir haydut çehresi mıhlayarak, kasabanın çamurlu, ıslak, ölü çarşılarını seyre daldı.

Meserret Oteli, kasabanın en güzel oteli idi. Erkekler, acemiliklerini boyun bağlarını çıkarır gibi çıkarmışlar, otelciye isimlerini yazdırıyorlardı. Kadın, küçük salonu gözden geçirmekteydi. İsviçre ’de, bir aile pansiyonunun şirin köşkünde, iki kış geçirmişti. Basit, kullanılmaya elverişli, çıplak denilecek kadar boş, fakat her şeyi tamam bir salondu. Anadolu’nun bu küçücük nahiyesinde bir İsviçre köyünün konforunu yaratan adamı görmek merakıyla; küçük bir masanın önünde, sandalyeye oturmadan, reverans eder gibi bükülmüş, yolcu kâğıtlarını dolduran otelciye:

— Bu otelin sahibi siz misiniz? diye sordu.

Genç adam kafasını kaldırmadan:

— Evet, benim, dedi.

Kadın evli misiniz diye sormak istiyor; bir Avrupalı kadın zevkiyle süslü ve muntazam salonu bu kafası tıraşlı adamın yapacağına inanmak istemiyor gibi duruyordu. Kadın bu suali her nedense sormadı.

Duvarda iki resim levhası vardı. Birisi bir bostan dolabının gölgesini ve şıkırtısını, kovaların akşam ışığıyla dolmuş parıltısını bir fotoğraf hissizliği ve mevsukiyetiyle aksettiriyor. Bir diğeri, acemi fakat çok hassas bir fırçanın, çok çabuk kaçan bir hayali zapt etmek için baş döndürücü bir acele içinde çırpındığı bir genç kız portresi idi. Otelci ile işlerini bitiren erkekler de bu genç kız resminin önüne dikilmişlerdi. Bir tanesi bu portrenin üzerinde yaptığı tesiri ifade etmesini bilen bir çehre ile dalgın:

— Bu portrede, dedi, bir sürat var. Adeta ressam bu çehreyi yüz kilometre yapan bir trenin içinde geçerken durulmayan istasyonların birinde dikilmiş sıtmalı bir kız çocuk hayalini kafasında sonradan canlandırmış, büyütmüş de yapmışa benziyor.

Otelci de oraya bakıyordu. Gülümser gibi gözleri duvarda, resmi görmüyor, fakat o tarafa bakıyordu. Sessiz denilecek kadar haletiruhiyesizdi. Alışılan, özlenen bir çirkinliği, entelektüel bir yüzü vardı.

Mütevazı bir sesle:

- Hemşirem ölmeden birkaç saat evvel, dedi.

Hepsi tekrar gözlerini portreye çevirmişlerdi. Kadın, yüzünü dönmeden:

Bu resmi siz yaptınız değil mi? dedi.

Erkekler otelcinin, “hayır ben yapmadım”, demesini bekliyorlar gibi bir hal almışlardı. Kadın sorduğu sualin cevabını almış kadar müsterih bekliyordu.

Otelci ağır ve düşünceli:

- Hayır, dedi.

Sanki erkekler geniş bir nefes almışlardı. Kadın bu menfi cevaba hayret etmemişti. Otelci devam etti:

- Bizzat kendisi yapmış. Bir arkadaşı aynayı tutmuş. O kendi eliyle, işte resimdeki gibi gülümseyerek… Bizzat kendisi yapmış.

Kadın bildiğimiz kadınlardan olsaydı otelciye, bu portrenin hikayesini ondan kopara kopara alabilirdi. Yüzü lakayt bir mana almıştı. Erkeklerin sarışınına döndü:

- Bana, dedi, bir cıgara verir misiniz?

Otelci ağır ağır odadan çıktı. Birkaç saniye sonra tekrar içeriye girdi.

Bir emriniz olursa, dedi, zili basarsınız. Garson size odalarınızı gösterir. Yatmadan evvel sıcak bir şey içmek arzu ederseniz size çay da hazırlayabilirim.

Otelcinin yüzü heyecanlıydı. Yüzlerce müşteriye yaptığı gibi, bir iskemlenin üstüne ters oturup gözleri görmeden resimde, hikayesini anlatmayı gayrı şuuri arzu ediyordu. Fakat kadın:

- Teşekkür ederiz. Evet yatmadan evvel bir çay içebiliriz. Çok teşekkür ederiz.

Otelci ikinci defa çıktıktan sonra kadın, yol arkadaşlarına İsviçre’de tanıdığı bu ressam kızın macerasını anlatmak istedi. Sonra bu adi hikayeyi anlatmış kadar yorgun ve mecalsiz, hatta yarı yolda öte tarafı dinlenilmeyeceğinden korkmuş gibi sustu. Ve ölmüş arkadaşının hatırasıyla uzun müddet gözleri portrede düşündü. Aynayı tutarken söylediklerini şimdi birer birer ses, ışık, rüzgar ve yağmur arası bir sükutla yeniden işitiyordu.

- İstasyonda genç bir hamal eşyanı alacak. Sana birkaç defa, kadın sesi işitmek için, bir sözü tekrarlatacak. Sen ona parayı vermeyi unutacaksın. Kocaman sırtlı bir arabacı döndüğü zaman, on üç yaşında bir köylü çocuğu yüzüyle karşılaşacaksın, sonra arabacı arabadan inmiş de, bir başkası yerine oturmuş gibi aynı sırt manzarası karşısında peyda olacak. Kasabanın ölü çarşılarını seyre dalacaksın. Belki hava yağmurlu olacak. Sonra ağabeyim… Gözleri, özlenen ve alışılan çirkinliği, entelektüel siması. Bana söz.... Muhakkak gidip bir gece bizim otelde yatacaksın değil mi?
Varlık, (45), 9 Mayıs 1935