Sen Hiç Ebru Çiçeği Gördün mü? - Ebru Doman


Şimdi gidiyorum.Tüm sessizliğimle gidiyorum.Dur demeni bekliyorum aslında.Kelimelerim bitmedi susuşlarımda gizleniyor ne kötü… Laf anlatamadığım gözyaşlarım,akacak yine beceremeyeceğim ağlamayı. İçimde birikenler boğazımda tıkanıp kalacak.Dokunmak istiyorum ama öfken dağ gibi büyük,dokunsam patlayacak volkanım.Yakacak her yeri.Ne varsa köz olacak. Yüzündeki öfkeye dokunamayacak kadar bitirmiş damlalarını yağmurlarım. Akranlarımız aramızda duran ayrılığı yoklayıp duruyor.Senden uzaklaşıyorum yavaş yavaş ne kötü… Oysa seni sevene kadar,yabancı kollara sarılmışım aşk diye.yine yabancı kollara doğru yol alıyorum.beceremedim yine sevmeyi.Tabi bana göre değil deli sevdalar. Çırpınıyorum ama uçamıyorum ne kötü… Macera filminin ilk karesinde saçma sebeplerle ölen figüranlar gibi gidiyorum. Yaşadığımız kısa günün altına sığınarak gidiyorum.İmkansızdı zaten bu aşkın uzun sürmesi farklı iklimlerin çocuklarıyız biz.Kabul etmeliyim.Ne kötü… Ayrılık konuşması yaptığın günü hatırlıyorum hep.Aşkın yetmediği bir şeyler varmış aramızda.Hani asla yalnız yürümeyecektim bu yollarda.Beynimde yankılanıyor hala cümlelerin.Bundan sonrada asla sana politika yapma fırsatı vermeyeceğim.Görmek istemiyorum senin despot tavırlarını.Bunca aşka tanıklık etmiş ebru çiçeğinin içini kavurur yaşadıkları.Hüzün dolu bir sevişmenin içinde bulurum kendimi.En iyisi gitmek ne kötü… Dünyanın en dürüst insanı değilim biliyorum.Konu sen olunca itiraf ettim kendime.Yaşadığım bu hüzün dolu sevginin tek sorumlusu ben değilim. Düşün biraz beni de.Öyle uzunca düşünecek bir şey olmasa da. Ne kötü… Yüreğimin kapılarını gerçekten açabilseydin o zaman hissederdin bu aşkın efsane gibi olacağını. Ama sen her şeyi tersine çevirdin yok ettin içimdeki güzel duyguları,kendi egolarını tatmin etmek için. İşte bu yüzden gidiyorum ne kötü… Sana dair hayal kırıklıkları oluştu içimde hiç beklemezdim inan ki nasıl da güvenmiştim aslanıma. Kendi kendime küstüm bunun için.Olacak şey değil demi. Sende hiç anlam veremesin bu tavırlarıma.Adım gibi karışık duygularım ne kötü… Sorular cevapsız bakıyor suratıma oysa nasıl da tutkundum sana. Yeminliydim senin için simdi bozuyorum.Sende kimin türküsünü söylersin, kimin için yazarsın şiirlerini bilmem.Ama nedense korkuyorum bunların olmasından sevmek böyle bir şey demek ki.Diyecek bir şeyimde yok.sen selamı mı da söyle benim için.Sana bütün sarıları ve kırmızıları uzatıyorum.Bende bütün lacivertleri alarak gidiyorum.acelem var.Yüreğimde ki yaralı aslan coşmuş bir ırmak artık. Kükrüyor ovalara.Seni de hiç kimsenin bilmediği bir dağa sakladım.Yanar dağ olan volkanım buz tutsun diye. Ne kötü… Belki üzüldün, özledin, belki güldün bilmiyorum. Yine içersin sen rakını balığının yanında. istediğin kadar sarhoş ol. İçini acıtsa bile. Gidiyorum döndür beni bu kimsesiz kaldırımlardan. Acelem var gidiyorum.Beraberimde götürüyorum bütün alışkanlıklarımızı.ne kötü…
Ebru Doman
Elazığ

Kültürün Değeri ve Anadolu - Cemil Taşkıran

Teknolojinin gittikçe artmasına paralel olarak yerküre üzerinde belirginleşen global etkileşim bütün kültürleri yıkıp ortak normlara kavuşturuyor.  Tabii ki bu durum Anadolu'daki mevcut kültürler üzerinde etkisini gösteriyor. Özellikle batı kaynaklı  kültürlerin bu sahada yoğunlaşması ve doğuya yayılması için bir köprü konumunda olup ilk uğradığı saha olması kültürel etkileri daha kolay aktarmasına ve mevcut olan ana kültüre de zarar vermesine neden olmaktadır. Tabiki kültür aktarımının iki boyutu vardır. Bunlar bilimsel ve sosyolojik sahada etkisini göstermektedir. Mamafih (bununla birlikte) Anadolu topraklarında yaşayan bir düşünür olarak daha çok batıdan gelen kültür aktarımının bilimsel sahada yaygınlaşmasını temenni ederim.  Lakin bu tür oluşumların etkisini belirgin bir şekilde geösterebilmesi için uzun yıllar geçmesi gerekmektedir.
     Yeni kültür ile mevcut kültürlerin aynı sahalarda yaşaması, genç kuşaklar ile önceki kuşaklar arasında çatışmlara yol açıyor. Örneğin kültürümüzde var olan geniş aile modeli yerini 3 ya da 4 kişilik aile modeline bırakmıştır. Bununla ata kültürü değerleri ikinci plana atılmış, ihtiyar kesime artık değer verilmemiştir, bu durum ailesel bağların da zayıflayan bir görüntüye sahip olmasına neden olmuştur. Esas neden olarak da maddesel öğelerin ön plana çıkması şüphe götürmez bir husustur.
  Anadolu coğrafyasının belki de en önemli özelliği varolan kültürümüzün daha çok insanları birarada tutabilmesidir. Çünkü Anadolu'nun ruhu kültürüdür. Bu ruh olmadan insanların biraraya gelmesi ve ortak normlar etrafında yaşaması olanaksızdır. Bununla birlikte gittikçe artan teknolojik öğelerin, manevi öğeleri unutturması insanların toplumlardan kopup en ilkel tarzdaki bir yaşama kavuşmasına neden oluyor.
Son söz olarak: "Bizler -kültürüne bağlı kesim- bu durum karşı genç beyinleri uyandırmalı, onları bilgilendirmeliyiz. Kültürlerimizin önemini anlatıp bunu eğitim ve öğretim kurumlarında bir ders haline getirmeliyiz. Çünkü milletler  kültürleriyle yaşarlar, kimlikleriyle varolurlar. Bir millet için bir kültürün yıkılması o milletin çöküşü ve yok oluşudur.

Dipsiz Kuyu - Editör | murat multu

Bir yer bir taş atarsınız. Meğer taşı attığınız yer bir kuyuymuş. Taşı atar atmaz kuyu olduğunu farkeder ve taş ne zaman dibe ulaşacak diye gözünüzü dikersiniz, kulağınızı kabartırsınız. Bir süre sonra gözden ümidi kesmeye başlarsınız; çünkü taş epey yol almasına rağmen dibi bulamamıştır ve zaten bekleyen kulak, hazır ol vaziyetine geçip beklemeye başlar taşın dipte çıkaracağı sese.
"Dipsizdir!" diye karamsarlığa kapıldığınız an gelir o ses ve siz kuyuya taş atmakla hata yapmadığınız anlarsınız. Korkmanıza gerek gerek yoktur artık. Attığınız ilk taş dibe ulaştığına göre bundan sonra atacağınız taşlar da ulaşacaktır nihai hedefe.
Siz taşı attığınız yerin kuyu olduğunu bilmeden bazıları orası "dipsiz kuyu" kehanetinde bulunur. Bereket ki siz onlara kulak asmayıp taşı var gücünüzle fırlatmış ve ilk ses sayesinde haklı çıkmışsınızdır.
Bu ayki yazıya böyle bir notla başlayayım dedim O nottaki kehanet -birebir olmasa da- dergi için de söylenmişti. İlk taş amacına ulaştı, şimdi sıra diğer taşlarda yani sayılarda...
3. sayı ilk iki sayının aksine bir kapak konusuyla öıkıyor karşınıza. Sarıkamış Harekatı'yla.
Prof. Dr Bingür Sönmez'in 4 Aralık 2009'da verdiği Sarıkamış Harekatı (tam adını not almadığım için yazamıyorum) konulu konfernasta "Kurtuluş Savaşı'nın önsözü Çanakkale'yse, Çanakkale'nin önsözü Sarıkamış'tır" sözü yerinde ve önemli bir tespittir.
90 bin şehit, en az o kadar da esir verdiğimiz Sarıkamış Harekatı maalesef hakketiği ilgiyi görememiştir. Prof. Dr. Bingür Sönmez gibi değerli bilim insanlarımızın çalışmaları sayesinde bu büyük eksiklik gideriliyor. Bu tür gelişmeler birçoğumuz bizi de sevindirmekte.
Bundan hareketle, tek başımıza atacağımız bir taşın zayıf bir ses çıkaracağından endişelendiğimizden, tarih alanında değerli çalışmalar yapmış değerli hocam Yard. Doç. Dr. Ergünöz Akçora'ya bu ayki sayımızı "Sarıkamış" konulu bir kapakla çıkarma düşüncemizi ilettik. O da bizi kırmayıp "Sarıkamış Harekatı" adlı yazısını verdi.
Yetkinlğini ve değerliliğini yaptığı bilimsel çalışmalarla, yetiştiridiği ve en az onun kadar değerli bilim insanı ve öğretmenle ortaya koyan arkadaş çevremizde "profesörlerin profesörü" diye söz ettiğimiz değerli hocam Ergünöz Akçora'ya bu yazıyı okuyanlar aracılığıyla teşekkür ediyorum.

Türkçe - Sümerce İlişkisi - Nurullah Geyik


            Türk dili çok eski bir geçmlşe sahip bir dildir. Moğolistan ve Çin içlerinden Orta Avrupa'ya, Sibirya'dan Hindistan ve Kuzey Afrika'ya geniş bir alanda varlık gösteren, binlerce eser, anıt, yazıt ve belge bırakanTürk dili bugün de Türkistan, Azerbaycan, Anadolu, Balkanlar ve Avrasya bozkırlarında kullanılmaya devam etmektedir. 20. yy'da iletişim teknolojilerinin gelişmesi ve Türkler'in çeşitli sebeplerle dünyanın başka yerlerine göç etmeleri sonucu Türkçe bugün dünyanın her tarafına yayılmıştır.
            Türk dili, köken bakımından Ural - Altay dilleri ailesine mensup bir dildir. Zamanla değişime uğrayıp bugün ki şeklini almıştır. Türk dili çok eski bir tarihe sahiptir. Bilinen ve tespit edilen en eski Türkçe metinler Orhun Abideleri'dir. Bu abideler Türk adının geçtiği ve saf Türkçe'yle yazılmış edebi bakımdan yüksek bir edebiyat seviyesinin ürünleridir. Bu abidelerin tarihi 6. yy'la dayanmakla beraber anlatımdaki ustalık ve akıcılık bu edebi ürünlerin temelinin daha eskiye dayandığını kanıtlamaktadır. Çünkü bir dil ortaya çıktıktan sonra edebi bir zemine oturması için oldukça geniş bir zaman dilimine ihtiyaç vardır. Bu nedenle Türk dilini 6. yy'la sınırlandırmamamız gerekir.
            Son zamanlarda Sümerce alanında araştırma yapan bazı dil bilginleri Sümerce ve Türkçe arasında ilgi kurmuşlardır. Ancak Sümerce'de ön ekler varken Türkçe sondan eklemeli bir dildir. Buna rağmen araştırmacıların Türkçe ile Sümerce arasında kurduğu ilişki son derece önemli ve üstünde durulması gereken bir konudur. Mesela Türk dil bilgini Osman Nedim Tuna, Türkçe ile Sümerce arasında 168 ortak kelime tespit etmiştir. Bu kadar kelimenin benzer olması; hem ses hem de anlam bakımından birbirinin aynı olması araştırmacıların tezlerini kanıtlamaktadır. Bu durum, sanılanın aksine Türkçe'nin ilk yazılı belgelerinin Orhun Abideleri değil, Sümerce belgeler olduğunu bir nevi kanıtlar. Hala devam eden araştırmalar bize gösteriyor ki Türkçe'nin dünyanın en eski dillerinden dolaysıyla Türkler'in de dünyanın en eski kavimlerinden olduğunu gösteren bir başka kanıttır.

Özür Dilerim

Kopenhag'daki liderler zirvesinden bir sonuç (beklendiği gibi) çıkmadı. Greenpeace'in hazırladığı afişlerde liderler 20 yıl sonra torunları büyüdüğünde "Kopenhag'da iklim değişikliğini önleme şansımız vardı; ama maalsef hiçbir şey yapamadık. " diyorlar. İyimser bir yaklaşım; çünkü her siyasi gibi bugünki liderler de suçu başka siyasilere atacak ve sıyrılacaklar işin içinden. Tabi yeni nesillere yaşanamayacak bir gezegen bırakarak...
Özür dilerim şu an ki lidere oy vermememe rağmen, onu bu konuda uyaranlar arasına sadece bir e-posta yollayarak katıldığım için özür dilerim..
Hepinizden özür diliyorum. Yeni nesillere, ülkeleri sular altında kalacak ada ülkelerinden, gazlardan zehirlenenler..
Asla özür dilemeyecek, liderlerimin yerine özür diliyorum sizlerden...
Murat Mutlu

Kopenhag İklimin Tabutunu Çiviledi - Johann Hari


İklim zirvesinde ada ülkelerini sular altında kalmaktan kurtarmak için ellerinden geleni yapan hüzünlü liderler ve protestocular çok sayıda somut öneride bulundu. Kuzey Amerika ve Avrupa'ysa, çevre mahkemesinden iklim borcuna uzanan bu önerileri sistematik biçimde veto etti.
Demek buraya kadarmış. Dünyayı en çok kirletenler, yani iklimi esaslı biçimde değiştirenler, Kopenhag’da bütün bilimsel uyarılara karşı koyarak aynen devam edeceklerini ilan etmek için toplandılar. Bir anlaşmayı değil, dünyanın sular altında kalma tehlikesi yaşayan adalarının, buzullarının, Kuzey Kutbu’nun ve milyonlarca hayatın tabutunu mühürlediler.
Bu konferansı dikkatli gözlerle izleyenlerimiz şaşırmadı. Biliminsanları, gelişmekte olan ülkeler ve protestocular tarafından her gün atmosferi ısıtan gazların salınımını azaltacak pratik ve akıllıca çözümler sunuldu ve bunlar Kuzey Amerika’yla Avrupa hükümetleri tarafından sistematik biçimde veto edildi.

Ticaret mahkemesi önerilse...
Bir kenara itilen bazı fikirleri hatırlamak önemli; zira dünya nihayet gerçek bir çözüm bulmaya karar verdiğinde bu fikirleri canlandırmamız gerekecek.
Çöpe atılan ilk fikir: Uluslararası Çevre Mahkemesi. Liderlerin Kopenhag’ın sonucu olarak gerçekleş-tirmek istediklerini savundukları bütün kesintiler sadece gönüllü olacak. Eğer bir hükümet bunlara uymamaya karar verirse, hafif bir yüz kızarması ve felaket boyutta ısınma dışında hiçbirşey değişmeyecek. Kanada Kyoto Protokolü’nde salınımlarını azaltacağına dair imza attı ve sonra bunları yüzde 26 oranında artırdı - ve hiçbir sonuçla karşı karşıya kalmadı. Kopenhag yüz tane daha Kanada’yı serbest bırakacak.
Buzullarının dehşet verici bir hızda erimesine tanıklık eden cesur ve açıksözlü Bolivyalı delegeler buna karşı çıktı. Eğer ülkeler salınımları azalmakta ciddiyse, bu azaltımların insanları cezalandırma yetkisi bulunan bir Uluslararası Çevre Mahkemesi tarafından denetlenmesi gerektiğini söylediler. Bunun pratik olmadığını söylemek zor. Liderlerimiz ve onların şirket lobileri bir konuyu, örneğin ticareti gerçekten önemsediğinde, egemenlikle bir saniye içinde bir merkezde biraraya getirebiliyorlar. Dünya Ticaret Örgütü sıkı sıkı telif hakkı yasalarına uymadıkları durumlarda uluslara ağır cezalar ve yaptırımlar dayatıyor. Güvenli bir iklim bir markadan daha mı az önemli?
Çöpe atılan ikinci fikir: Fosil yakıtların yeraltında bırakılması. Kopenhag’da Friends of the Earth (Yeryüzünün Dostları) adlı kuruluşun yeni uluslararası başkanı Nnimmo Bassey ve çevre yazarı George Monbiot sıradışı bir ikiyüzlülüğe parmak bastı: Hükümetler fosil yakıt kullanımlarını ciddi miktarda azalt-mak istediklerini söylüyor, fakat aynı zamanda bulabildikleri her fosil yakıtı hevesle çıkarıp daha fazlasının peşine düşüyorlar. Bir ellerinde yangın söndü-rücü, diğer ellerinde bir alev makinesi tutuyorlar.
Bu içgüdülerden sadece bir tanesi baskın gelebilir. Nature dergisinin bu yılın başlarında yayımladığı bir çalışmaya göre, eğer dizginlerinden çıkmış, felaketvari bir ısınmanın doğru tarafında duracaksak, şu ana dek keşfettiğimiz petrol, kömür ve doğalgazın en fazla yüzde 60’ını kullanabiliriz. Dolayısıyla mantıklı bir iklim anlaşmasının ilk adımı, daha fazla fosil yakıt arayışı için acilen moratoryum ilan etmek ve mevcut stoktan neyi kullanmayacağımıza nasıl karar vereceğimiz konusunda adil planlar yapmak olmalı. Bassey’nin dediği gibi: “Kömürü deliğinde bırakın. Petrolü toprakta bırakın. Katranlı kumu yerde bırakın.” Bu seçenek liderlerimiz tarafından tartışılmadı bile.

Yoksul ülkeleri tiksindirdik
Çöpe atılan üçüncü fikir: İklim borcu. Atmosferi ısıtan gazların yüzde 70’inden zengin dünya sorumlu. Bununla birlikte, bu durumun etkilerinin yüzde 70’i gelişmekte olan dünyada hissediliyor. Hollanda topraklarını sel basmasını önlemek geniş bentler inşa edebiliyor; Bangladeş’in boğulmaktan başka seçeneği yok. Sebeple sonuç arasında zalim bir ters ilişki söz konusu: Kirleten ödemiyor.
Dolayısıyla bir iklim borcunu biriktirmiş durumdayız. Biz borçlandık; onlar ödedi. Yoksul ülkeler bu zirvede ilk defa tiksinmiş bir halde ayağa kalktılar. Başmüzakerecileri, önerilen tazminatın ‘tabutların bile parasını ödemeyeceğine’ işaret etti. Çevreciliğin zengin bir insanın ideolojisi olduğuna dair klişe, karbondioksitle dolu son nefesini verdi. Yazar Naomi Klein’ın da yazdığı gibi, “Bu zirvede çevrecilik kutbu güneye taşındı.”
Atmosferin emebileceği ısıtıcı gazların kalan son birkaçını salmaya kimin hakkı olup kimin olmadığına dair bölüştürme yaparken sınırlarımızı iyice aştığımızın farkına varmamız gerekiyor. Kendi payımızı ve daha fazlasını tükettik. Buna rağmen ABD ve AB iklim borcu fikrini bir kenara attı. Bu temel adalet prensibini gözardı edersek, her ülkenin kabul edeceği ve sürdürülebilir bir anlaşmaya nasıl varabiliriz? Zenginler bunu yapmayı redderken en yoksullar hiçin kendilerini kısıtlasın ki?

Küresel plasebo
Bu fikirlere dayalı bir anlaşma atmosferi gerçekten de soğutabilir.
Zengin dünyanın Kopenpag’da yücelttiği alternatifler, karbon dengelemesi, karbon ticareti ve karbon tutmak bunu yapmayacak. Bu alternatifler küresel bir plasebo. Gerçek çözümleri ‘gerçekçi’ bulmayanlar kendi alternatiflerinin yine de daha mantıksız olduğunun, yani doğal süreçleri hızla çöken bir gezegende medeniyetin mutlu mesut devam edemeyeceğinin farkında değil.
Deniz seviyesinin altında kalma tehlikesiyle karşı karşıya bulunan ada devletleri, müzakereler boyunca birer can yeleği olarak gerçek fikirlere tutundu; zira ülkelerini kabaran bir denizden kurtarmanın tek yolu bu fikirler. Onların üzgün gözlerle bakan, sessiz ve hüzünlü temsilcilerini bizzat kendi varoluşları için yalvarmak zorunda bırakılmasını izlemek sıradışıydı. İkna yollarını, bilimsel kanıtları ve topraklarına duydukları sevgiye dair şiirsel sözleri denediler ve bunların tümü gözardı edildi.

Petrol hayattan önemli
Çöpe atılan bu fikirler ve bunlara benzeyen düzinelerce fikir daha, insan eliyle meydana gelen küresel ısınmanın durdurulabileceğini gösteriyor. Evet bazı şeylerin feda edilmesi gerekecek. Yenilenebilir enerjiyle ‘çalışan’ bir dünya için daha yüksek vergi ödemek ve uçağa daha az binmek zorunda kalacağız; fakat ısındığımız, özgür olduğumuz ve karnımızın doyduğu bir dünyada rahat yaşamlar sürebileceğiz. Tek kaybedenler fosil yakıt şirketleri ve petro-diktatörlükler olacak.
Fakat siyasetçilerimiz bu sağduyulu yolu seçmedi. Hayır, onlar yarın hayatta kalmamızın yerine bugünün hareketsizliğini, düşük vergilerini ve petrol parasını seçtiler. Şu anki sistemimizin ve Kopenhag’ın gerçek yüzü, gelişi güzel bir biçimde çöp kutusuna atılan hayat kurtarıcı fikirlerde görülebilir.

The İndependent
19 Aralık 2009

Son Ada / Murat Mutlu

 
  İnsanların hayatına nasıl müdahale edersiniz? Yapmak istediklerini engelleyerek mi, düşüncelerinizi kabul ettirerek mi, yoksa onları öldürerek mi? Gücünüz yetiyorsa bile öldürmeyi göze alamıyorsanız, bu yüzden yaşamalarına sebep olanları yok etmeye çalışacaksınız. Öldürmeye gücünüz yetiyorsa bunu da yapabilirsiniz...
      Yaşama sebep olanları yani hayat bağlarını bulmaya çalışırsınız bunları bulduktan sonrası kolay. Ama siz bunu daha iyi hayat vs. için yaptığınızı için söyleyin ki tepki almayasanız ya da fark edemesinler.
      Şimdi yaşadığınız ortamdan sıyrılıp çok az kişinin bildiği ve anakarada ne olup bittiğini haftada bir gelen vapurun getirdiği gazetelerden öğrenen bir adanın 40 sakininden biri olduğunuzu düşünün. Yıllar önce bir kişinin aldığı sonra da eşi dostu adaya yerleşmesi için davet edilenlerden biriymiş gibi...
      Ana karadaki gibi orda da paraya ihtiyacınız olacak; ama haftada bir gelen vapurdan alışveriş yapmak için. Onun dışında bir de küçük bakkalınız var. Korkmayın, para kazanmak için ortak bir işiniz var. Çam kozalaklarından fıstığın gelirini paylaşıyorsunuz sonuçta elinize hatırı sayılır bir para geçiyor. Yüzmek için rüzgarın durumuna göre farklı koyları seçme imkanı, ağaçlıklı bir yol, bahçesinde iç açıcı kokular saçan çiçekler olan bir eviniz  ve elbette sevdikleriniz var. Çoğu kişiye ne hoş geliyordur bunlar . Baksanıza hayat bağlarına... Siz o adada ülkedeki her şeyden, siyasi cinayetlerden, sokak çatışmalarından, şehrin hengamesinden soyutlanmış mükemmel bir hayat sürüyorsunuz... Hayır, siz o adanın bağlı olduğu ülkede yaşamıyorsunuz. Hatta o dünyada yaşamıyorsunuz; çünkü ülkenizin muzdarip olduğu konulardan dünyadaki diğer ülkelerde nasibini almış. Cinayetler, tutuklamalar, gündüz gözüyle sokak çatışmaları, korku...
      Adadaki herkes gibi davet üzerine geldiği adada yaptığı evi satılığa çıkarır. Şansa bakın ki o evi emekliliğini sakin bir şekilde geçirmek için alan biri çıkar. Onu çok iyi karşılayacaksınız ya da zorundasınıdır. Kimbilir. Ama adam otoriterdir ve müdaheleyi sever. Ağaçlık yolla başlar işe adanın görüntüsünü bozuyor diye. Yolun yeni, haline alışamayan martıların hareketinden korkup düşen ve yaralanan torununun intikamını almaya çalışan adam, adaya ikinci müdahalede bulunacak ve martılara savaş açacak; siz istemeye istemeye bu savaşa katılacaksınız. Başedemeyeceksiniz bu yüzden martı yumurtalarını yiyen tilkileri adaya getirteceksiniz.Yine şansa bakın ki, öldüre öldüre bitiremediğiniz martılara çözümü adamın mükemmel fikri sayesinde bulacaksınız. "Düşmanın karşısına başka bir düşman çıkartarak." Burayı not alın. Martılar azaldı; ama bu sefer de yılanlar çoğaldı, hatta adanızdaki birini öldürdü, sizi ısırmasından sevdiğiniz kurtarıyor. "Düşmanın karşısına başka bir düşman çıkartma" taktiğini bu kez yılanlar için kullanacaksınız bunun için adaya leylek getirtmeye çalışacaksınız. Bunu için getirttiğiniz ünlü kişinin planı işe yaramaz ve siz bunu farkedinceye kadar o gün adaya gelen vapurla çoktan ayrılmıştır adadan. Ne yapacaksınız? Çaresiz eldeki tek silahı kullanacaksınız ,martıları... Bunun için önce tilkileri halletmeniz lazım. Malum onlar da baya çoğaldı oysa sadece 10 çifttiler... Martılarda yaptığınız gibi tek tek öldürmeye çalışacaksınz; ama bu çözüm olmaz. Bu yüzden o meşhur taktiği bir daha kullanacaksınız. Başrolde yangın var bu kez... Bu arada tüm bu olanlar yüzünden ada sakinleriyle aranız bozulacak; ama olsun "her şey ada için." Yangını başlattınız ve yine şansa bakın ki rüzgar bir anda ters esti ve yangın adayı küle çevirdi. Şimdi düşünün; bağlardan ne kaldı?
      Başarısız olduğunu gören adam adadan ayrılmaya karar verir. Bunu ada sakinlerine söylediği sırada martı katliamına sizinle birlikte katılmayan birkaç kişiden biri olan bakkalın sağlıksız çocuğu adamın üzerine atlar ve ikisinin hayatı kayalıklarda son bulur. Ertesi gün adaya askeri bir gemi gelir, sizi adadan alıp ülkenin en ünlü cezaevine götürecek. Çünkü adaya gelen adam devletinizin başına ihtilalle gelen, anarşiyi önlemek için her grubun karşısına başka bir grup çıkararak yok etmeyi hedefleyen kişinin ta kendisi. Anlayacağınız gibi ülkenizde başarısızlığın cezasını emekli ettirilerek ödeyen başkan, adadaki başarısızlığını ise hayatıyla ödedi.
      Başkanın ödemesi gereken bedel için sizin " Son Ada"nızı kaybetmeniz gerekiyormuş...
      Son Ada'nın öyküsü bu. Bir anlamda Türkiye'nin. Son Ada'yı okurken evet burası bizim ülke, burası Türkiye ve orda yaşananlar çok değil 20 - 30 yıl önce olanlar.
Yaşınz yetiyorsa hafızanızı, yetmiyorsa imkanlarınızı (hiç olmazsa birkaç internet sitesi dolaşın bu konuyla ilgili) zorlayın."Sol"cuların karşısına "Sağcı"ların çıkarıldığı dönemleri. Yakılan Alevi aydınlarını, öldürülen binlerce genci düşünün.Adanızdaki martı, tilki, yılan, yangın... ne çok benzerlik var. Yaşınız yetmiyorsa bile bunlardan haberdar, (en azından duymuş) olmalısınız. Bu ülkenin gerçeği bunlar Uğruna binlerce yıldır öldüğümüz \ öldürdüğümüz bu toprakların yakın zamandaki gerçekleri bunlar. Kitabın yazarı, bu gerçekleri yaşayan, maruz kalan bir aydının, Zülfü Livaneli. Kendini ve ülkesini bu coğrafyadan beslenen sanatıyla anlatıyor. Sevdalım Hayat'ını okurken çok daha iyi anlıyorsunuz bunu.
      O dönemleri kalkıp analatacak değilim. Buna hem yaşım, hem bilgim hem de konumuz müsade etmiyor.
      Kitabın arka kapağında yazdığı gibi "...alegorik bir biçimde ele alıyor."

      "Son Ada", akıcı üslubuyla, betimlemeleriyle ve gerçekleriyle farklı bir tad bıraktı. Kendinizi ödüllendirmek istiyorsanız bu kitabı okuyun derim...





Zülfü Livaneli

Murat Mutlu