Kendinle Saklambaç / Müge Sandıkçıoğlu



1996 yılının filmi olmasına rağmen, basiretim mi bağlanmıştı, üzerine çok da düşmemiş miydim, “nasıl seyredeceğim?” diye dert edip oturup kalmış mıydım bilmiyorum, sonunda dün “Trainspotting”i izledim. Filmin zaten kült olmasının arkasına sığınıp, kalkıp filmle ilgili sinemasal yorumlara girmeyeceğim; bilenler bilir, daha ne diyeyim ki ben bu filmle ilgili? Zaten bana da düşmez. Bana düşebilecek ancak “bunca yıldır izlememiş olmama yazıklar olsun!” diye hayıflanmaktır. Devamında benim diyeceklerim başka…

Eroin bağımlısı gencin iç sesleriyle donanmış bu film, satır aralarında insana nasıl da ışık tutuyor. İzlerken üşenmeyip not aldığım birkaç cümle içinden seçtiğim bir tanesi üzerinden yazacağım bu yazıyı:

“Sonunda bir iş bulmuş, kendimi kendime saklamıştım.”
Kendini kendine saklamak

Uyuşturucu bağımlısı birinin ruh halleri kabaca da olsa zaten malumumuzdur. Yeni bir sayfa arayışı ve normal (!) insanlar gibi bir hayat sahibi olma gerekliliği/arzusu altında, kendini kendine saklamak istemesi anlaşılır bir tavır. Yaşadığı yerden uzakta, tanınmadığı bir coğrafyada, “temiz” olarak bir hayata başlama cesaret ve iradesini gösterdiğinde, geçmişini kimsenin bilmesini istememesi de öyle. Ama bunu bağımlı olmayan bizler de istemiyor muyuz bazen?: kendimizi kendimize saklamayı.

Buna gerekçe yaratan koşul ya da insanlardan kaçmak adına kendi kuytumuza sığınmıyor muyuz? Beklentiler, hesap sorulmalar, açıklama beklenmeler, “niye’ler, nasıl’lar, ne zaman’lar, kimle’ler” hepimizi boğmuyor mu zaman zaman? Vıcık vıcık ilişkilerin, her şeye hâkim olma taleplerinin altında ezilip, “bir rahat bırakın ya!” diyesimiz gelmiyor mu? Bunu talep etme hakkına sahip olmayanları geçtim, olanlar dahi sorunca “sana ne?” demek istemiyor muyuz? Her hücremize sahip çıkma tutkunlarının fırlattığı kementlerin ipini hızla çekip, o iple onları ilelebet bağlamak gelmiyor mu içimizden?

Kendine güvensiz, bağımlı, kendinden bihaber insanların, bu arazlarını başka insanlar üzerinden tamir çabasının mağduru olmak bu… Kendi yetersizliğini başkası üzerinde tahakküm kurarak bastırma bilinçsizliğinin sahte hükümranlığı bu…

Hadi diyelim ki, bu halinin farkında; bu defa da korkaklığı ön plana çıkar. İnsanın kendini kendine saklama hürriyetini anlasa da anlamasa da, o kendi hezeyanlarının esiri olmaktan kurtaramaz kendini. Ve bu noktada saklanmak kaçınılmaz ve yerden göğe hak olur, özgüven sahipliğinin tapusu teslim olunur.

Bir de şöyle olanlar vardır: Dışarıdan müdahale olsun olmasın, kendini kendine saklayanlar. Bu insanlara, o yukarıdaki ‘vıcıkçılar’ hiç bulaşmazlar. Kendi dünyasının içinde kendince mutlu olduğunu düşünmesi yeterlidir. Sosyalleşmenin gereksizliğine olan, hafif hastalıklı diyebileceğimiz halleri, onu rahatsız etmez. Çizdiği sınırlar ve ördüğü duvarlar dâhilinde kendini sevmek yeter ona. Ha buna da tümüyle “sevmek” diyemeyiz. Sadece kendiyle olma aşkının altında bir patoloji de aranabilinir.

El netice:

Kendini kendine saklamaya mecbur bırakılma durumunda, saklanmaya neden olanların sorgulanması gerekir.
Kendi arzusuyla saklayanlar ise, saklaması yüzünden olacakların sonucunda, kendini sorgulaması gerekir.
Her iki türün de dozunu ayarlayabilecek bir şakul tutturabilene ne mutlu…

“O kadar küçük hissediyorsun ki kendini, ezmek istiyorsun.”
Uyuşturucu bağımlılığının
 

yazılar / Gülşah Akbulut

bab


tanrım
içimde olduğuna dair rivayetler var
hadi çık içimden
ben seni ne görüyorum ne de hissediyorum
çünkü sahip olmak istemiyorum sana
yanımda yöremde ol istiyorum
insanların tanrıları var
onlardan yardım dileyerek, birbirlerine kelepçeli geziyorlar
bunu istemiyorum
varlığını yanımda yöremde diliyorum
ben kötüyü severim en çok
daha gerçektir
her yanındadır
iyiliklerin tanrısı onlarınki
her şeyden biraz bulunsun

----

sev


klişe sözler duymak istiyorum, uzaktan yüzeyden… ilk adımı ben atıyorum kocaman bakışlarımla.
gözbebeklerim, onun gözleri dışında ne varsa dokunuyor; kaçmaktan yorgun düşüyor. etraftakiler her dokunuşta kendi meşrebince dağılıp paramparça oluyor. örümcek ağını toplar gibi.

sessizliğe içtim. o karşımdaydı, ben sessizliğe kaldırdım kadehimi. seslerimiz masanın tam ortasında bizden ayrı sohbettelerdi. sırf inat olsun diye. gerekliliklerden kaçmaya yetmedi ahlakımız. sonra o benim söylemediklerime içti.

bugün ilk defa bir kediyi sevdim, başını okşadım. ona bu beceriksizliğin, tatlı çekingenliğin bitmesini istemiyormuş gibi baktım. Büyü bozulacaktı yoksa. Kedi alay etmedi benimle. en içten sesiyle avuttu beni, bir taraf her zaman üstündür diye düşünmeden eşitledi şartları.

sesler birbirine karıştı, gizemi takip ettim. Ama sonunda gerçeği, o beğenmediğimiz klişeye tercih ettim. korkaklıktan ölmeye fırsat vermeden bir büyük daha söyledik. buzlu da olsa kabulümüz artık.

Sözlerse çoktan deli olmuştu, hunileri kafalarında koşturuyorlardı. Hem de delilikle dahiliğin ince çizgisine aldırmaksızın deliliğe doğru koşar adım, dahilikten iki tencere kaparak (ç.g.). Meselenin bu kısmında düşünme faaliyetim sona erdi. Kendimi toparlıyorum, kediyi kovalayıp, baştan başlıyorum…


---

İyiyi sevemiyorum
Aklım da kalbim de hep kötüde
Tanrıdan korkmuyorum
Ağlamıyorum da artık sebepli sebepsiz
İnsanlığın kendini tanrı ilan ettiği köşede
Bütün kozu ortada, korkmadan
Tüm oyunu açık oynayan
Yoksa ben miyim o şeytan?

Şeytan ben olmalıyım, evet
Çünkü kendimi tanrı ilan edecek kadar
Korkak olmadım hiçbir zaman
Şeytanın yalın ve cesur hayatına özendim
Çok zaman
Biliyorum ki dünya kurulduğundan beri
Tanrılar çoğala çoğala sıradanlaştı
Şeytan hep yek ve güçlü kaldı

Roma ‘da Bile Hala O Endişeli New York Entellektueli / Efsun Güztoklusu


“Roma ‘da bile hala o endişeli New York entellektueli” Woody Allen, son filmi ‘’To Rome with Love”in New York Times’da yayımlanan eleştirisinde böyle tanımlanıyor. Filmin Woody Allen tarafından bizzat oynanan karakteri şöyle diyor’’Beni psikanaliz etme… Birçoğu denedi ama başaramadı…” 

Evet… 40’tan fazla filme, Oscar dahil bir çok ödüle rağmen, Woody Allen hep bu kendini imkansız olarak niteleyen Ortodoks Yahudi asıllı, burjuva dünyasında ait olmaya çalıştığı role bir türlü oturamayan, psikolojik sorunlarından arınamayan imkansız kişilikle tanındı… Bu kişiliği öylesine güzel yarattı ve beyazperdeye aktardı ki son yıllarda çevirdiği Matchpoint(ki harika bir gerilim-cinayet filmi idi), Barcelona Barcelona, Midnigt in Paris gibi filmlerine rağmen bu karakteri aşamadı. Belki de bizzat kendisi o yarattığı kişi olduğu için… 


Woody Allen, Radio Day filminde ailesini çok güzel bir şekilde karekterize etmiştir. Hiçbir işte tutunamayan baba, evde kalmış teyze ve diğer kişiler büyük bir aile… Düşük orta sınıf ailelerin yaşadığı Brooklyn’in eski mahallelerinde geçen çocukluk. Üniversite’yi bitirmeden 16 yaşında TV programlarına espriler yazmaya başladı. Zati daha okumayı sökmeden hikaye yaratma serüveni başlamıştı. 1961-1964 yıllarında stand-up yaptı ve sinema dünyası tarafından keşfedilişi de bu sahne çalışmaları sırasında oldu. 1965’de “What’s New Pussycat” filminin senaryosunu yazdı ve film başarılı oldu. 1969’da bu başarıyı “Take the Money and Run “ izledi. 1972’de “Everything you always want to know about sex but afraid to ask” uzun isimli filmi önemli bir filmdi.Ve nihayet 1977’de bugune dek en önemli filmi olarak adedilen ve başrolunde kız arkadaşı Diana Keaton’u oynattığı “Annie Hall” geldi. Bu filmle en iyi yönetmen oscarını aldı. Daha sonra çoğu New York’ta geçen Manhattan, Hannah and Sisters, Danny Rose gibi filmler ve bu filmlerde canlandırdığı sorunlu karekter mesleğine damga vurdu. İngiltere’de geçen ‘’Matchpoint’’filmi ise daha değişik bir hikayeyi beyaz perdeye taşıdı..Bir cinayet öyküsü idi ve kendisi oynamıyordu.

Woody Allen, filmlerinde kişisel yaşamı ile paralel öyküler ve kişiler koymaktan çekinmez. Mia Farrow uzun süreli hayat arkadaşı (ki ayrılışları tam paparazzilik idi) birçok filminin de baş oyuncusu olmuştur. Allen, kendisi ile yapılan bir söyleşide fantezinin, filmlerde önemli bir unsur olabileceğini ve dozunun ayarlanması gerektiğini söyler. Bir Bergman ya da Kurusowa gibi bir başyapıt oluşturamadığından yakınır. Peki bir başyapıt nasıl anlaşılır diye sorulunca; “Ancak seyredince anlarım.” der. Yani, hiçbir şeyden memnun olmayan devamlı şikayet eden sinir krizleri geçiren kişiliği burada da devreye girer… Kendi yarattığı filmleri acımasızca eleştirir. 


Woody Allen bazı sinemaseverler tarafından tatsız bulunsa da, onun sinema sevgisi ve çalışkanlığı için hiç kimse olumsuz bir şey söyleyemez… Haftada birgün aynı gece kulübünde yarım asırdır saksafon çalma rutinini bozmasa da sinema için değişik öyküler yaratma arayışı bitmeyecektir ustanın, aman Allah bitirmesin… Başka bir Woody Allen kimbilir ne zaman çıkar?

Kısa Öyküleri
·Eğrisi Doğrusu (Getting Even), Çeviri: Garo Kargıcı, Siren Yayınları, (2010), ISBN 9786055903244
·Tüysüz (Without Feathers), Çeviri: Garo Kargıcı, Siren Yayınları, (2009), ISBN 9786055903091
·Yan Etkiler (Side Effects), Çeviri: Sıla Okur, Siren Yayınları, (2009), ISBN 9786055903022
·Sırf Anarşi (Mere Anarchy), Çeviri: Sıla Okur, Siren Yayınları, (2008), ISBN 9786055903 

Tren Yolculuğu / Taner Özbek


"yağmurun altında duran bir trenden
hüzünlü daha ne var ki hem dünyada?"
-pablo neruda



Kendi hikayesi olan yolculuklardır.

Tren dağların arasında süzülmekte, Köln'e ulaşmak için bir saat kaldı. Raylara paralel, sol tarafımda trenle beraber nehirde süzülmekte. Nehrin diğer yakasında sıra sıra evlerin arkasındaki tepelerin en yükseğinde görkemli bir şato, sessiz ve sakin yerinde, geçenleri seyrediyor. Belki içinde hala yaşayan birileri vardır, ya da müze olmuştur. Dışarıdan bakıldığında, çok uzaklarda, kimsesiz görünüyor. İnsan neden böyle bir yere şato yapar ki? Acaba ilk sahipleri diğer insanlardan farklı olmak ve görkemlerini bu şatoyla göstermek için mi, yoksa herkes gibi olmaktan korktuklarından midir böyle bir yerde yaşamayı tercih ettiler? Almanya'nın geri kalanına göre oldukça güzel ve güneşli bir havada içim kaskatı...

bu katı kaskatı beden,
dağılıp gitse bir çiğ tanesinde sabahın.
ya da yasaklamamış olsa tanrı,
kendi kendisini öldürmesini, insanın.

Diyor bir sahnede Hamlet! O an o şatoda olmak ve kalın duvarlarına bunları bağırmak isterdim. Yaşamak ister miydim acaba böyle bir yerde?

Zamanın büyük düşünürleri ömürlerinin belli bir zamanında inzivaya çekilir ve olgunlaşırlarmış. En büyük eserlerini bu inziva sonrasında verirlermiş. Bir tür ayin gibi, ama uzun, çok uzun bir yolculuk. İnsanın kendi iç dünyasında yaptığı bu keşif tıpkı Nietzsche'nin Zerdüşt'ünde olduğu gibi kendi aydınlanmalarını keşfettikleri ve bunu yaydıkları bir yolculuktur. Çoğumuz böyle bir şey yapmasak da, bir modern zaman araştırmasına göre insanlar hayatlarının yarısını kendi kafalarında geçiriyormuş, yani hayatın yarısı yaşamak ise diğer yarısı hayal etmekten ibaret. Bir bakıma herkes benzer bir şeyi yapıyor ama çok azımız kendi iç dünyamızın derinliklerinde boğulmayı göze alabiliyor, bunun için sebat gösteriyor. Anadolu kültüründe Rumi'nin ya da yunus'un ham iken pişmek dediği bu olsa gerek...

Tren yolculuğu bir Anadolu kasabasında devam ediyor. Ağır bir sis çöküyor. Dağların tepesinden inen bu beyaz duman; bakımsız, yorgun ve yeşille çamurun çirkin karışımını örtmeye başlıyor. Tren raylarının yeni yapıldığı kenarlarında unutulmuş beton yığınlarının unutulmuş olmasından belli.

Geç kalacağım! Oysa ki Köln'e vardığımda tam beş dakika sonra bineceğim diğer trene yetişebilecek miyim diye bile kaygılanmamıştım. Üstelik bu sefer yetişmem gereken bir şeyde yokken... İstasyonda beni bekleyenin bile umursamayacağı küçük bir gecikme içime yol boyunca seyrettiğim sis gibi ağır ağır çökmekte ve canımı sıkmakta. Tren tam on üç dakika geç kalacak. Beklemek canımı sıkıyor ve böyle zamanlarda cevabını bulamayacağım sorularla kendimi meşgul etmek gibi bir alışkanlığım var. Bu tıpkı önümde duran masanın gerçekte var olup-olmadığını düşünmek gibi sonu asla gelmeyen sorulara cevap aramak gibi. Ama bu sefer masanın varlığını düşünmek istemiyorum...

Sanırım heyecanlıyım, ve bunu kendime itiraf etmek yerine tüm kabahati trenin geç kalacak olmasında buluyorum. Neden heyecanlanıyorum ki? Bilmiyorum! Bazen hiç büyümediğimi düşünüyorum. Büyümek, bana hep duygusuz, ruhsuz insanı hatırlatır. Bir gün büyüdüğümde bende o insanlar gibi olacaktım, ama hala olabilmiş değilim. Bir rus matematikçi; matematikçiler matematik yapmaya başladıktan sonra asla büyümezler derdi. Acaba ben kaç yaşında kaldım? Sekiz olabilir mi? Değil, değil! İnsan sekiz yaşında iken acımasız oluyor; hayatı keşfetmekle kendinden daha zayıf canlılara zarar vermek arasında ahlaki bir denge olabileceği ihtimalini kavrayamıyor o yaşlarda. Belki dokuz ya da yedi olabilir. Ama asla sekiz değil! O yaşlarda kalmış matematikçilerin, cüsse olarak büyüdüklerinde o hep korktuğum, soru sormaktan çekindiğim acımasız matematik profesörlerine dönüştüğünü gördüm. Aksi, asık suratlı matematik hocalarının hep sekiz yaşında kaldıklarını düşünmüşümdür.

Nihayet bitmek üzere yolculuk. Tren şehrin içine eski hızına nispet ağır ağır ilerliyor. Yolun iki tarafına dizili kakofonik binaları seyrediyorum. Belki bu giriftin içinde benim keşfedemediğim bir uyum vardı. Daha eski bir şehir beklerken, eskimiş bir şehrin içine tren yavaş yavaş süzülüyor. Canım daha da sıkılmaya başlıyor, bir an hiç gelmeseydim diye düşünmeye başlıyorum. O zaman on üç dakika beklemek zorunda kalmayacaktım. Artık heyecanlandığımı kendime itiraf etsem mi? Yoo, henüz değil! Belki trenden inerken bunu yapabilirdim. O zamanda bütün bu heycanımın nedenini ilk kez gittiğim bu şehire bağlayabilirdim. Evet, evet güzel bir plan. Tam trenden inerken heyecanlanacağım ve tüm bu heyecanımın sebebi de bu eskimiş şehir olacaktı.

İnsan çoğu kez kendine itiraf edemediği, kolaya kaçma çabası vardır. Aradığımız ya da kendimize itiraf edemediğimiz soruların hazır cevapları her zaman kafamızın bir köşesinde kullanılmak üzere bekler. İlk insanın cevap bulamadığı doğa olaylarına sebeb olarak tanrı fikrini ortaya atması o zamandan beri kafamızın içinde, kıyıda köşede sakladığımız bir cevap olsa gerek. Güneşin ve ayın bizi ısıtması ya da aydınlatması ilk tanrılarımızdan olması tesadüf değil! O zaman için bunların ne olduğu ve neden dünyamızı aydınlattığı, ısıttığı ya da bir anda kaybolduklarını dair verebileceğimiz en anlamlı cevabın tanrılarımız olduğu idi.

Bugün batı dünyasında bile bazı tarihçiler medeniyetimizin kökenlerinin Antik Yunan'a değil de Sümerler’e dayanmış olabileceğini daha yüksek sesle söylüyor. Her ikisinin de çok tanrılı olması ve bunu bize miras bırakmamaları bana hep üzerinde düşünülmeye değer bir soru gibi gelmiştir. Tanrılar ve tanrıçalar yavaş yavaş yok olurken, geriye; görmediğimiz, kudretinden sual olunmayan ruhani bir tanrının yükseliyor olması bir yana, neden diğerleri yok oldu? Acaba tanrılar kendi aralarında acımasız bir yok oluş savaşına giriştiler de, sadece biri mi bu savaştan galip geldi?

Hititler'in Anadolu'da uzun bir süre sorunsuz bir şekilde hüküm sürmesinde böyle bir savaşı daha barışçıl bir yolla çözmüş olmaları yani her fethettikleri toprağın tanrılarını da sahiplenmeleri ayrı bir gariplik. Ama benim kafamda hala bu savaşın neden tek bir tanrı tarafından kazanıldığı ve üstelik diğerlerine hiç benzemeyen bir tanrı tarafından sorusu var...

Bence bir savaş olmadı, olduysa da öyle yok etme pahasına değil! Sadece tanrılar Olimpos'u terkedip bizim aramıza karıştılar. Bugün hepimizin Olimpos'taki tanrılardan başka, en derin ve karmaşık sorularımıza verdiğimiz ve kıyıda köşede sakladığımız hazır cevaplar var. Bugün her zaman olduğundan daha fazla bencilsek, birbirimizin kuyusunu kazıyorsak bunun tek sebebinin kapitalizm olması, başka ülkelerin bizi sömürmesinin yeterince vatansever olmamamızdan kaynaklanması veyahut en iyi şeylere sahip olmamız gerekirken, zeki ama çalışmayan bir kafamız olması hep bundan... Tüm bunların aslında bu hazır cevaplarımız olması da hep bundan; hayatın içine giren, ruhlarımızın en derin yerlerine nüfuz etmiş tanrılar yüzünden. Ve yine Hititler'in yaptığı gibi her yeni soruda ya da sorunda yeni cevaplara yeni tanrılar ekliyoruz. Ne batı yakasında ne de doğu yakasında aslında değişen bir şey yok!

Richard Feynman, bir kitabında Kargo Tarikatı'ndan bahseder. Büyük dünya savaşında Avusturalya'ya savaş uçakları için üs kuran batılılar, savaş sona erdiğinde uçak pistlerini ve hava kulasını kendileriyle beraber götürmek yerine orda bırakırlar. Ne savaştan ne de uçakta haberi olmayan yerliler uzun bir süre bekledikten sonra bir türlü gelmeyen uçakların daha doğrusu tanrıların tekrar geri gelmesi için tıpkı batılıların yaptığı gibi uçak pistlerini ışıklandırırlar ama bu ritüeller sonucu hala tek bir uçak bile piste inmez. İşte Feynman bu türden bir neden-sonuç ilişkisinin kolaya kaçmak olduğunu anlatırken bilimsel düşüncenin aslında ne olması gerektiğini söyler. Asıl olanın tıpkı yerliler gibi ritüeller yapmak değil, işin özünü kavramak olduğunu söyler. Tıpkı her saçları uzun ve beyaz adamın Einstein olamayacağı gibi...

Before Sunrise filminde esas kız, esas oğlana tanrının ne olduğunu sorar ve ardından; "Tanrı ikimizin arasındaki boşluktur" der. Bence tanrı varsa bu bizim kendimiz ile nesnel dünya arasında kurduğumuz bağ olmalı, bizle dünya arasındaki boşlukta bir yerdedir tanrı. Ve bu boşluk; doğa ile kendimiz arasında kalan sorularımız ve kafamızın içindeki Kargo Tarikatı'na özgü Sümerler'den ve antik Yunan'dan kalan hazır cevaplar olsa gerek.

Trenden inmek üzereyim, eski şehrin soğuğu yüzüme vuruyor, havanın keskinliği kafamdaki bütün soruları bir kenara itmeye başlıyor ve gözlerim onu arıyor. Sanırım bir anlıkta olsa heyecanlanmaya başlıyorum... Orda olmadığını anladığım an, ilk başta aklımdan beklemek geçiyor. Beklemeye başlıyorum; önce bir koltukta oturuyorum, duvarlardaki ve panolardaki yazıları okuyorum. Zaman geçmiyor, oysa bir dakika bile geçmedi, çok kısa bir süre. Trenden inerken bir anlıkta olsa heyecanlanmıştım. Peki şimdi neden? Gayet güzel bir planım vardı... Sanırım beklemeyi sevmiyorum! Evet, kesinlikle sebebi bu olsa gerek. O zaman oradan bir an önce ayrılmam gerekti. Hızlı adımlarla bekleme salonun diğer ucundaki koridora ulaşmak sadece bir kaç saniyemi alıyor. Gidip elimi yüzümü yıkıyorum, ve telefon çalıyor. Birazdan geleceğimi söylüyorum. Trenden ilk kez inmenin heyecanı ile salona giriyorum. Ama sadece trenden ilk kez inmenin o an ki heyecanı. Yoksa beni bekleyenin gözlerine ilk kez bakacak olmanın heyecanı değil!

Düş Yitimi / Neşe Tekin


"Bu otobüsler insanı istediği yere en sonunda götürür. Otobüslere inanıyorum." Orhan Pamuk 




     En çok da şehirlerarası otobüs terminallerinde anladım; kentleri bırakmanın, kentin sokaklarından, varsa kordon boyundan - yoksa kitapçılarından- eski, yeni kitapların yanyana konulduğu rafların parlaklığından ayrılmanın hüznünün ne de çok can yakabildiğini.

     Kentte bırakılan insanlarımızın sıcacık gülümseyişlerinden, şen şakrak değilse de bir arada olmanın hafifliğiyle yapılan kahvaltılardan, ilk uyananın mutfağa geçip çay suyu koyduğu ve masanın üzerinde duran günler öncesinin haberlerinin yazdığı gazeteyi okurken sigara içtiği sabahlardan arta kalandır terminaldeyken ruha dolan...

     Bir kentin hem giriş hem çıkış kapısı olan otogarlarda fark ettim gerçekten sevebilenlerin bir sarılmayla, korkuyla - en çok da tekrar buluşamama korkusuyla- dolu gözlerle birbirlerine bakarlarken anladım birinden ayrılmanın aslında en çok da insanın kendi hayaline yolculuk etmek ve bu hayalle de kendi gerçekliğinden ayrılmak olduğunu.

     Birbirleriyle yarışan otobüslerin, yorgunluktan mimiklerini bile artık tam anlamıyla kullanamayan şoförlerin, nerede bir bekleyeni olduğu bilinmeyen genç muavinlerin yüreklerinde gördüm halsizliği. Sade kahve, kolonya, otobüs tekeri kokan halsizliği...

     Hissizliği gördüm sonra her adımda, her yeni tabelada, değişen trafik ışıklarında, trafik ışıklarının bile olmadığı şehirlerarası yollarda...

     Hislerini kaybetmenin acısının nasıl da öyle acelesiz ve ama habersiz gelip de insanın ruhuna yerleşebileceğini öğrendim. Öğrendim ve öğrendiğimde bildim ki; hiçbir acı tam manasıyla yok olmuyor, hiçbir yara da artık ilk günkü gibi kanamıyor.

     Yaşıyoruz acılarla, acılara tahammüle çabalamayla. Yeni öğrendiklerimizi de alıp yanımıza öyle devam ediyoruz yaşamaya çalışmaya.

     Arka arkaya değiştirilen mekanlarda hiç değişmiyor içilen içkilerin ağızda bıraktığı tat. Aynı içkileri farklı görüntüler ve seslerle başkalaştırmaya çabalıyoruz. Başkalarıyla başkalaşmak daha kolay oluyor çünkü.

     Yaşanan, yaşanamayan, inciten, sancıtan, her şeyi; keçeli kalemleri, fotoğraf makinesini, kitapları, otobüste başımızı yaslayacağımız yastığı, kulaklıkları, bakkaldan aldığımız bitki çaylarını, makyaj çantamızı da sürüklüyoruz peşimizden.

     Hafızamızdaki başka anıları birleştirip ortaya serdiklerimizi küçük bir bakışa feda edip kendimizi de sırt çantamızın yanına istifleyip kaçıyoruz bir şehirden ötekine. Ve sanıyoruz ki sonrası öncesinden daha iyi anlayacak bizi...

[Geçmiş Sergi] Van Gogh Dijital Resim Sergisi


Van Gogh Dijital Resim Sergisi, CerModern / Ankara

Fotoğraflar: Arzu Şanal



Van Gogh Alive, bu üretken sanatçının 1880-1890 yılları arasındaki çalışmalarını ve hayat deneyimlerini keşfetme; bugün dünya çapında tanınan başyapıtlarının birçoğuna imza attığı yerler olan Arles, Saint Rémy ve Auvers-sur-Oise’da geçirdiği dönem zarfındaki düşüncelerini, duygularını ve ruh halini yorumlama fırsatı sunuyor.

Güçlü bir klasik müzikle senkronize olarak değişen, dev boyutlardaki 3.000’den fazla Van Gogh görüntüsü; ekranları, duvarları, kolonları, tavanı ve hatta yeri de dolduran heyecan verici bir gösteri yaratarak, ziyaretçilerini ünlü ressamın eşsiz tarzını oluşturan coşkulu renkler ve canlı detaylarla büyülüyor.

Dinamik, bilgilendirici ve görsel olarak görkemli olmaya programlanmış olan SENSORY4 içeriği; 40 yüksek çözünürlüklü projektörden aynı anda akıp zengin surround ses sistemiyle karışarak, ziyaretçiye nefes kesici ve etrafını saran bir gösteri ziyafeti sunuyor.

Van Gogh Alive’da ‘Çalışan Adam’, ‘Yeşilimsi Bir Başlık Giymiş Yaşlı Köylü Kadını’, ‘Çiçek Açmış Erik Ağacı’, ‘Gri Şapkalı Otoportre’, ‘Vazoda 12 Ayçiçeği’, ‘Vincent’ın Yatak Odası’, ‘Teras Kafe’, ‘Sandalye ve Pipo’, ‘Ren Nehrinde Yıldızlı Bir Gece’, ‘Süsen Çiçekleri’, ‘Buğday Tarlası ve Kargalar’, ‘Kırmızı Üzüm Bağı’, ‘Sargılı Kulaklı Otoportre’ gibi bir döneme damgasını vurmuş eserler yer alıyor.

Sergi, ziyaretçilere dahi ressamın fırtınalı hayatını kronolojik olarak göstermek için güçlü bir klasik müzik kullanıyor. Harekete geçiren bu müzik, Van Gogh’un hikâyesinin duygusal yönlerini yansıtarak, sanatçının muhteşem kariyeri boyunca yansıttığı sanatını ve ruh halini daha zengin bir deneyimle ziyaretçiye sunma olanağı sağlıyor.

Van Gogh’un hikâyesini anlatmak için seçilen müziklerden bazıları şöyle: Handel-Sarabande, Edouard Lalo-Piano Concerto 1. Movement I, Gus Viseur-Coeur Vagabond, Barber-Bubamara (Vivaldi versiyonu), Arvo Part-Fratres For Cello And Piano, Carl Nielsen-String Quartet in D minor 1883, Sakura “Cherry Blossoms”, Geleneksel Japon Klasik Koto Müziği, John Zorn-Kiev 3 (çello), Camille Saint.

Unutulmaz bir deneyim sunan Van Gogh Alive, 16 Ekim 2012 – 03 Ocak 2013 tarihleri arasında, CerModern / Ankara’da'ydı.












Dünyanın Durumu Sürdürülebilir Refaha Doğru


Sürdürülebilir Refaha Doğru”, yaşadığımız yüzyılda kendi türümüzün sonunu hazırlamakta olduğumuza dair “felaket tellallığı” yapmıyor, aksine gelecekte adil ve sürdürülebilir bir yaşamın mümkün olduğuna dair kanıt ve yöntemler sunarak her şeye rağmen umudun varolduğuna işaret ediyor. Worldwatch Enstitüsü tarafından her yıl yayınlanan Dünyanın Durumu 2012’yi önceki kitaplardan ayıran en önemli fark, geçmiş yıllardaki gibi olaya ya da duruma değil çözüme mercek tutması. Çözüm odaklı bu yaklaşım ile bizleri sürdürülebilir yaşama daha da yakınlaştırıyor.

Gelecek yüzyıllarda dünya genelinde sürdürülebilecek ortak refaha yönelik ilgiyi ve yeni fikirleri geliştirmek üzere oluşturulabilecek geniş kapsamlı projelere merkez noktası oluşturmayı hedefleyen Dünyanın Durumu 2012, “Yeşil Ekonominin Herkesin İşine Yaramasını Sağlamak”, “Fazla Gelişmiş Ülkelerde Küçülmenin Yolu”, “9 Milyardan Önce Durmaya Yönelik Dokuz Nüfus Stratejisi”, “İklim Sıkıntısı Yaşayan Bir Dünyada Gıda Güvencesi ve Eşitliği”, “Biyolojik Çeşitlilik: Altıncı Toplu Tükenişle Mücadele” gibi başlıklarda özetlenen toplam 17 bölümde, sürdürülebilir refaha giden yolları anlatıyor. “Dünyanın Durumu 2012: Sürdürülebilir Refaha Doğru”, bakış açısını zenginleştirmek isteyen ve umudu arayan okuyucular için kitapçılarda…


EDİTÖRE NOTLAR

DÜNYANIN DURUMU 2012: SÜRDÜRÜLEBİLİR REFAHA DOĞRU

1.BÖLÜM : Yeşil Ekonominin Herkesin İşine Yaramasını Sağlamak

Ekonomik sistemin doğasının ve gerekçesinin temelden değişmesi şart. Odak noktası her ne pahasına olursa olsun ekonomiyi büyütmek değil, ekolojik yenilenmeye izin veren ve maddeciliğe kapılmadan insan refahını sağlamaya imkan tanıyan bir ekonomi oluşturmak olmalı.

2.BÖLÜM : Fazla Gelişmiş Ülkelerde Küçülmenin Yolu

7 milyar kişinin yaşadığı bir gezegende ekolojik açıdan sürdürülebilir bir gelir yılda kişi başı 5000 ABD doları civarında ve bu rakam, batıdaki mevcut yoksulluk düzeyi anlayışının çok çok altında.

3.BÖLÜM : Kapsayıcı ve Sürdürülebilir Kentsel Kalkınma için Planlama

İklim değişikliğinin özellikle çevresel risklerin akut hale geldiği gecekondu bölgelerine yönelik tehditleri konusunda son dönemde farkındalığın artması, çevresel açıdan sürdürülebilir kentsel bölgeler oluşturmanın önemini kanıtladı.Gecekondulardaki kent yoksulları son derece büyük bir mahrumiyet içindeler. Bunlara rağmen kent yoksulluğu yayılıyor ve çoğalıyor. BM-HABİTAT’a göre, gecekondularda yaklaşık 828 milyon insan yaşıyor. Bu 2000 yılındna bu yana 61 milyonluk artış anlamına geliyor.

4.BÖLÜM : Sürdürülebilir Ulaşıma Doğru

Fosil yakıt sübvansiyonlarını aşama aşama ortadan kaldırmak, 2020’ye kadar küresel enerji talebini yüze 4.1, karbondioksit salımlarını da yüzde 4,7 azaltacaktır.

5.BÖLÜM : Yaşanabilir, Adil, Sürdürülebilir Kentler Yaratan Bilgi ve İletişim Teknolojileri

Singapur, trafik tıkanıklığını çözmek için cep telefonu verilerini kullanarak trafik haritası çıkarıyor ve sıkışıklığı azaltmak üzere alternatif rotalar çiziyor. Lagos’ta bir yazılım geliştirici, akıllı telefonla tehlikeli görünen bir binanın koordinatlarını kaydederek yerel yönetime bildirilmesini sağlayan bir uygulama yarattı. Hatta Hindistan’da kar amacı gütmeyen bir örgütün kanıtladığı gibi kısa mesaj teknolojisi bile kentsel yaşamı geliştirmekte rol oynayabiliyor.

6.BÖLÜM : ABD’deki Sürdürülebilir Kentsel Kalkınmayı Ölçmek

Dünyada eksik olan (ama yakın zamanda bulunması umulan) şey, sürdürülebilir kentsel kalkınma konusunda ilerleme kaydetmeyi sağlayacak ‘ulusal bir standart’ oluşturmak.

7.BÖLÜM : Şirketi Yeniden Keşfetmek

9 milyar insanın, şirketlerin amaç ve tasarımlarında sistemli bir değişiklik olmadan, sürdürülebilir şekilde yaşayabilecekleri bir gelecek hayal etmek zor, hatta imkansızdır.

8.BÖLÜM: Sürdürülebilirlik Yönetişimi için Yeni Bir Küresel Yapı

Gezegenimizdeki ortak geleceğimizi tartışmak için Rio Dünya Zirvesi’nde (1992) toplam 172 ülkenin yöneticileri bir araya geldi. O zamandan bu yana dünya daha da fazla küreselleşti, kentleşti ve birbirine bağlandı. Çeşitli ülkeler orta gelirli ülke grubuna geçince jeopolitik güç dengeleri değişti. Mal ve hizmet, sermaye ve teknoloji, bilgi ve emek akışı küresel nüfusun giderek artmasını teşvik etti.

9.BÖLÜM: 9 Milyardan Önce Durmaya Yönelik Dokuz Nüfus Stratejisi

Dünyadaki ölüm oranlarında artış olmadan, sadece doğum oranlarını düşürerek bu yüzyılın ortalarında nüfusun 8 milyar kişiyle tepe noktaya ulaşması imkansız değil. Bu gerçekleşirse, gerçek anlamda refah getiren ve sürdürülebilir bir küresel toplum daha önce hiç olmadığı kadar yakınımızda olabilir.

10.BÖLÜM: Açık Yeşil Binalardan Sürdürülebilir Binalara

Tek başına hiçbir politika açık yeşil binaları sürdürülebilir binalara dönüştüremez. Sürdürülebilirliği ana akım haline getirmek için öncelikle hedef belirlemek ve ön tasarımları yapmak; ardından da bakım ve performans takibine kadar her aşamada bunlara uymak gerekir.

11.BÖLÜM: Daha Sürdürülebilir Tüketimle İlgili Kamu Politikaları

Sadece 2008 yılında dünya genelinde 68 milyon taşıt, 85 milyon buzdolabı, 297 milyon bilgisayar ve 1,2 milyar cep telefonu satıldı; tüketici sınıfa katılan bireylerin sayısı arttıkça bu rakamlar da büyüyecek.

12. BÖLÜM: Brezilya’da İş Dünyasını Harekete Geçirmek ve Sonrası

İlk Rio Konferansı’ndan yirmi yıl sonra dünya büyük ölçüde değişti. Nüfus yüzde 28 artarken küresel ekonomi yüzde 75 büyüdü ve kürenin sistemleri her zamankinden fazla zorlandı.

13.BÖLÜM: Sürdürülebilir Bir Gelecek Oluşturmak

Küçük ölçekli gıda üretiminde yatırım sayısı ve kalitesini arttırmaya, yatırımlara toplumsal cinsiyet açısından da bakmaya, tarıma daha agro-ekolojik (tarımsal ekolojik) yaklaşımın bilinçli bir şekilde yerleştirilmesine ek olarak erişim sorunlarını da ele almaya odaklanırsak, bir yandan gıda güvencesi sağlayıp diğer yandan yerkürenin sistemlerini sürdüren ve ekosistem çeşitliliğini koruyan bir gıda sistemini gerçekte de yaratabiliriz.

14.BÖLÜM: İklim Sıkıntısı Yaşayan Bir Dünyada Gıda Güvencesi ve Eşitliği

Ormansızlaşmanın durdurulması, yeşil teknolojilerin yaygınlaştırılması, yeşil ekonomilerin güçlendirilmesi, daha yoksul ülkelerin küresel ısınmaya uyum süreçlerine maddi kaynak sağlanması konularındaki her türlü anlaşma da dâhil olmak üzere bütün sürdürülebilir kalkınma ve iklim politikalarında gıda ve tarım üretiminin merkez nokta olarak alınması gerektiği giderek daha iyi anlaşılıyor. Bu alanlarda hayvansal üretimi görmezden gelmeye devam etmek, sürdürülebilir, adil, etkili, insani ve iklime uyumlu bir gıda sistemi yaratma konusunda çok önemli bir fırsatın kaybedilmesi anlamına gelecektir.

15.BÖLÜM: Biyolojik Çeşitlilik: Altıncı Toplu Tükenişle Mücadele

Dünyanın ortak biyolojik servetini korumak için çok sayıda somut önlemin alınması gerekecek. Aynı zamanda insanların doğal kaynakları tüketme biçimlerinde de bazı köklü değişikler olmalı. Siyasetçiler dimdik durup bir yandan doğayı ve biyolojik çeşitliliği korurken diğer yandan da sürdürülebilir refah için kıvılcımı yakacak gerçek kararlar alabilmeli. Haziran 2012’de yapılacak Rio+20 Konferansı, dünyanın her yerindeki siyasi liderlerin bir araya gelerek, yeşil ekonomi ve sürdürülebilir kalkınmayla ilgili iyi niyetli sözlerin refahı sürdürecek ve gezegenimizi kurtaracak bazı gerçek önlemlere dönüşmesi için gerekli adımları atmaları açısından harika bir fırsat.

16.BÖLÜM: Sürdürülebilir Refah için Ekosistem Hizmetleri

Ekosistem hizmetlerinin küresel değerini tahmin etmeye yönelik ilk çalışmalardan biri, “Dünya Ekosistem Hizmetlerinin ve Doğal Sermayenin Değeri” başlığıyla, 1997 yılında Nature dergisinde yayımlandı. Araştırmacılar, 16 farklı biyom için (belli bir doğal ortam ve iklimdeki bitki ve hayvan topluluğu) için 17 ekosistem hizmetinin değerini yıllık 16-54 trilyon ABD doları, ortalamada ise yıllık 33 trilyon ABD doları olarak tahmin ettiler (o dönemdeki yıllık küresel GSYH’den fazla).

17.BÖLÜM: Yerel Yönetimleri Doğru Yola Sevketmek

Küresel iklim değişikliği, su sıkıntısı, doğal kaynakların bozulması tehditlerini hafifletmek ve engelleyebilmek için yönetimlerin ve sivil toplumun özellikle yerel olmak üzere her düzeyde kaçınılmaz ödünler vermeleri gerekiyor. Çevresel sürdürülebilirlik için insanların güçlü kurumlara ve işbirliği içinde çalışmaya gereksinimi var. Çevresel sürdürülebilirliğin aslında siyasi açıdan sürdürülebilir, ekonomik ve toplumsal açıdan da adil olmasını sağlamak için kararların şeffaf, demokratik yollarla alınması gerekiyor.

Bakınız: http://www.tema.org.tr/web_14966-2_1/entitialfocus.aspx?primary_id=778&target=categorial1&type=2&detail=single

Veri Korumaya Giriş [E-Kitap]

Görsel: Google

Bütün dünyada ve Türkiye'de kişisel verilerin korunması konusunda duyarlılık artıyor. Milyarlarca insanı buluşturan İnternet ve yol açtığı değişim sayesinde her gün devasa büyüklükte veri toplanıyor, işleniyor ve saklanıyor. Önemli bir bölümünün kişisel hassas verilerimiz olduğu aşikar. Bunların özenle korunması, belki de hiç toplanmaması gerekmekte.

Fakat başta kâr odaklı düşünen ticari kuruluşlar ve yurttaşları hakkında daha fazlasını bilmek isteyen devletler gelmek üzere birçok kişi ve kurum, hiçbir yasal düzenleme veya etik ilke olmadan bilgilerimizi toplamakta, işlemekte, kötüye kullanmakta, ticari bir meta gibi satmakta, fişleme yapmaktadır.

Yasal düzenlemelerin ve çeşitli etik ilkelerin olmayışı önemli bir eksikliktir. Öte taraftan, kişisel veri konusundaki genel farkındalık sorunu da can yakıcı düzeydedir. Çoklarınca kişisel veri ve gizlilik (mahremiyet) evmizin ya da yatak odamız duvarları ile sınırlıdır. Sosyal ve kültürel temelleri oldukça derin bu sınırlılık, problemi katmerleştirmektedir. Evin duvarları arasında gösterilen hassasiyetin, tüm yaşam alanlarında da gösterilmesi için farkındalık ön koşuldur. Bu durumun değiştirilmesi ise yasal düzenlemeler yapmaktan çok daha zor.

Elinizdeki broşür bu farkındalığın artmasına yardım etmeyi hedeflemektedir. Kişisel veri ve mahremiyet konusunda referans alınacak bir metindir. Broşür içeriği EDRI* üyeleri tarafından hazırlanmıştır. EDRI tarafından İngilizce yayınlanan bu broşürü Türkçeye kazandırmaktan büyük mutluluk duyuyoruz.

Broşürün çevirisi için Hatice Balkanlar'a, LaTeX yerleşimi için Işık Barış Fidaner ve Uğurcan Ergün'e, kapağın Türkçe düzenlenmesi için Barış Büyükakyol'a, düzeltiler için Mutlu Binark ve İlden Dirini'ye, broşür baskı giderleri için Friedrich-Ebert-Stiftung Vakfı'na teşekkür ederiz.

Bizi gözetim toplumuna doğru götüren gelişmelere karşı, yurttaş farkındalığının artmasına katkı sunması dileği ile...

Alternatif Bilişim Derneği

*: EDRI (European Digital Rights / Avrupa Dijital Haklar Örgütü) 20 farklı Avrupa ülkesinden, 32 kişisel gizlilik ve insan hakları temalı kuruluşun üyesi olduğu bir birliktir. Alternatif Bilişim Derneği EDRI'nin gözlemci üyelerindendir. http://www.edri.org/

Basılı broşür talebi için: bilgi@alternatifbilisim.org

Veri Korumaya Giriş
Şubat 2013, 24 Sayfa
Hazırlayanlar: EDRİ Üyeleri ve gözlemciler
Türkçe Yayına Hazırlık: Ali Rıza Keleş
Düzelti: EDRİ ve Digital Courage (Almanya)
Türkçe Düzelti: Mutlu Binark ve İlden Dirini
Tasarım: CtrlSPATE
Türkçe Yerleşim: Deniz Eren
Kapak Türkçe Uyarlama: Barış Büyükakyol
Latex Yerleşimi: Işık Barış Fidaner ve Uğurcan Ergün
Fotoğraf: Marnix Petersen
Baskı: Ceylan Mat

Broşürün İngilizce/Türkçe içeriği ve LaTeX kodları CC Attribution-NonCommercial 3.0 Unported License altındadır.


İçindekiler


Sunu / Sunuş / Önsöz

KİŞİSEL VERİLER
nelerdi̇r? ni̇çi̇n önemsemeli̇yiz?

ANONİMLEŞTİRME
si̇z bi̇r sayı deği̇lsiniz?

AMACIN SINIRLANDIRILMASI İLKESİ
sadece beli̇rti̇len amaç i̇çi̇n kullanınız

VERİ İŞLEMEYE RAZI OLMAK
i̇zni̇ni̇zle

BÜYÜK VERİLER
endüstri̇yel hammadde

VERİ GÜVENLİĞİ VE İHLALLERİ
di̇kkatli̇ davranınız

TERCİHE GÖRE VE VARSAYILAN VERİ KORUMA
gi̇zli̇li̇k i̇lkesi̇ne göre tasarlanmıştır

SOSYAL PAYLAŞIM SİTELERİNDE GİZLİLİK VEVERİ KORUMA
paylaşırken di̇kkatli̇ olalım

BULUT BİLİŞİM
öngörülemeyen bi̇r ortamda öngörülebi̇li̇r koruma

PROFİL OLUŞTURMA
terci̇hleri̇ tahmi̇n etmek i̇çi̇n ki̇şi̇sel veri̇ kullanımı

YABANCI KANUNLARA DAYALI ERİŞİM
kanunun eli̇ uzun

İŞE YARAR BİRŞEY YAPMAK
i̇yi̇ bi̇r yasa i̇yi̇ bi̇r uygulama gerektirir

Veri Korumaya Giriş [E-Kitap] PDF formatında indirmek için tıklayınız.

Bir Garip İhsan Oktay / Efsun Güztoklusu


     Edebiyat okuru son yıllarda değişik bir eğilim oluşturdu. Okur eskisi gibi, klasik roman kalıplarından pek haz almıyor. Daha katılımcı olmak istiyor, biraz yorulmak istiyor. Orhan Pamuk “Gizli Yüz” de bu hissi okuyucuya ulaştırmada başarılı oldu . O romanda bir sayfayı 5-6 kez okumama rağmen pek bir şey anlayamamıştım. Aynı Gabriel Marquez’in “Yüzyıllık Yalnızlık” romanında olduğu gibi. Daha sonra Ayfer Tunç’un “Bir Deliler Evi’nin Yalan Yanlış Tarihi” romanını okurken de sanki bir “yap boz” çözecekmiş gibi karakterleri yerlerine oturtmaya çalıştım. Adeta bir “karakterler kabaresi” seyrettim.
İşte İhsan Oktay Anar yapıtlarında da bu okuma ritüeline kaptırır insan kendini. Bir süre sonra kurgu unutulur her şey birbirine karışır semboller hayalinizi süsler uzak masallara kayarsınız. Okumayı bir çeşit maceraya, egzotik masallara dönüştürür. Tarih ve felsefeyi resmi ve ciddi yapısından soyutlayarak zevkli bir macera yaşatır okuyucusuna adeta...

     5 yıl aradan sonra çıkardığı 7. Gün romanında da çok zor bir işe soyunarak, okuyucuyu Türkiye tarihinin Ergenekon göçebelik serüveninden başlayarak Osmanlı’ya, oradan Cumhuriyet’e tarihimizin birçok evresine hızlı bir trenle yolculuk ettiriyor. Bunu yaparken kronolojik bir sıralama derdine girmiyor. Dolayısıyla okuyucu adeta bir fırtınaya tutuluyor.

     Semboller Anar’ın vazgeçilmezidir. Bu romanda da Demir Minareler, Tekvinhane halef ateşçi gibi sembollere rastlıyoruz. Ana karakter İhsan Sait gelecekten gelen bir aşk mektubu ile Dojira’ya kavuşmaya çalışıyor. Dojira ideali simgeliyor. Sait sahneye biraz geç çıkıyor o çıkana dek biz dinden vazgeçip pozitif bilime sırtını dayayan Paşaoğlu, İhsan Sait’in kölesi Kambur Bevval’ın tam itaatçiliği ile oyalanıyoruz.

     Yazarın bu romanından çok keyif almak istenirse biraz görev duygusu ile değil de sindire sindire okumak gerek. Zira rüzgar gibi kayıveren ilk bölümden sonra bitime doğru ‘’kurtarın benii’’ diyebilen de var’’ ama çok güzel bu kadar çabalamaya değer ‘’ diyen de. Bana soracak olursanız İhsan Oktay Anar’ın kendi kişiliği gibi oldukça esrarengiz bir kitap bir sonraki sayfada neyle karşılaşacağınız belli değil. Okumayı zevkli kılan da tüm yıpratıcılığına karşın bu olsa gerek.


Toplumsal Düzenin Topluma Yabancılaşması / Mustafa Akdağ

Toplumsal düzen dediğimizde aklımızda canlanan şey muhtemelen (en genel şekilde) yöneten ve de yönetilen ikilisinin oluşturduğu bir topluluktur. Bir cemiyet, bir cemaat, bir iş yeri, bir köy, bir şehir, bir ülke… Tamamında büyüklü küçüklü yönetenler ve de yönetilenler mevcut. Bugün, toplumsal bir düzen, işte tam olarak tüm bunların bileşkesiyle oluşmuş olan ve karmaşıklığı kendi kavramını çoktan aşmış bir yapıya kavuşmuştur.

Bir toplumsal düzen, bit toplumun ahenkli bir şekilde varlığını koruması sistemi ise, bir düzenin toplumsallığı da, bu düzenin, yani sistemin topluma ne kadar entegre olabildiğine ve dahası ne kadar kabul gördüğü ile ilintilidir.
Geçmişten günümüze her topluluk kendi içerisinde kuralları olan düzenler oluşturmuştur. Her topluluk kendi evrimi çerçevesinde, çevresine ve üyelerine has karakteristik kültürler yaratmıştır. Bu kültürler ise, önce yazılı olmayan kurallarını, daha sonra ise yazılı kurallarını ve dolayısıyla da, yönetim biçimlerini büyük ölçüde biçimlendirmiştir. İşte her toplumun toplumsal düzeni de, bu nedenden dolayı, benzerlikleri var olsa bile, kendi içerisinde nüans farklılıkları barındırmaktadır. Bugün, dünyanın pek çok ülkesinin yönetim biçimi demokrasi, cumhuriyet, sosyalizm, federasyon, krallık olarak geçiyor olsa da, yönetim yapıları incelendiğinde hepsinin birbirinden farklı geleneklere, işleyiş biçimlerine ve dahası farklı seremonilere, ritüellere sahip olduklarını görebiliriz. Örneğin, İngiltere halen bir krallık rejimi içerisindedir, ancak buna karşın demokrasinin oldukça gelişmiş olduğunu görebilmekteyiz. Diğer yandan ise, Orta Doğu’ya veya Afrika’ya baktığımızda gördüğümüz krallıkların İngiltere Krallığı ile pek de bağdaşmadığını, hatta çoğu yerdeki düzenleşmiş krallıkların İngiltere tarihinde bile yeri olmadığını görebiliriz.

Kısacası, yönetim biçimi adının aynı olması, yönetim düzeninin aynılığını beraberinde getirmeyebiliyor her zaman.

İşte, adı krallık da olsa, demokrasi de olsa, sosyalizm de olsa, her sistem ülkenin (yörenin) kültürüne göre çeşitli açılardan, çok çeşitli şekillerde şekillenmektedir. Bugün dünya’da pek çok savunucusunun bile oldukça dogmatik bir şekilde ifade ettiği sosyalizm, Çin’de bugüne kadar uygulanmamış bir şekilde (ve de büyük bir başarı ve dirayet ile) yürütülmekte. Sistemin temel dinamiklerinde sabitlik var olsa da, genel olarak sistemin düzenleştiği üst yapıda pek çok farklılıklar mevcut. Ancak, tüm bu farklılıklara rağmen Çin’de üretim araçlarının devlete ait olduğu, planlı bir ekonomi ile yürütülen bir sosyalist sistem mevcudiyetini koruyor. Çin’in tarihi boyunca dış dünyaya kapalı yapısı ve coğrafi konumu ise, belki de sistemin işleyişindeki en büyük etken.

Diğer yandan, bir Küba örneğinde, Çin’in diktatoryal yapısından çok, daha “romantik” bir yapı içerisinde ve katı olmayan bir sosyalizm karşımıza çıkmakta. Aynı şekilde SSCB örneğine baktığımızda ise, kahramanlık destanları üzerine kurulmuş ve de bir emperyal bir güç haline gelerek, diğer ülkelere dikta edebilen bir sosyalizm yapısı görüyoruz.Sistemin diğer tarafında ise, ABD’nin kapitalizm anlayışı ile, Avrupa’nın kapitalizm anlayışı arasındaki farklılık da, dikkat edilmesi gereken diğer bir örnektir. Sosyal devlet yapıları, demokrasiye bakış açıları da birlikte irdelendiğinde aynı isimli, ancak farklı biçimlerde karşımıza iki düzenin çıktığını görebiliriz pekâlâ…


Türkiye


Türkiye Cumhuriyeti için kendimiz dahil, sürekli olarak feodal Osmanlı toplumu üzerine “yukarıdan inme” tabirini kullanırız. Haksız da değiliz bunda. Her ne kadar bu ülkenin bugünkü sınırları içerisindeki tüm insanları kitleler halinde verdikleri savaşım sonucunda bu ülke kurulduysa da, bu toprakların düzeni demokratik ve/veya bir cumhuriyet değildi. Hatta, 1. ve 2. Meşrutiyetin -sınırlı da olsa- yaşandığı İstanbul haricinde demokrasiden haberdar olan kesim bile oldukça sınırlıydı. Haliyle, 1923 devrimi ile bu ülkede yeşeren demokrasi ortamı, halk için, halka rağmen bir demokrasi halini almıştı. Ancak, yaşanılan büyük zaferler ardından toplumun bir karizmatik lideri vardı ve bu sistem bu liderin isteği ile ortaya konmuştu. İttihat ve Terakki’nin Meşrutiyet dönemlerinden beri fikren de olsa amaç edindiği cumhuriyet, 1923′te Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde pratiğe dökülme fırsatı yakalamıştı.

Ancak ne var ki, özellikle Anadolu halkı İstanbul’da meşrutiyet zemininin oluşturduğu cemiyet düzenini, köklerinden gelen cemaat düzeninin içerisine oturtamamış, kapitalizm’in burjuvalaştırma ve proleterleştirme süreçlerini yaşamamış ve dahası bir seçim yapma bilincini henüz gerçek anlamıyla yaşayamamış bir durumdaydı. 1923 sonrasında, bir tek parti yönetimi ile demokrasi ve cumhuriyeti müjdeleyen Mustafa Kemal Atatürk, tüm yurt genelinde bir fırka örgütlemişti: Cumhuriyet Halk Fırkası.

Bu fırka, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu partisiydi. Bir ölçüde İttihat ve Terakki’nin devamı sayılabilecek, rejimi yaymayı, sağlamlaştırmayı ve de sürekli kılmayı amaç edinmiş bir yapılanma hedefleniyordu. Ekonomi ve sanayi büyük ölçüde geliştirilebildi. Halkın azmi ve zanaatkârlığın yaygınlığı bu durumun kolaylaşmasını sağlamıştı. Ancak, toplumsal bir düzen, her zaman demokrasiyi kökeninden zorlamaya devam ediyordu. Yapılan seçimlerin, kökleri çok eskilere dayanan cemaat yapılarının, kapsadıkları kitleyi bir noktada zorlayarak, cemaati yöneten kişilerin seçimleri, cemaatin seçimleri haline gelmiş ve bireysel özgürlüğün temel kural olduğu demokrasi rejimi, Türkiye Cumhuriyeti içerisinde duraksamaya uğramıştır.

İşte bu cemaat yapıları, dernekleşme çalışmalarına hız verilerek cemiyetleşme eğilimine gidildiyse de, cemiyetleşen cemaatler, kendi kitlelerinde koparak aktörleşmeye başlamışlar, bu cemiyetlerin cemaat zamanlarındaki kitleleri ise, cemiyeti bir kenara bırakarak kendi içlerinde cemaat yapılarını sürdürmeyi tercih etmişlerdir. Bu tercih, Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca, demokrasinin işleyişinde hep aksaklıkların baş aktörü olmuştur. Cemaatlerin, günden güne cemiyetleşerek ekonomik ve siyasal aktörler haline gelmesi süreci ile ise, demokrasi halkın seçimlerinden çok cemiyetler arası bir çekişme haline gelmiş, güçlü olan ve cemiyetleşmiş cemaatlerin hüküm sürdüğü bir toplumsal düzen ortaya çıkmıştır. Akrabalık, memleket ilişkileri her zaman cemiyet yapılarında başrolü üstlenmiş, cemiyetler ile birey arasındaki rolü ise cemaatler üstlenerek cemiyet ve cemaat yapısının bir arada olduğu ikili bir sistem meydana gelmiştir. Bu yapı ise, cemiyetlerin birleşerek büyümelerine büyüyen cemiyetlerin ise, birleşen cemaatlerin kökleşmesine genişlemesine yol açmıştır. İşte bu cemiyetlerin daha örgütlü hale gelerek, partileşmeleri süreci ardından ise, Türkiye’de siyasal partilerin futbol takımlarından pek bir farklılıkları kalmamıştır.

Çünkü, demokrasi rejimi çerçevesinde siyasal partilerin ileri sürdükleri fikirler ve vaatler ile toplayacakları oyların çok büyük bölümü, geçmişte birleşerek hali hazırda kendi yapılarını oluşturan cemiyet ve cemaatlerden gelmiş, partilerin vaatleri ve fikirleri, partilerin temsil ettiği kitlelerin ardında kalmıştır.

1980′lere yaklaşıldıkça, yükselen burjuvazi ve proterleşen halk kitleleri, cemaatlerin ve cemiyetlerin etkisinden çıkmaya başlamış, yaşadıkları çıkar ve güç savaşımlarına göre, kendilerini ifade ettikleri görüşü temsil ettiklerini düşündükleri, ancak çoğu zaman yine de içerisinde cemiyetleştikleri partilere yönelmeye başladılar. Bu yönelim ve de yönelimin hızı, henüz oturmamış olan demokrasiyi ve de aktörlerini farklı bir zemine kaydırarak, aslında olmaları gerektiği yönetim, fikir ve çözüm üretme zeminine çekmiştir. Ne var ki hazırlıksız yakalanan yöneticilerin, gelişen olaylar karşısında aciz kalması ile 1980 askeri darbesi yaşanmıştır. Bu noktada asker; Türkiye Cumhuriyeti’nin demokrasinin yerleşme sancısını, bir hastalık olarak görerek, çatışmaların kökeni olan demokrasinin kaynağını keserek, cumhuriyet devrimlerinin o güne kadar aldığı tüm aşamaları tersine çevirmiştir.


12 Eylül 1980
İşte Türkiye Cumhuriyeti’nin dönüm noktası.

Cumhuriyet Türkiye’sini kurtarmaya çalışırken, demokratik Türkiye’yi yerle bir eden, henüz çözülmeye başlamış ve bireyleri özgür bırakması an meselesi olan cemaatleri yeniden ve çok daha güçlü bir şekilde canlandıran ve halkın bilinçli seçimleri ile şekillenmeye başlamış demokrasi kaynağını, kültleşmiş burjuva cemiyetlerine altın tepside sunan bir darbe 12 Eylül 1980.

Türkiye Cumhuriyeti, geçmişinden beri yapısında varlığını korumuş cemaat ilişkilerinden kurtulmaya, sınıf mücadelesini yaşamaya başladığı sırada, tam da halkın kendi seçimini kendisinin yapacağı bir ortamda, bir abi/baba edasıyla halkın her kitlesine birer tokat atarak kavgayı ayırmıştır.Ancak bu, onları barıştırmaya değil, abi/babalarının boyundurukları altında sürekli olarak birbirlerine kin duyan cemaatler haline getirmişti. İşte her kitlenin aldığı bu darbe, onları kitle bilincinden uzaklaştırarak, kabuklarına, yani cemaatlerine geri dönmelerine neden olmuş, cemaatlerin besledikleri cemiyetlerin varlığının yok olması ile cemaatler cemiyetleşme yarışına girmiştir. İşte Türkiye solunun bölünmesinin bir nedeni de bu yarıştır.

Diğer yandan ise, Türkiye sağındaki köklü ve değişmemiş cemaat yapısı, yeniden cemiyetleşme sürecinde bir yarış yerine, ortak paydada çalışarak kitleleşmiş ve sol karşısında siyasal başarılara imza atmışlardır. Bu cemaatlerin cemiyetleşme süreçlerinin yanında, burjvazinin de bu kitleleşmiş cemiyetlerin desteklerini almaları, karşılıklı bir çıkar ortaya koymuş ve biribirinden beslenen ikili bir yapı ortaya çıkartmıştır. Cemiyetlerin kitlesel çoğunluğu ile yakaladığı siyasal güç ile beslediği burjuvazinin kazandığı paralar ile cemiyetleri ve cemaatleri beslemesi döngüsü yaratılmış oldu. Buna karşın ise, cemaatlerden yoksun bir şekilde bir cemiyetleşme yarışında olan Türkiye solu, herkesin kendisini yeni ve özgün sanarak cemiyetleşme eğilimine gitmesi sonucu olarak, tek hücreli canlılar gibi sürekli bir biçimde bölünmüş ve zaman içerisinde dağılmıştır.

1980 darbesi Türkiye solunun sonunu getirmiştir dense de, Türkiye solunun sorunu 1980′den çok daha öncesine, Osmanlı’daki cemaat yapısına ve solun Türkiye Cumhuriyeti toplumsal yapısına yabancı kalmasından başlayan ve cemaat yapılarının cemiyetleşememesiyle de devam ederek 1980 darbesi ile cemiyetlerin dağılması süreci ile de devam eden bir kökene dayanmaktadır.


Bugün
İşte, Türkiye Cumhuriyeti’ne “yukarıdan indirilen” demokrasi, cemaatleri cemiyetleştiremediğinden, cemiyetleşenlerin ise bu gelişimi hatalı algılamalarından dolayı, bugün bile hala oturamamıştır. Bugün, Demokrasi savunuculuğu yaptıklarını sananların bile aslında hala bir takım tutarcasına partilere oy verdiği, kuvvetli cemaat yapılarının kitlesel oylara yön verdiği, cemiyetleşmiş cemaatlerin ise cemiyet çıkarlarına yönelik olarak kapsadıkları cemaatlerin oylarına yön verdikleri, partileşmiş cemiyetlerin ise, barındırdıkları cemaat ve cemiyetleri kendilerine “taban” olarak düşünerek vaatlerini ve politikalarını bu kitle üzerinden yürüterek, tabanları dışında kalan cemaatleri, cemiyetleri yok saymaları her gün yeniden ve yeniden örneklenebildiği bir demokratik sisteme sahibiz.

Ne yazıktır ki, bugün aslında “demokrasi adına” yapılan hiçbirşey, gerçekten demokrasi adına değil, hala cemiyet ve cemaatler adına yapılmaktadır.

Bugün Türkiye Demokrasisi içerisinde, geçmişte cemaatlerin cemiyetleşmesi, bu cemiyetlerin de partileşmesi ile doğal tabanları olan partiler, bugün yerlerini cemiyetleşen ve ardından da cemaatleşen partilere bırakmış durumda. Ancak, bugün geçmiştekinden çok daha kitlesel çalışmaların, yönlendirmelerin ve manipülasyonların yapılabildiği bir çağda, geçmişin “kemik” cemaatleri yerlerini son derece kaygan, geçirgen, değişken ve kaygan taban cemiyet ve cemaatlerine bırakmış, partilerin hizmetleri ise yerlerini kâr pastasından verdikleri paya dönüşmüştür.

İşte gelişimi sırasında zorlanan, tam olgunluğa ulaşmak üzereyken kafasına vurulan bir demokrasi, artık doğru yolunu yanlış kabul etmiş, yanlış yolu ise doğru kabul ederek ilerlemeye başlamıştır. İşte bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin demokrasisinin esas sorunu da budur. Askeri bir darbe tehdidi değildir.


Deli Yol / Gülşah Akbulut

Sanem Tufan
     Bu sabah büyük bir boşluğa uyandı yine, pek çoğunda olduğu gibi. Boğulmaktan korktuğu o boşluğa bakındı, uyanmamış olmayı dilemesi yetmedi; sesi o kadar içindendi ki tanrı bile duymadı… Bu duru karmaşa başını döndürmüştü. Kapının açılmasıyla kulağında kalan o ses, kısa süreli bir fırtınaydı sanki. Yorgunluğunu derin çizgilerine borçlu bir el, onu sevgiyle oyalamak istediyse de olmadı. On çocuktan arta kalmış bir sevgiyi nasıl kabul ederdi, ama gururuna yenildi. Bir iki güzel sözdü kulaklarında çınlayan; fakat duyduğu kelimeler, onun istediği sese ait değildi. Konuşsa ağlayacak, ağlasa sorgu suale boğulacak; ama ağlayamazsa içindeki düğümlere bir yenisi katılacaktı. Hüznünü içinde saklarken, yorgun şefkatin kapıdan çıkışını mutlulukla izledi. Farkındaydı aslında; bunlar sadece yedi yaş sınırında ağırlaşmış düşüncelerin görüntüsüydü. Zoraki kahvaltı hafifletirdi belki; neden olmasın? Lokmayı itse içeriye doğru, gözlerindeki sağanak baskıyı parmak uçlarına verip, belki bir süre idare ederdi. Sonra özgür bırakır gözlerinin hareketini; oyuna dalınca da unutur gibi yapardı.
   
     Dünya için küçük olabilirdi belki, ama bu onun için büyük bir savaştı. Kendini toparladı ve yataktan kalktı. Pijamalarını isteksiz hareketlerle çıkarırken, dolaptan eline geçen her neyse giydi. Ellerini kapıya uzattı, bir an durdu. Yalnızlığın endişesi hâlâ dizinin boyundaydı. Anlık bir cesaret, minik adımlarını koridora taşımıştı bile. Sağa doğru ilerlese geniş ailenin kalabalığına karışacaktı, hatta karışamadan azarlanacaktı. Bunları düşünmedi bile, solda kapının ardına kadar açık olduğu, güneşin gözlerini kamaştırmasından da belliydi. Zaten yazın hep açık olurdu evin kapısı. Köyde, bahçeli bir evde oturmanın en keyifli taraflarından biri de gizlenme duygusunun azlığıydı belki… Kapıların sıkı sıkı kapatılası, kilit üstüne kilit, çelikten kapılar… Bunlara hiç gerek yoktu orada. Ahırın arka tarafına düşen armut ağacı karşıladı onu, merdivenlerde ise asma yaprakları ellerini uzatmış gibiydi. İtiraz eden yoktu bu gizemli yolculuğa. Küçük adımlarındaki korku yerini çoktan cesarete bırakmıştı. Yüzündeki saklanmaya uğraşan kaçamak hüznü saymazsak daha iyi olamazdı. Üzümlerin tanesine bile dokunmadan usul usul merdivenlerden indi. Canı nasıl da istemişti; ama dedesi onları ilaçlıyordu, yıkamadan yememesi gerektiğini bilecek kadar akıllıydı. Bir de annesi bırakıp bırakıp gitmese… Tarabalarla çevrili bahçenin sınırındaydı. Kirazı, eriği, şeftaliyi, inciri, hatta gerçekliğini kabulde zorlandığı serviyi bile görmezden geldi. Halbuki bahçeye her gidişinde onun altına geçip kocaman gözleriyle ölçümler yapardı. Bu seferki başkaydı işte… Gitmek istiyordu ve fazla zamanı yoktu. Dedesinin elleriyle yaptığı tahta kapıdan çıktı ve sağa döndü. Arkı gizleyen küçük yokuştan inince, ana yola varacaktı. Emin adımlarla yürüdü, yoksa cesareti ona inanmaktan vazgeçebilirdi. Araçların hızı şimdiden onu sarhoş etmişti. Beklemeye koyuldu. İki yandan gelen suyun sesini dinlerken minicik iki kaplumbağanın pür telaş karşıya geçmeye çalıştıklarını fark etti. Ezilmelerinden o kadar korkmuştu ki uzun seyahatlerini dikkatle izlerken minibüsü son anda durdurabildi. Şoförün onu görmesi de zordu tabii.. Arabayı kaçırmamış olmasına sevinemeden güzelce bir azar işitti. Şoförün kızgınlığı cesaretini çoktan küstürmüştü. Adımlarının küçük olması, annesine giden yolda bulunmasına engel olmamalıydı; ama kurallar keskin ve hatta kıpkırmızıydı. Sanki o küçücük elleri aracı durdurmak için el sallamak yerine, şoföre okkalı bir tokat atmıştı. Adamın gözleri öyle bakıyordu. Şoförün azarıyla, küçük kızın cevabına gülmesi arasında hiçbir nüans yoktu. Adamın her hareketi, jesti aynı tondaydı; sanki kasları öç alma duygusuyla örülüydü.

    Ana caddeden, gerek duymadığı bir ders almıştı. Geri döndü, tahta kapıya doğru yürümeye başladı. İçinden geçenler sadece annesinin gidişine dairdi. Bir sabah da onunla uyansaydı, birlikte gitselerdi o çok önemli yere... Annesi çalışmıyordu ki ne olabilirdi onu bırakıp gitmesinin sebebi? Hiçbir zaman bilemeyecekti. Büyüdüğü zaman kapı ardından duyacağı cümleler bunu ancak fruedien bir biçimde açıklayabilirdi. Boyu aşan düşünceler içindeyken tahta kapıyı aştığını fark etti. Sağ taraf caddeye giderken sol taraf böğürtlen, ekşili mem mem dolu, onun için fazlaca gizemli bir yamacın sınırıydı. Tek başına böğürtlen ya da ekşili mem mem yemeye gitmemişti; ama bugün cesaretini kendine gösterme günüydü? İçinden; ağabeylerle, ablalarla yapılan kaçamak gezilerden biri olsun bari dedi. Zaten yokluğunu henüz fark eden olmamıştı. Fark etmiş olsalardı, bahçeye inmeleriyle onu görmeleri bir olurdu. Kafasına ekişili mem memin şekli takıldı. Bir sürü yeşillik içinden onu nasıl seçecekti? Sadece böğürtlen yerdi belki… Zaten amacı gidebilme cesaretini göstermekti. Hayali bir böğürtlen ya da ekşili mem mem kadar küçük olamazdı. Bahçenin sınırını aştığında adını “deli dana” taktıkları ineklerinin otladığını gördü. Neyse ki inek onu fark etmemişti, usulca yürümeye devam etti. Sessiz hareket etmeye mecburdu çünkü bu inek fazlaca nazlı, köpek gibi kovalamaya meraklıydı. Dedesi buzağıyken onu torunlarından bile çok şımartmıştı. Ne yöne gideceğini düşünmenin yorgunluğu içindeyken bir ses duydu. Komşulardan birinin sesiydi. Bu kadar endişeyle bağırmaya ne gerek vardı. Tüm büyü bozulmuştu. Babaannesinin ve diğer aile efradının feryat figan bağıran komşuyu duymamaları imkânsızdı. Önce şoför sonra da komşu teyze tarafından desibel sınırını aşan sesler sinirlerini fazlaca yıpratmıştı. Küçük kız tüm yalnızlığının kalabalıklaşacağını fark edince deli danaya doğru koşup boğazındaki ipten tuttu. Deli dana durur mu? Öfkeden mi oyun oynama isteğinden mi bilinmez ama koşmaya başladı. Küçük kız aldırmadan peşi sıra sürükleniyordu. Etraftaki sesleri umursamıyordu, ekişili mem mem gezintisi, annesine gitme isteği yok olmuştu bir anda. Deli dana artık kocaman olmuş bir inekti; ama onun ruhundaki delilik, küçük kızınkiyle özdeşleşmişti. Adı zaten ondan deli danaydı takmışlardı. Bir süre sürüklendikten sonra ineğin ipini bıraktı. Üstü başı mahvolmuştu. Dizleri, kolları sıyrıklar içindeydi. Ağzındaki çamur hissi, tozun tükürüğüne yaptığı serinletici geziden kaynaklıyor olmalıydı. Olan bitene aldırmadı bile. Kimseyi duymuyordu. İçinde anlam veremediği, ad koymak istemediği bir duygu vardı. Hem iyi hissediyordu hem de kötü, bu vicdanın da kafanın zaman zaman karışabileceğini gösteriyordu. İşte intikamını almıştı. İçindeki hırs yaşına göre çok fazlaydı. Hırsın yaşla ilgisi olup olmadığını henüz bilmiyordu; fakat büyüdüğünde buna karar vermişti. Tek isteği onlara, sabahları annesiz uyanmanın verdiği endişenin benzerini yaşatmak değildi. Gitmeyi öğrenmekti biraz. Üç dakikalık, beş saatlik, bir haftalık hiç fark etmezdi. Kaldığı odanın –hem de yalnız başına-, gördüğü bahçenin dışında bir yer görmekti rüyası… İşte deli dananın arkasında sürüklenerek ilkini gerçekleştirebilmişti. Artık cesareti maceraya bir adım daha yaklaşmıştı.



Birol Özdemir, Haymatlos ve İzzet Yasar, Camdan Mezbahalar




Birol Özdemir - Haymatlos
Birol Özdemirden Yaşamın Gözeneklerine Sızan Gerçek Öyküler...

Birol Özdemirin ilk öykü kitabı Haymatlos, farklı süreçleri, coğrafyaları, gerçeklikleri ele alan anlatılardan oluşan özel bir kitap. Anlatıların gerçekliği öykülerin yapısını da belirliyor. Kitabın ilk bölümü ikinciye oranla şiirsel yoğunluğu gelişkin metinlerden, ikinci bölümüyse gülmece ve ironi öğeleri barındıran kurmaca metinlerden meydana geliyor.
***
Sen benim elimi mi kesiyorsun? Tuhafsın, elimi diyorum. Bir soğan keser gibi... Bıçağın başlangıçta hiçbir şey duyumsatmayan çeliği başparmağımla işaretparmağım arasındaki kemiğe dayanıyor. Canım mı? Yanmıyor, hayır! Sonradan içten içe işleyecek bir şeyler bırakıp gideceksin. Asıl ağrıma da o zaman mı başlayacak? İskelede yoran, bunaltan bir sıcak... Karşımızda Haydarpaşa Garının önündeki fenerin pat yanıp sönen kırmızı ışıkları...



İzzet Yasar - Camdan Mezbahalar

Türk edebiyatının özgün ismi, güçlü kalemi İzzet Yasar’dan ödüllü muhteşem öyküler: “Camdan Mezbahalar”. İzzet Yasar’ın 3 öykü kitabının bir arada basıldığı bu özel kitap sizi büyülü bir edebiyat yolculuğuna çıkaracak... “Camdan Mezbahalar”, “Özel Sektör İmamı” ve “Dönüşü Olmayan Hikayeler” adlı kitaplarını bu toplamda bir araya getiren Yasar, öykü okuruna adeta özlediği bir armağan sunuyor. “Camdan Mezbahalar”, benzeri olmayan bir kitap."
İzzet Yasar, sadece Türkiye ölçüsünde değil, dünya ölçüsünde birinci sınıf hikâyeler yazıyor."
Demir Özlü


The Sound of Perseverance




“Bu kişisel bir yazıdır ve tamamen gerçek bir olaydan alınmıştır...”
1998 yılı... Lise 2’de okuyan ve metal müzikten hoşlanan ancak sınırlı sayıda grubu dinleyen, dinlediği müziğin yelpazesini genişletmesi gerekirken, bir kaç albümle yetinip sadece bu birkaç albümü dinleyen bir genç. (ben oluyorum.) O günlerde, bir sınıf arkadaşının bahsettiği bir grup var. İsmi “death”. “abi bunu bi dinle bak. Tek bi şarkıda 27 ayrı ritm var.” Diyen arkadaşına, “sonra bakarım.” Diye cevap veriyor genç ve metallica, megadeth, sepultura dinlemeyi sürdürüyor günlerce. Arkadaşı bir gün okula bir “death” albümü getiriyor ve albüm kitapçığının içindeki resimdeki bir adamı gösteriyor. “işte bu adam bak. Tam bi dahi... Mutlaka dinle.” Diyor. Genç ise o dönemin verdiği bir cahillikle adamın resmine bakıp: “tipi fareye benziyo ya adamın.” Deyip gülüyor anlamsızca. Aylar geçiyor...

“gözlerimi kapıyorum ve kendi içimde batıyorum...”

Genç bir gün kadıköy’e gidiyor. Akmar’ın önünde öylesine gezinirken, kopya cd satıcılarından birinin tezgahında “death – the sound of perseverance” adlı cd’yi görüyor. Arkadaşı aylar önce okulda albümü ona gösterdiğinde o kadar ilgisizmiş ki, tezgahtaki cd’nin kapağı ona tanıdık gelmiyor. Şöyle bir düşünüyor. Dinlediği tüm grupların thrash gruplarını olduğu aklına geliyor ve değişik bir şey dinlemenin fena olmayacağını geçiriyor aklından. Zaten sonuçta 1,5 milyon liralık bir şey... Beğenmese ne fark eder ki? Dinlemez, olur biter.

Oldukça kapalı bir hava var. Yağmur yağdı yağacak. Genç, albümü almadan akmar pasajı’na giriyor. Belki bir metallica konser albümü bulurum diye. Her dükkana soruyor, bulamıyor. Akmar’dan çıkıyor. Tekrar aynı tezgahın önüne geliyor. Cd’ye bakıyor. Hiç bir şey almadan eve dönmek istemediği için cd’yi alıyor.

Kapağını açıyor. Sarı bir cd ve üzerinde son derece özensiz bir yazı ile “death – sound of perseverence” yazıyor. Albümün isminin kopya cd’ye yanlış yazıldığını bile fark etmiyor. Discman’indeki “sepultura – chaos a.d.” cd’sini çıkarıp kopya cd’nin kabına koyuyor.

Death cd’sini discman’a yerleştirken, cd’nin üzerine bir yağmur damlası düşüyor. Parmağıyla yağmuru siliyor, cd kutusunu cebine koyuyor ve tam o sırada muazzam bir gök gürültüsü ile bardaktan boşanırcasına bir yağmur başlıyor. Koyu gri kadıköy gökyüzü altında, akmar’dan minibüslere doğru yürümeden önce yağmurluğunun kapşonunu kafasına geçirirken, bir anda coşan yağmurla birlikte pek de merak etmediği albümü içine koyduğu discman’in play düğmesine basıyor ve discman’i da diğer cebine koyuyor... Müzik çalmaya başlıyor.

“yolculuk merakla başlıyor...”

Daha önce duymadığı tarz bir davul giriyor birden. “vay... Davulcusu iyi galiba.” Diye düşünüyor genç ve yağmur nedeniyle hızlı adımlarla minibüslere doğru yürümeye başlıyor. Ve birden davul kesiliyor ve çok kısa ve hızlı bir gitar solosu giriyor. Ardından da, daha önce yaşamadığı bir duyguyu yaşamasına neden olan ve duyduğu anda tam anlamıyla dizlerinin bağının çözülmesine neden olan bir ritm giriyor. Tüm tüyleri ürperiyor gencin. Hemen durup cd kutusunu çıkartıyor cebinden. Parçanın ismine bakıyor... “scavenger of human sorrow” yazıyor kapakta. Aklı başından gidiyor resmen. “böyle bir ritm nasıl olabilir?” Diye düşünürken, en derin hayal gücü kaynaklarından beslenircesine gelen ve tüm yırtıcılığıyla saldıran bir vokal giriyor. Yağmurun altında paçalarından sular damlayarak kalakalıyor genç. Yürüyemiyor... Gerçekten yürüyemiyor. Hayatında ilk kez duyduğu bir şey onu neredeyse ağlamaklı yapıyor. Bir an eli pause tuşuna gidiyor. “durdurayım, minibüste dinlerim doğru düzgün.” Diye geçiriyor aklından ama yapamıyor.

Şarkı, müzikten öte bir varlıkmışçasına tüm beynini sarıyor gencin. Minibüse doğru yürümeye başlıyor şarkıyı dinlemeye devam ederken. Bir yandan eliyle ıslanan gözlük camlarını silerken, ağzından çıkan buhar eşliğinde ilerliyor ancak dinlediği şey dışındaki hiç bir şeyi fark etmiyor adeta. Tüm görüş alanı kararıyor ve yüzde yüz müziğe konsantre oluyor. Şarkı devam ettikçe genç adeta büyüleniyor ama aldığı zevk nedeniyle tebessüm bile edemiyor. Sanki zevk alamıyor. “bu nasıl olabilir?” Diye geçiriyor aklından. Ya da “nasıl olur da bunu daha önce duymadım?” Diye kendine kızıyor. Şarkı sürekli değişiyor. Duruyor, tekrar başlıyor. Hızlanıyor, her enstruman daha önce duymadığı sesler çıkarıyor. Resmen yorgun düşüyor genç.

Ve sonuçta şarkı bitiyor. Genç minibüste oturduğunu ve minibüsün de hareket halinde olduğunu fark ediyor. Müzik yüzünden adeta paralize olduğundan, minibüse binişini, oturuşunu ve minibüsün kalkışını hatırlamıyor bile.

Şarkı biter bitmez hemen pause’a basıyor ve minibüs parasını uzatıyor. Ardından da sıradaki parçanın adına bakıp (“bite the pain”) sanki sınav sonucunu öğrenmek üzere heyecanla bekleyen bir öğrenci gibi şarkının girmesini bekliyor. Parça başlıyor ve tekrar aynı şeyi yaşıyor genç. Tüm tüyleri diken diken oluyor.

İlk parçaya göre daha yavaş başlıyor parça ve vokal tekrar giriyor çıldırtırcasına. Gözlerini kapayan genç, daha önce hiç duymadığı bir müzik eşliğinde pek çok görüntüler görmeye başlıyor. Şarkı sözleri sanki onun için yazılmışçasına devam ediyor... Vokal “...steal the sun and the moon from the sky!” Diye bağırırken, gözlerini kapatan gencin aklından bin bir görüntü geçiyor. Havada ilerlediğini, ardından birden toprağı delip yer altında büyük bir hızla ilerlediğini, ardından okyanus dibine indiğini, oradan tekrar gökyüzüne fırlayıp karanlık mağaralara girdiğini hayal ediyor. Hem de tümü saliseler içinde oluyor bunların.

Üçüncü, dördüncü ve beşinci parçalar da bitiyor. Her anı şaşırtıcılıkla dolu dakikalar yaşıyor genç. Dördüncü parça “a story to tell”’de gerçekten ağlamak istiyor. O anda. Minibüste. Kimseyi umursamadan... Adı “the flesh and the power it holds” olan beşinci parçada ayağıyla ritm tutmak istese de, bir türlü yapamıyor. Hareketsizce oturuyor koltukta.

Ve ineceği yere geliyor. Minibüsten iner inmez 5. Parça bitiyor ve 6. Parça başlamadan discman’ın pili de bitiyor. Hemen eve koşuyor, odasına giriyor ve discman’e yeni piller takıp yatağına uzanıyor. Altıncı parçanın ismine bakıyor... “voice of the soul” yazıyor kapakta.

Ve parça başlıyor. Genç hayatında ilk kez, bir parça eşliğinde göz yaşı döküyor. Hem de ilk kez duyduğu sırada. Sanki bir film izler gibi dinliyor parçayı. Şarkı boyunca, tam üç dakika kırk saniye tüyleri ürpermiş olarak dinliyor şarkıyı. Bir an bile hareket etmeden. İnanamayarak. Sanki biri onun hissettiklerini biliyormuş ve uzaklarda bir yerden onun müziğini yapıyormuşçasına. Adeta müziği sahipleniyor genç ve işte beni tarif eden müzik diye düşünüyor tüm içtenliğiyle.

“voice of the soul” gencin kafasında tek bir söz uyandırıyor... “farkında olmak”. Kendisiyle aynı duyguları paylaşan birileri olduğuna belki de ilk kez o zaman inanıyor genç ve bunun sevinciyle göz yaşı döküyor.

Bu yazıları yazarken bile tüylerini ürperten öyle düşünceler geçiyor ki aklından, kendisi bile tasvir edemiyor. “voice of the soul”un 3.23’üncü dakikasında daha fazla dayanamıyor ve yüzünü yastığa gömerek sessizce gözyaşı döküyor. Müziğin böyle bir gücü olabileceğini ve o yaşlarda az da olsa küçümsediği insan zekasının neler yapabileceğini görüyor. Çok sevdiği bu müziğin artık onun için sadece “müzik” olmadığını gösteren ve manevi bir boyutta kendini belli eden albüm oluyor “the sound of perseverance”. Adeta bir vahiy ya da yukarılardan gelen bir şey gibi görüyor albümü.. Daha ilk dinleyişte.

Tam anlamıyla hareketsiz bir biçimde kalan şarkıları da dinliyor. O sırada hayatını değiştirecek bir deneyim yaşadığını bilmeden...
Sonuçta albüm bitiyor... Genç hemen odasından fırlıyor, evden çıkıp minibüse atlıyor ve kadıköy’e geri dönüyor. Akmar pasajı’na giriyor ve girdiği ilk dükkanda albümün orijinalini buluyor. Büyük bir sevinçle albümü alıp hemen eve dönüyor. Albümü o gün yatana kadar 7 kez dinliyor. Aylar önce albümü ona tavsiye eden arkadaşını arıyor telefonla ve teşekkür ediyor.

“yürüdüğümüz taşlarda...”

O sıralarda klasik gitarda metallica, megadeth çalan genç; bu yeni müziği de çalmak istediği için parçaları kulaktan çıkarıyor ve saatlerce çalıyor. O sıralarda bilmiyor sadece bu parçaları daha iyi çalabilmek amacıyla bir kaç ay sonra elektro gitar alacağını...

Yıllar geçiyor. Tüm şarkı sözleri çoktan ezberlenmiş, şarkıların çoğu kısımları gitarda çalınıyor. Tüm death albümleri alınıyor, ezberleniyor...

Yıllar geçmeye devam ediyor... Genç artık yüzlerce grubu dinliyor, yüzlerce albümü oluyor. Metal müziği her yönüyle araştırıyor, öğreniyor... Her gün gitar çalıyor. Zamanında çalmakta zorlandığı bu albümdeki şarkıları rahatça çalabiliyor. Zamanla; kendi kendine öğrendiği gitar çalış tarzının büyük oranda chuck schuldiner’ın tekniğinden çok etkilendiğini fark ediyor. Ardından chuck’ın sağlık problemlerini öğreniyor. Dergilerden, internet’ten takip ediyor. “chuck baba iyileşiyor!” Haberlerini sevinçle okuyor.

“hiç bitmeyen bir açlık...”

Ve bir gün geliyor... İnternet’te bir metal sitesinde gezinirken “one of the biggest losses of metal history” diye bir yazı görüyor... Chuck’ın “individual thought patterns” albümünün kitapçığındaki fotoğrafı çarpıyor hemen gözüne... İnanamıyor. “the sound of perseverance”’ın ilk notasını duyduğu anki şokun bir benzerini, ama bu kez acı çektirir şekilde tekrar yaşıyor. Bilgisayarın başından kalkıyor, eline “the sound of perseverance” albümünü alıyor ve hiç tanımadığı ama duygusal, müziksel, hayal gücü anlamda sonuna kadar beslendiği bir kaynağın, bir dehanın ölümünden dolayı sessizce ağlıyor bir kaç dakika. Albümü ilk dinlerken kendi kendine sorduğu soruyu tekrar soruyor kendi kendine: “bu nasıl olabilir?”

Ve yıllar geçmeye devam ediyor, 2005 oluyor... Albümü hala ilk günkü zevki alarak dinliyor, davulcunun yaptıklarına hala tebessüm ederek karşılık veriyor, “to forgive is to suffer”’ın solosunu arka arkaya onlarca kez çalıp hala aynı keyfi yaşıyor. (tam aynısının çalamasa da.)

Müzikal anlamda hayatını değiştiren bu albüme, adeta bir dini simge gibi yaklaşıyor... Albümün şarkı sözlerini odasının duvarlarına asıyor... Bu albümle ilgili en ufak ayrıntı, resim, ses bile anında o ilk güne, kadıköy meydanında sırılsıklam dikilirkenki haline götürüyor genci...

Ve albümü ilk dinlediği zamandan yaklaşık 7 yıl sonra, bu albümün hayatındaki önemi hakkında içten bir yazı yazıyor... Belki de bu internet sitesinde bu yazıları yazabilmesinin bile ilk sebebi olan bu müziğe olan saygısından ötürü.
Bu müziği yaratana, dinleyenlere bu duyguları yaşattığı için teşekkür etmek amacıyla...

Dimebag ile bir arkadaşını, chuck ile de bir öğretmenini kaybeden bu genç, bir üçüncü kişi için böyle bir yazı yazmak istemiyor artık.

“hüzün ırmaklarından, umut dolu okyanuslara... Hepsini dolaştım.”

Her ne kadar artık bizi cennetten izliyor olsan da...
Teşekkürler chuck...


Önümüz düşman, ardımız vatan... / Alper Turgut

Liselerimiz, üniversitelilerimiz, yurtlarını savunmak için hayatlarının baharında gönüllü oldular. Onlar, asla beklemediler, yaşamak ne güzel şey demediler. Memleket olmadan gelecek düşü kurulur mu? Tereddütsüz Çanakkale'ye koştular, adeta yarışırcasına...

Stalingrad'dan sonra tarihin en büyük ikinci cephe savaşında, bedenleriyle barikat kurdular. Düşman, Anadolu'ya girmesin diye canlarından oldular. Evet, okullar o yıl mezun veremedi, çünkü koyun koyuna öldüler, o güzelim delikanlılar... İnançsız ve amaçsız yaşanmaz dediler, öğrenciyken, öğretmeni oldular, halklarımızın... Sinan Çetin de kalkmış, hani o bildik "Hayat güzeldir!" lakırdısı ile 450 bin can alan Çanakkale Savaşı'na dair bir film (Çanakkale Çocukları) çekmiş, hem de evinin arka bahçesinde... Barış yanlısı olacak başka bir savaş bulamadın mı, diye sorarlar insana, hayır, savaş karşıtı olsa yine gam yemeyeceğim. Neredeyse, eşit mesafede duracağım şaşkınlığı ve medeniyetler ittifakı hayranlığıyla, işgal ordularını, evine konuk edecek. Arkadaş! Düşman, yurdu ele geçirmeye gelmiş, Türkçe olimpiyatlarına katılmaya değil. Yani ağırlamaya hiç gerek yok. Neyse tarihler de tutmuyor, çok şükür.

Mucizeleri olan, gerçekten Ağustos'ta kar yağdıran bir film bu... Çanakkale Çocukları, elbette günümüze göndermelerle dolu, dümende Sinan Çetin olunca, haliyle şaşırtıcı değil! Mesaj kaygısı bitmiyor, batı hayranlığı dinmiyor, yeri geliyor, kurtuluşu halklara değil, dine bağlıyor, Çanakkale'yi, günlük politikalara meze ediyor. Göz var, izan var, üstüne üstlük vicdan diye bir şey var. Çanakkale'de Türk, Kürt demeden, omuz omuza savaşa giren dedelerimize ayıp oluyor, resmen. Biz de biliyoruz, analar ağlamasın demeyi, savaşlara karşı durmayı... Üstelik hep antimilitarist oldum, yargılandım, askere zorla götürüldüm. Ancak bu başka bir mevzu, emperyalistlere karşı yurdunu savunmak, meşru bir durumdur. Evine hırsız girmeye çalışsa, sen kapıyı açacak ve buyur arkadaş, mahremin ne önemi var mı? diyeceksin. Hayır! Demeyeceksin... Belki diyenler de olur, kuşkusuz tarihte örneği çoktur.

Çanakkale'ye yıllar önce bir gece varmıştık. İstanbul Üniversitesi öğrencileriyle, şafağın sökmesini beklemiştik, hem de zemheride... Tabyaları, siperleri, tünelleri gezmiştik, 57. Alay yakmıştı içimizi... Çanakkale'yi görmeyen, orada yaşananları hissedemez. Bir karış toprak belki, lakin orada, süngü mesafesinde tutunmak ne zorlu, ne bela ve ne onurlu bir iş, gerileyemezsin, siperini terk edemezsin. Ölmek pahasına, mevziyi ve safını koruyacaksın, işte tam orada kök salacaksın. Çünkü önünde düşman, arkanda kocaman bir vatan var. Tüm sevdiklerini ardında bırakanlar, onlara özgür yarınlar hediye etmek için oradalar, bunu anlamak çok zor olmasa gerek. Neyse...

Dönelim yine filme, İttihak ve Terakki'nin başında duran zengin madenci, Osmanlı mebusu ve Alman dostu bir babanın, İngiliz eşiyle olan evliliğinden iki çocuğu var. Büyük olanın adı James, küçük olanı ismi ise Osman... Biri İngiliz hayranı, diğeri Anadolu'nun... İki kardeş evden ayrılıyorlar, Osman madene çalışmaya gidiyor, James ise İngiltere'ye okumaya... Ancak bu iki genç, karşı saflarda savaşmak için Çanakkale'de buluşuyorlar, anneleri de rüyasında bunları görüyor ve öykü başlıyor. Detaylara daha fazla girmek istemiyorum, çünkü mantığın iflas ettiği noktada, saçma sapan bir olayı anlatmak, inanın pek kolay değil. Oyunculuklara hiç değinmiyorum, performanslar felaket muadili... Hadi Sinan Çetin'in eşi ve çocukları oyuncu değil, Oktay Kaynarca, Yavuz Bingöl, Wilma Elles ve Haluk Bilginer'in de vasatı aştığı söylenemez.

Sanatsal hareketlerle başlayan, giderek klişelere yaslanan film, finale doğru kara mizaha dönüşüyor. Senaryo bildiğin kötü, diyaloglar desen feci... Acımasız yabancı, merhametli yerli gibi gelgitler, cephe gibi bir atmosferde komik kaçan mucizeler, ne yazık ki yama gibi duran dinsel motifler, İngilizce konuşmasını engellenen, piramitleri görmek isterken kendini Çanakkale'de bulan Osmanlı'dan olma bir Anzak ve daha neler neler... Alt metinde, üst metinde, hemen her sahnede ben mesajımı vereyim kaygısı, didaktik bir anlatım, boş yere öldünüz söylevi, Çanakkale'nin bir ayıp olduğu düşüncesi, değersizleştirme, önemsizleştirme çabası ve dahası... Bu denli bireyselleştirilen bir savaş ve yeniden var oluş filmi olmaz, olamaz. Dili varmıyor ancak, birbirlerini süngüleyecek kadar gözü dönmüş evlatlar yetiştiren bir anne, çocuklarına tekrar kavuşsun diye, baba ve yurt elden çıkarılabilir, hatta ve hatta Çanakkale geçilsin! bile denilebilir. Çanakkale içinde vurdular beni, ölmeden mezara koydular beni türküsünü, bir elmanın iki yarısıyken, şımarık ve zengin veletlere ithaf etmek de nesi... Vay be! Tam 261 kopyayla gösterime giren Çanakkale Çocukları'na gidin demem, diyemem. Hani işim bu olmasa, kesinlikle seyretmezdim. Çünkü toparlanması pek kolay olmuyor, öfkem geçmek bilmiyor, mantığım ve vicdanım buna isyan ediyor. İki tane Çanakkale filmi daha var sırada... Umarım, bir devrin battığı yere, saygı duyan yapımlar olurlar. Biricik beklentim budur.