Ebru Çolak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ebru Çolak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Kruvaziyer / Ebru Çolak

Avrupa’da özellikle de Kuzey Avrupa’da çok popüler olan kruvaziyer turizm son sekiz senedir Türkiye’de de talep görmeye başladı. Seyahat acentelerinden edinilen bilgilere göre 2011’de İstanbul’a yaklaşık 430 gemi ile 630 bin yolcu geldi. İstanbul, bu sene en çok Yunan Adaları ve Akdeniz çevresinde sefer yapan gemilerin uğrak noktası oldu.
Seyahat acenteleri, fiyatların uygun olmasıyla kruvaziyer turizme olan ilginin her geçen gün artığını ve kış aylarında da ilginin azalmadığını söylüyor.

Seyahat acenteleri son yıllarda kruvaziyer turizmine olan ilgiyi şöyle anlatıyor:
“Önceleri ülkemizde pek bilinmeyen bir seyahat şekli olan kruvaziyer seyahatine ilgi son sekiz senedir arttı. Kruvaziyer turizm, son yıllarda dünya turizminin gösterdiği gelişmeye paralel olarak en çok tercih edilen seyahat şekillerinden biri oldu. Acentelerin bu seyahat şekline ciddi biçimde ağırlık vermesi ve fiyatların uygun olması bu seyahate olan ilgiyi arttırdı. Artık seyahat konusunda tüketiciler oldukça bilinçli. Belli bir takım fiyat sıralamasına göre insanlar kendi bütçelerine göre seyahat şekillerini düzenleyebiliyorlar. Fiyatlar, hava sıcaklığına göre ve gideceğiniz ülkenin kültürel özelliklerine göre değişiyor.”

Acenteler kış aylarında kruvaziyer turizme olan ilginin azalmadığını belirtiyorlar.

“Kış aylarında kruvaziyer seyahatine ilgi son dönemlerde arttı. Aralık, Ocak, Şubat aylarında Atlantik, Bahamalar, Karayipler, Maldivler, Uzak Doğu en çok tercih edilen turlar oldu. Yaz aylarında ise Akdeniz ve Yunan Adaları turları tercih ediliyor. Özellikle de bilinirlilik açısından Türk insanı tarafından en çok tercih edilen Yunan Adaları, Ege Adriyatik ve Akdeniz turlarıdır. Sürekli seyahat eden kişilerse genelde Baltık Kıyıları, Norveç Fiyortları, Karayipler, Alaska, Atlantik gibi uzak yerleri tercih ediyorlar.”

Yunanistan’da yaşanan ekonomik krizin fiyatlara bir etkisi olmadığını söyleyen tur yöneticileri, Türkiye’de en çok Yunan Adaları turları tercih edildiğini belirtiyorlar; “Yunanistan’da yaşanan ekonomik krizin fiyatlara bir etkisi olmadı. Yunan Adaları turlarına Türkiye’den ciddi anlamda talep var. Bu yüzden İstanbul’dan başlayıp İstanbul’da biten yedi gece sekiz günlük turlar tercih ediliyor. Yoğun talep olmasından dolayı Yunan Adaları turları her hafta düzenleniyor.

“Türkiye’den kalkan gemilerin gittiği yerler genelde Avrupa ülkeleri olduğu için yolculara Multi Schengen vizesi verilir. Bu vize Avrupa ülkelerinin kendi aralarında geçerli olduğu bir vizedir. Bu ülkeler; İtalya, İspanya, Hollanda, Almanya, Yunanistan, Danimarka, Finlandiya’dır. Schengen vizesi bu ülkelerin kendi aralarında geçerli olan vizedir. Bu ülkelerden herhangi birinin vizesini almanız durumunda, diğer tüm Avrupa ülkelerine de vize almış sayılıyorsunuz ve bu vizeyle çok rahatlıkla seyahat edebiliyorsunuz.”

“Her gün başka bir limanda uyanmak şansı bulacağınız bir tatil seçeneği sunuyoruz.”
Tur yöneticileri, kruvaziyer seyahatinin diğer seyahat şekillerinden farkını anlatıyor:

“Bir oteldeki tüm hizmetleri burada da bulabileceğiniz bir deniz seyahatidir. Bir şehirden başka bir şehre giderken hiçbir şekilde bavul taşımak zorunda kalmadan her gün başka bir limanda uyanma şansı bulabileceğiniz bir tatil seçeneği. Gemide her türlü rahatlık ve şıklık düşünülmüş. Bir yandan hayalinizdeki şehre doğru yol alırken bir yandan da vaktinizi istediğiniz şekilde geçirme fırsatı bulabiliyorsunuz. İsterseniz havuzda yüzebilir ya da her tür animasyon ve aktivelere katılabilirsiniz. Sabah ya da akşam yemeklerinde zengin dünya mutfaklarından sunulan eşsiz lezzetleri tattıktan sonra tiyatro ya da sinema izleyebilir ya da vaktinizi casino’da geçirebilirsiniz. Ayrıca gece 12'den sonra başlayan diskoda sabaha kadar sınırsızca eğlenebilirsiniz. Onun dışında kitabımı okurken bir yandan da kahvemi içebileceğim sakin bir ortamda vakit geçirmek istiyorum diyorsanız onun için de hazırlanmış ortamlar var. Yüzen bu dev sarayda eğlenceli ve rahat bir yolculuk geçirmeniz için her şey düşünülmüş.”

Artık Türkiye’de kruvaziyer seyahatinin ciddi anlamda başladığını belirten seyahat acenteleri;

“Önceleri Türkiye’de İstanbul, İzmir, Kuşadası başlangıçlı seferler yoktu. Vatandaşlarımız önce yurtdışına çıkıp oradaki limanlardan gemiye giriş yapıyorlardı. Artık Türkiye’de kruvaziyer seyahatinin ciddi anlamda başladığını söyleyebiliriz. Ancak biraz geç kalındığımızı düşünüyoruz. Eğer İstanbul, İzmir ve Kuşadası’na birer liman daha yapılırsa çok daha lüks gemileri ülkemize çekebiliriz,” diyen acenteler Türkiye’de gittikçe artan kuruvaziyer seyahat için daha iyi limanlara ihtiyaç olduğunu vurguluyor.

İstanbul'da Saklı Anadolu / Ebru Çolak

Fotoğraflar için tıklayınız
Fatih Kadınlar Pazarı, Fatih itfaiyesinin yanındaki tarihi bozdoğan Kemeri’nin yakınında Fatih semtiyle simgeleşmiş bir mekân. Doğuya özgü yöresel yemekleri ve tarihi dokusuyla müşterilerine bir Doğu Anadolu atmosferi sunan Pazar, farklı lezzetleri tatmak ve farklı ortamda bulunmak isteyen her kesimden insanı kendisine çekiyor. 

Pazar, İstanbul’un ortasına kurulmuş doğu Anadolu’dan bir şehri andırıyor. Esnafın çoğunu Doğu Anadolu’dan özellikle Siirt’ten gelenler oluşturduğu için Siirtliler Çarşısı olarak da biliniyor. Siirtlilerin dışında Van, Diyarbakır, Bitlis, Gaziantep’ten gelenlerin oluşturduğu pazarda esnaf kendi gelenek ve göreneklerini burada yaşatıyorlar. Burası memleket özlemi çeken Siirt, Van ve Gaizanteplilerin vazgeçemedikleri yerler arasında.

Kadınlar Pazarında otuz bir yıldır esnaf olan Fahri Baba Siirt Lokantası sahibi Çetin İdem pazarın önceleri Eminönü küçük pazarda, İstanbul ticaret odasının yanında olduğunu önceleri burada kadınların geçimlerini sağlamak için satış yaptığını ve adının kadınlar pazarı olarak kaldığını daha sonra Fatih’e taşındığını söylüyor: ’’1984’e kadar pazarın ortasında barakalar kuruluydu ve bu tarihte ilk barakalar yıkıldı. 1994’te tekrardan yapıldı son olarak da 2004’te gene yıkılarak bugünkü halini aldı.” dedi. Çetin Bey, pazarın turistik bir çarşıyı andırdığını insanların özellikle Büryan Kebabını yemek için pazara geldiğini söylüyor. ”Müşterilerimizin çoğu Doğu Anadolu yöresinden. Buraya özellikle büryan kebabını yemek için geliyorlar onun dışında perde pilavı ve bumbar yiyorlar ve burayı kendilerinden bir parça olarak görüyorlar. Burası küçük bir Doğu Anadolu’dur. Bir yandan Anadolu lezzetlerini tadarken bir yandan da kendinizi Doğu Anadolu’nun bir yöresinde hissediyorsunuz.” dedi. Arap turistlerin pazara olan ilgisinin arttığını söyleyen Çetin Bey: “Arap turistler burayı kendi memleketlerine benzetiyorlar ve özellikle büryan kebabı yemek için geliyorlar.” dedi. 

Pazarın eski esnafından olan Fethi Hacıoğlu şehir dışından müşterilerine de satış yaptığını söylüyor. Fethi Bey:’’Daimi müşterilerimiz arasında Bursa, Yalova ve Edirne’den gelip buradaki yöresel ürünleri satın alanlar da var.Şehir dışındaki müşterilerimize Van otlu peyniri, Diyarbakır örgü peyniri gibi doğu yöresine ait peynir çeşitlerimizi satıyoruz.Onun dışında Bakliyat çeşitleri ve kuruyemişi tercih ediyorlar. ‘’dedi. 

Ayrıca Kadınlar Pazarı’nda Siirt Kaya Balı, Pervari Balı,Bitlis Hizan Balı ve birçok bal çeşitleri de satılıyor.Balcı Hüsnü dükkanını işleten Metin İncel balın özellikle kışın daha çok tercih edildiğini balın bir şifa kaynağı olduğunu söylüyor:’’ Kış aylarında özellikle bronşit, grip rahatsızlığı olanlar bal alıyorlar. Buradaki balların hepsi Doğu Anadolu yöresine ait hakiki baldır.’’ dedi. 

Fatih Kadınlar pazarında büryan kebabı 11 TL diğer kebap çeşitleri ise 10 TL . Van Otlu Peyniri 13 TL, Diyarbakır örgü Peyniri 17 TL. Bal fiyatları ise 15 TL’den başlıyor 300 TL’ye kadar çıkıyor. Siirt Pervari Balı 90 TL,Bitlis Hizan Balı 60 TL, Siirt Kaya Balı 110 TL.

Fatih’te küçük bir Anadolu kasabasını andıran Fatih Kadınlar Pazarı birbirinden çeşit yöresel yemekleri ve tarihi dokusuyla farklı lezzetler tatmak ve farklı bir mekânda olmak isteyen her kesimden insanı kendisine çekiyor.








Tanzimat Döneminde Basın / Ebru Çolak

1759 Fransız İhtilali ile Avrupaya yeni düzen ve değerler gelmiş, var olan otoritenin etkisi kırılıp milli egemenlik, insan hakları, bağımsızlık, özgürlük,temelleri üzerine yeni bir düzen kurulmuştur. 1830 ve 1848 İhtilalleri ile iyice pekişen bu düzen Avrupanın tüm yapısını değiştirmiş, kralların ve kilisenin otoritesi sarsılırken milliyetçilik, hak,eşitlik,insan olma bilinci öne çıkmıştır.Osmanlı Devleti ilk başlarda avrupada yaşanan bu gelişmeleri onların iç sorunu olarak görmüş olaylara karışmayarak gelişmelerin dışında kalmıştır. Burjuva Sınıfı öncülüğünde başlayan devrim hareketleri ,Sanayi İnkılabıyla pekişmiş daha çok mal daha çok üretim anlayışı yeni pazarlar bulma ihtiyacını ortaya çıkarmıştır. Osmanlı Devleti de özellikle coğrafi konumu,yer altı ve yer üstü kaynakları , Avrupaya yakınlığı nedeniyle Avrupa için bulunabilecek en iyi açık pazar konumundaydı.
Osmanlı yavaş yavaş batılı sömürgecilerin etkisine girerken aynı zamanda bu batılı sömürgecilerin beraberlerinde getirdikleri hak,eşitlik,hürriyet gibi daha önce osmanlıda bilinmeyen bu kavramlar artık osmanlıda da duyulmaya başlanmıştı. İlk zamanlarda özellikle fransızların açtıkları batı tarzı okullar osmanlı devletinde batı tarzı giyinen batılı gibi düşünen yani batı hayranı bir sınıf ortaya çıkarmıştır. Bu dönem batıyla irtibatta olan, batı uygarlığının önemini anlayan bazı aydınlar özellikle osmanlının kurtulması için ıslahata ihtiyaç olduğunu söylediler. Özellikle padişah II.Mahmut döneminde ıslahat adı altında bir çok değişiklikler yapılmıştır. Ve 1839'da Gülhane Bahçesinde okunan Tanzimat Fermanıyla ilk kez kanunun üstünlüğü benimsenmiş oldu.
Tanzimatın ilanıyla yapılan reformlar önce devlet eliyle sonra batılılaşma özlemi taşıyan aydınların eliyle basın-yayın hayatını canlandırdı ve bu dönemde Agah Efendi ve Şinasi tarafından yayınlanan Tercüman-ı Ahval türk vatandaşları tarafından yayınlanan ilk gazete olmuştur.
Tanzimat Dönemi Basının tipik özelliği şöyleydi ;
Bu dönem siyasi ve sosyal konularda yazı yazabilen bir kadro yok. Yazılan yazılarda genellikle dil ve edebiyat konuları ağırlıklıdır. Ne kadar siyasi ve sosyal kanularda yazı yazmaya çalışılsa bile bu yazılarda edebi üslubun hakim olduğu görülür. Nitekim ; makale yazarı Şinasi,NamıkKemal,ZiyaPaşa,Ebüzziya Tevfik gibi yazarların fikirlerinde çok üslupları ağır basmıştır.Çünkü bu ilk gazeteciler edebiyattan gelen kişilerdir. Fransız Devriminin etkisiyle özgür düşünceye önem veren ve batıyla ilişki içinde bulunan aydınlarımız batılı yazar ve düşünürleri taklitle işe başlamışlardır. Parlementer Sistemi savunan aydınlar iktidar ile mücadelelerinde edebiyatı ve edebi edebi sanatları kendilerine kalkan olarak kullanmışlardır.
Ülkenin içinde bulunduğu siyasal koşullar ve özgürlüklerin kısıtlanması eli kalem tutanların gazete çıkarmalarını ve düşüncelerini savunmalarını zorunlu kılmıştır. Bu nedenle tanzimat dönemi edebiyatla eleleyürümüşlerdir.Bu yönden tanzimat dönemi basınını batı basını ile mukayese ettiğimiz zaman tezatlarla karşılaşmaktayız.Şöylekitürk gazetelerinin içeriği edebiyatın egemenliğinden kurtulduğu zaman batı basınına aynı şekilde ilim ve edebiyat egemen olmuştur.Çünkü batı toplumunun gelişme şekli ile türk toplumunun tarihi koşulları çok büyük farklılık göstermektedir. Batıda fikir düzeyinde ilim,sanat ve teknolojide yeni buluşlar ortaya çıkmakta insanlar hızla uyanmaktadır. Matbaa gibi yeni bir buluşun yarattığı ekonomik ortamdan onun ürünü olan kamuoyu yaratıcısı gazeteden en iyi şekilde yararlanma olanakları araştırılıp bu alanda büyük gelişmeler kaydedilirken ülkemizde büyük bir kitle tarafından gazete islama aykırı ve gavur icadı olarak nitelendirilmektedir.(Nuri İnuğur - basın ve yayın tarihi-)
Gazeteler halka ansiklopedik bilgiler vermeye çalışmışlar,dil ve edebiyat sorunlarına eğilmişler dilde sadeleşmeye çalışmışlardır. Basında olanaklar ölçüsünde ülkeden haber vermek,padişah tarafından onaylanan konuları duyurmak ve okuyucu mektupları şeklindedir.Tanzimat döneminde genellikle aydınlar hukuku egemen kılmak,keyfiyete son vermek amacındalar. Basınla ilgili bu konularda yetersiz olduğu görülmektedir.

BASINA KARŞI İLK KISITLAMALAR

Tanzimat Döneminde basın yayınla ilgili ilk hukuki düzenleme Matbaalar Nizamnamesidir.Bunizamname doğrudan doğruya basınla ilgili olmamakla birlikte zamanla basın alanına yönelmiş özellikle istibdat döneminde basın aleyhine işler durumuna gelmiştir.Bu nizamname sadece kitap ve dergilerin basılmadan önce sansür edilmesini zorunlu kılıyordu.Gazete sansürü ile ilgili bir hüküm mevcut değildi.1908'e kadar yürürlükte kalmıştır
Düşünce ve özellikle basın alanına dönük yasal kısıtlamaların ilki 1858'de fransadan alınarak çıkarılan ceza kanunu basını da kapsamına almıştır.İkinci kısıtlama III.Napolyonunfransız basın yasası'ndan çevrilen Matbuat Nizamnamesidir.Nizamnameosmanlıda gazete yayınını ön izne bağlamış ancak hükümetten izin alanlar gazete yayınlayabiliyor.1867'de çıkarılan Âli Kararname günlük basın için ekonomik,politik,sosyal,kültürel,alanlarda geniş bir yasaklar kataloğu düzenledi.
Böylece tanzimat döneminde batıya yöneliş hareketleri ve kültürel gelişmeler bu yasaklarla engellenmiş ve basın sansür edilmekten denetlenmekten kurtulamamıştır.Bu sansür kararlarına tepkiler de gösterilmiştir nitekim Basiret Gazetesi sansür kararlarına ilk protestoda bulunmuştur.Gazetede sansür edilen yerler beyaz bırakılıp yayınlanmıştır.Gazetede sansür edilen yerlerin beyaz bırakılarak yayınlanması düşüncesini ilk defa bulup uygulayan ( sabah ) başyazarı Şemseddin Sami olmuştur.
·          
o    Tüm kısıtlamalara rağmen osmanlı basını özellikle yurt dışında gelişmeler göstermiştir .O gelişmeler kısaca şöyledir:
1860'lı yıllar canlı bir basın hayatının görüldüğü yıllardır.NamıkKemal,Şinasi,Ali Suavi özgürlük konularıyla ilgili yayınlara devam ederler.Şinasiparis'e kaçınca Namık Kemal Tasvir- Efkar'da eleştirel yazılarına devam eder.NamıkKemal;kolerakonusu,kentinsorunları,eğitm gibi sorunların yanı sıra kadınların okutulması ,eğitim dilinin türkçe olması ,avrupa devletlerinin çıkarcı politiklarını ortaya koyuyordu. Bu dönemin ilginç yazarlarından biri de Ali Suavidir.Ali Suavi eleştirilerini daha sert üslupla yapıyor.Çözümü ulusal bir hükümetin kurulmasına kadar götürüyordu. Ayrıca giritte ezilen türk ve müslümanlara yardım kampanyası da açmıştır.
Bu dönem Osmanlılar Cemiyeti kurulıyor. Mustafa Fazıl Paşa padişaha '' Ariza '' diye bir mektup yazıyor. Mektupta yeni anayasal düzen ve bununla ne amaçlandığını anlatır. Âli Kararname de işte bu koşullar altında ortaya çıkıyor. Ve Mustafa Fazıl Paşa da Paris'e kaçar ve genç osmanlı yazarlarına yurt dışına gelip burada hizmet etme çağrılarında bulunur.NamıkKemal,AliSuavi,AgahEfendi,Ziya Bey ve birçok gazeteci yurt dışına gider. Ali Suavi de muhbir gazetesini yeni osmanlıların gazetesi olarak yayınlar.
Ali Suavi kısa boyu nedeniyle küçük hoca lakabıyla bilinir.Bu ödünsüz yazarın muhbir ve ulum daki yazılarında bazı düşüncelerinden bazılarını şöyle açıklar;
- İslam dini ve inançları anayasal yönetime aykırı değildir.
- İslamda verasete dayalı bir hilafet yoktur.Yönetimde seçim ve cumhur vardır.Hz. Muhammet kimseyi yerine vekil atamamış ilk halifeler seçimle iş başına gelmiştir.O yüzden cumhuriyet islama ters düşmez.
- Eğitimde köklü değişiklikler yapılırken islam da ibadet de türkçeolmalıdır.Kuran ve namaz sureleri türkçe okunmalı.
Namık Kemalin bazı düşünceleri ise şöyleydi;
- Yasalar yurttaşlardan sayısız görevlerini yerine getirmelerini istemekte hatta gerektiğinde yurttaşların canlarını bile vermelerini istemektedir.Kendilerinden bunca şey istenen insanların yürütme görevlerini de kendi ellerine almalarından neden kaygı duyulmaktadır.
- Özgürlükler meclisi gerçek bir sınav alanıdır oradan nice harika insanlar çıkacaktır.
- Ne yazık ki şimdiye kadar hükümet kimseyi bir şeye teşvik etmemiş hiç kimse de kendi kendine bi şeye teşebbüs etmemiştir.
Yurt dışındaki bu genç osmanlıların gazetecilik dönemi Mustafa Fazıl Paşanın hükümetle ilişkilerinin düzelmesi nedeniyle sona eriyor. Ve yeni osmanlılar cemiyeti avrupada giderek fikir ayrılığına düştüler , milleti nasıl kurtaracakları konusunda anlaşamıyorlardı aralarına bir takım şahsi anlaşmazlıklar da karışınca çoğu hükümetle anlaşarak ya da genel aftan faydalanarak ülkeye dönmüşlerdir.Ancak yurtdışından ülkeye soktukları gazetelerle düşüncelerini yurt içinde de yayıp ciddi bir kamuoyu oluşturmuşlardır.
Basına kısıtlama ,sansür uygulamaları tüm bu yaşananlara rağmen engelenememiştir. Özgürlük,insanca yaşama ,demokrasi, milliyetçilik vb insanlığın kazanmak için uğrunda nice savaşlar verdiği kanların döküldüğü bu fikirler bi kez filizlenmeye görsün onu kurutmak susuz bırakıp felizlenmesini engellemek görüldüğü gibi mümkün olmamaktadır . Günümüzde bile basına devam eden bu tür baskı uygulamaları bir yere kadar yaşama şansı bulabilmektedir.Basın özgürlüğü, basının ne kadar sebest olduğu bir toplumun layık olduğu yaşam seviyesini göstermektedir.Bir toplumda basın ne kadar özgür ise insanları o derecede özgürdür ve o derecede insan yerine konuluyor demektir. Basına , özgür düşünceye yapılan her türlü baskı ve sindirme insanlığa, insanın insan olmasına yapılmış ve hiç bir makul sebep gösterilemeyecek bir saldırıdır.

Geçmişten Günümüze AB – Türkiye İlişkileri / Yrd. Doç. Dr. H. Barış Doster

Söyleşi: Ebru Çolak, Elif Soykan

1963 yılında Ankara Antlaşması'yla başlayan ve Gümrük birliği Antlaşmasıyla aslında Türkiye’yi Avrupa’ya tam anlamıyla bağımlı kılan hatta Türkiye’yi açıkça Avrupa’nın sömürüsü haline getiren bu anlaşmayla perçinlenen ilişkiler inişli çıkışlı da olsa bugün hala devam eden bir süreç . Türkiye’yi ortak yapacağız vadisiyle kandırarak hala istediği tavizleri koparmaya devam eden Avrupa’yı ve onun şimdiki durumu hakkında şu anda Marmara Üniversitesinde görev yapan ve bizim de hocamız olan sayın Yrd. Doç. Dr. H. Barış Doster ile yaptığımız söyleşide Avrupa - Türkiye ilişkilerini konuştuk .

Avrupa - Türkiye ilişkisinin nasıl başladığını ve Türkiye’ye karşı tutumunu değerlendirebilir misiniz?
Türkiye - AB ilişkileri Ankara Antlaşmasıyla başladı. Daha sonra 1995'te imzalanan ve 1996'da yürürlüğe giren Gümrük Birliğiyle devam etti. Bu olumsuz bir hamleydi çünkü AB üyesi olmadan gümrüğe katılan ilk ve tek ülke olduk ve kararların alındığı ortamda masada olmadan alınan kararlara uymakla yükümlü olan bir devlet haline geldik. Gümrük Birliği ile Türkiye Ekonomisi milyar dolarları bulan zarara uğradı. Bundan özellikle küçük işletmeler, kobiler vs. zarar gördü. Ayrıca AB, Türkiye’yi üye yapacağız vadiyle bekleme odasında tutarak Türkiye’den siyasi ödünler koparmayı başardı. Türkiye’nin üye olacağı vadine kanan siyasi iktidarlar da AB'nin istediği siyasal ödünleri verdiler. Sonuçta ruhban okulundan soykırım iddialarına, özelleştirmeden güneydoğuya, Kıbrıs’tan , patrikhaneye kadar AB, Türkiye’nin içişlerine müdahale ederken sürekli Türkiye karşıtı sözler söyledi. Yunan meselesinde Yunanistan’ı, Ermeni meselesinde Ermenistan’ı savundu ve gelinen noktada da Türk kamuoyunda Avrupa Birliği arzusu azaldı. Dahası dünyada yaşanan iktisadi kriz dolayısıyla da Avrupa Birliği’nin geleceği tartışılmaya başlandı. Avrupa Birliği’nin iktisadi öncüsü olan Almanya yeniden eski para birimi olan Alman Markına dönmeyi gündeme alırken birlik içinde ülkelerin beklentileri arasındaki fark hatta uçurum daha da belirginleşti.

Peki  günümüz AB - Türkiye ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Günümüzde Avrupa Birliği - Türkiye ilişkileri eski canlılığını yitirdi. Türkiye’deki siyasi iktidar 3 Kasım 2002 Genel Seçimleriyle işbaşına geldi ve kendisinden önceki DSP - ANAP - DYP hükümetinin AB konusundaki ağırlığını daha da yukarılara taşıdı. Birinci iktidarlığı döneminde Avrupa’nın istediği uyum yasalarını parlamentodan geçirdi. Ancak bunun Avrupa Birliği üyelik garantisi taşımadığını bölgede, iç siyasette hem kendi talepleri doğrultusunda hem liberallerin desteği için verimli şekilde kullandı . Ancak ikinci iktidarlığıyla iyice belirginleştiği üzere hem Avrupa konusundaki hızı kesildi hem toplumun Avrupa’ya olan ilgisinin, üyelik istencinin azaldığını gördü hem de Avrupa’nın Türkiye’yi üye yapmayacağı konusundaki ısrarlı söylemi Türk toplumunda iyice anlaşılmaya başlandı. Ayrıca iktidarın büyük destek aldığı liberallerin Türkiye - AB ilişkileri bazında çokta güçlü olmadıklarını bir kez daha anladı. Bir anlamda liberalleri Avrupa Birliği manivelasını kullanıp el altında tutarak yararlandı. 2011'e baktığımızda Türkiye - Avrupa ilişkilerinin zayıfladığını Avrupa’ya üyelik hevesinin,  Avrupa’nın Türkiye’yi asla üye yapmayacağının kesinleştiği ve Avrupa’nın geleceğinin bizzat Avrupa başkentlerinde sorgulanmaya başlandığını görmekteyiz. Ortak anayasa, ortak savunma ve güvenlik politikaları zaten kolay projeler değildi. Bunlara bir de yıllardır uygulanmaya çalışılan 2008'de iyice belirginleşen ekonomik krizle birlikte yürümeyeceği anlaşılan ortak maliye politikası eklendi.

Avrupa’nın Türkiye ve dünya üzerindeki egemenliğine gelirsek…
Avrupa Birliği dünyada ekonomik güç olduğu oranda siyasi ve askeri bir güç değildir. Bunun sıkıntılarını da yaşamaktadır. Ortadoğu’da, Orta Asya'da ve hatta kendi dibindeki Belçika’da bile ABD kadar etkili değildir. Enerjide de dışa özellikle Rusya'ya bağlıdır. Avrupa Birliği kendi içinde bile bir birliğe ulaşamamıştır. İngiltere Dünya'ya daha çok ABD merkezli bakarken birliğin iktisadi anlamdaki gücü Almanya daha çok Avrupa odaklı bakar keza Fransa da Akdeniz İttifakı yörüngesine ağırlık vermektedir. Avrupa Birliği ile Türkiye üzerindeki emellere gelince Türkiye, Avrupa'ya ve Amerika'ya içişlerine karışacağı ortam verirse Brüksel’in ve Washington'ın Ankara’nın içişlerine karışması kaçınılmaz olur. İktisadi anlamda bağımsız olamayan bir ülkenin siyasi ve askeri anlamda bağımsızlığı mümkün olmadığından Türk ekonomisi üzerinde belirleyici noktada olan büyük devletlerin Türkiye’nin içişlerine karışması kaçınılmazdır.

Avrupa’nın günümüzde güç dengelerinin Uzakdoğu’ya kaymasıyla birlikte Avrupa’nın özellikle yıldızı parlayan Çin ve Hindistan’a karşı bir ortak politika izlediğinden söz edebilir miyiz?
Uzakdoğu ülkelerine karşı Avrupa’nın bütüncül bir politikası mevcut değildir. İngiltere’nin Çin politikasında Amerika’ya yakınlığı buna karşılık Almanya’nın daha bağımsız politika geliştirmeye çalıştığının, Rusya ile ilişkilerde İngiltere’nin Almanya'yla çelişkiler içinde olduğunu biliyoruz. Zaten Avrupa Birliği deyince de akla Almaya ve Fransa’nın başını çektiği ülkeler topluluğunu görmek mümkün. Avrupa Birliği’ne son yıllarda üye olan küçük ülkelerin Avrupa Birliğinin politikasında hiçbir etkileri söz konusu değildir. İspanya, Portekiz, İtalya gibi ülkeler ise bölge ve dünya desteğini gözetirler. Hükümetlerin de eğilimine koşut olarak bazen Almanya - Fransa ikilisinin bazen de Amerika ve onun birlik içindeki uzantısı olan İngiltere’nin yanında yer alırlar.

Avrupa’nın Kıbrıs sorunu karşısında Türkiye’ye takındığı tutumu kısaca değerlendirebilir misiniz?
Kıbrıs, Avrupa’nın Türkiye Politikası nezdinde bir turnusol işlevi görmektedir. Şöyle ki; Avrupa, Kıbrıs üzerinden yüklenerek Türkiye’yi ödüne zorlamakta kâğıt üzerinde olmasa da bir şart haline getirdiği meselenin halledilmesini Türkiye'den istemektedir. Kıbrıs uyuşmazlığında tamamen Yunanistan ve güneyin tezlerini dillendirmekte olan Avrupa Birliği, Annan Planı’na Türk tarafı % 65 Evet Rum Kesimi % 75 Hayır dediği halde Güney Kıbrıs Rum Kesimini birliğe kabul etti ve Türkiye’den de tam üye olması için liman ve hava limanlarını tüm Kıbrıs’ı temsilen güneye açmasını talep ediyor. Kıbrıs’ta Türkiye’nin stratejik olarak değerinin azalacağını, Akdeniz’e sıkışıp kalacağını bilen Avrupa bu sayede Türkiye’den daha büyük ödünler koparmayı amaçlamaktadır.

Kitabın Kalbinin Attığı Yer: İstanbul Sahaflar Çarşısı / Ebru Çolak

"Mekânda zamanı tanımlayabilmek mümkünse
İşte sahaflar çarşısı…
Geçmişten günümüze kadar uzanan
Bir kültür hazinesi
Prof. Dr. Edibe Sözen"

Geçmişi çok eskilere dayanan sahaflık; kitaba ayrı bir değerin biçildiği, meraklısına yol gösterici, hiç eskimeyen bir meslek.  Beyazıt meydanındaki  İstanbul sahaflar çarşısı da kimilerinin kitap bakmak için geldiği, kiminin ise  vazgeçemediği bir mekan. Piyasada bulamayacağınız bir kitabı hemen alabileceğiniz ayrıca kendisinde olmayan kitabı da nerede bulabileceğinizi size söyleyen bir kütüphanedir.
Kitap severlerin vazgeçemediği mekan olan sahaflar, sadece kitap alışverişinin yapıldığı bir  yer değildir. Aynı zamanda kitap severlerin bir araya gelebildiği, kitaplar hakkında derin sohbetlerin yapıldığı,dostluklara da vesile olan bir yerdir . Daha önce adını duymadığınız kitaplarla karşılaşabileceğiniz mekanlardır sahaflar çarşısı.
Sahaflık mesleğinin  diğer mesleklerden de ayrı bir yeri vardır. Çünkü sahaflık para kazanmak amacıyla değil kitap sevgisine sahip olanların yapabileceği, hiçbir çıkarın olmadığı ayrı bir meslektir. Masum bir çocuk gibidir. Tek çıkarı size kitap sevgisi aşılamaktır. Sahaflardan aldığınız eski kitaplarda  sadece içindeki  yazıları okumazsınız.   Onlarda  daha önce okumuş olanların karaladığı, altını çizdiği , kendi hayatına ait fikirlerini karaladığı notları da görürüsünüz. Okuduğunuz altı çizilmiş bir satır belki de onun hayatına ait bir şey söylüyordur size. Bazen sayfaların arasından çıkan unutulmuş notlar, sararmış çiçekler onu geçmişte okuyanların ruh âlemine ait birer izdir. Raflarda yan yana sessiz bir şekilde  duran yığınla kitap aslında içinde fırtınaların koptuğu  ayrı bir dünyanın kapılarını açar size. 
Ayrıca sahafçılar, artık sahafların eskisi gibi olmadığını, insanların eskisi gibi sahaflara sık sık uğramadıklarından  şikâyetçiler. Sahafçılık dükkânında yıllarca bu   mesleği sürdürdüğünü  söyleyen İlker Bey :’’Artık sahaflar eski sahaflar gibi değil. İnsan artık buralara uğramaz oldular, ders kitabı almak için gelen öğrenciler dışında pek kimse uğramıyor. Geçmişten tanıdığımız ve dost olduğumuz, buraya uğramadan yapamayan birkaç müşterimiz dışında genelde durgun. Ama sahafların insanları kucaklayan ayrı yeri vardır. Buraya kitap almaya gelirsiniz ama bir yandan da size kitabı satanlarla dost olur onların dertlerine bile ortak olursunuz.   Sizinle dertlerini düşüncelerini paylaşırlar   kitaplarla kurduğunuz dostluğu onlarla da kurarsınız ‘’diyor.

Geçmişten günümüze uzanan bir kültür hazinesi olan sahaflar, omuz omuza vermiş kitaplarıyla sessiz bir şekilde bu geleneği yaşatıyor.


Avrupa'da Gazeteyi Çıkaran İlk Etkenler ve Osmanlı'da İlk Gazeteler / Ebru Çolak

AVRUPA'DA YAŞANAN GELİŞMELER VE BASIMEVİ ( MATBAA )

Avrupa'da meydana gelen yenileşme hareketleri ortaçağın skolastik felsefesinin sonunu getirmiş ve insanlara olaylara akıl yoluyla bakabilme ve pozitif düşünce'yle bakabilmenin yolunu açmıştır.Keşfedilen yeni kıtalardan getirilen değerli madenler avrupa'da ticaretle uğraşan kesimi güçlendirirken bir yandan da din adamların etkisini kırıyordu böylece burjuvazi güçlenirken bir yandan da insan aklı ön plana çıkıyor ve tüm bu gelişmeler yeni bir ortamın doğmasını zorunlu kılıyordu.Avrupa coğrafi keşiflerle ve yeni icadlarla yükselirken osmanlı imparatorluğu yaşanan gelişmeleri takip edememiş , olayların dışında kalarak çöküş dönemine girmiştir.Zengin kesimden alt tabakadaki insanlara kadar okuma - yazma oranı giderek artmış ve zamanla halkta okuma kültürü gelişmiştir. Ünlü fransız yazarı Rebellias 1530'da şöyle demiştir. ''artık okumayan kalmadı. Hırsızlar,cellatlar ,meyhaneciler, seyisler, halkın aşağı tabakası bile eskinin doktor ve alimlerinden daha bilgili.Kadınlar ve çocuklar bile okuyor.'' Okuma kültürü gelişen bu toplumda insanlar artık meydana gelen gelişmelerden haberdar olma, olayları takip etmek isteği ve yaşanan teknolojik gelişmelerle basımevleri ortaya çıkmıştır.
Basımevinden önce mektupla haberleşme ve el yazması kitap ile bilgi aktarımı sağlanıyordu ancak bunların sadece alıcısını haberdar etmesi ve her isteyene haber ulaştıramaması ve pahalıllığı sebebiyle sadece zenginlerin kitaplıklarında bulunurdu.Oysa basımevi her bireyin aynı haber ve bilgiyi edinmesini sağlayabiliyordu.Böylece seçilmişlerin karşısına ilk kez sade vatandaşın çıkması ve burjuva sınıfını oluşturmasını gerçekleştirmiştir.Avrupayı 5. ile 14. yüzyıllar arasında gerici yapı içine sıkıştıran ortaçağından kurtaran ve rönesansı arkasından da reformu başarıya ulaştıran öğelerin başında basımevi ve ürünleri gelir.Gazetenin öncüsü olarak avrupada 1450'lerde ''Haber Yaprakları'' belirmiş,17. yüzyılın ilk yılarında ''süreli yayın(gazete)'' 1660' da ise ilk günlük yayın ortaya çıkmıştır. Bu rolün gerçekleşmesinde baş rolü,1440'larda avrupada beliren ve hızla bütün kıtaya yayılan basımevi(matbaa) oynamıştır.(Orhan Koloğlu''Basın Tarihi'')
Her alanda hızlı bir yenileşme yaşanmış sanayi devrimiyle hızlı bir üretim ve tüketim gelişmiş ve buna bağlı olarak da basımevleri de hızlı bir gelişme yaşamış ve bilgiye her kesimin kolayca ulaşması mümkün olmuşken osmanlı bu gelişmelerin dışında kalmıştır.osmanlıya basımevleri avrupadan yaklaşık 300 yıl sonra geldiğini düşünürsek osmanlının örnek almaya çalıştığı avrupayla arasındaki fark daha da net ortaya çıkar.

OSMANLIDA İLK GAZETELER
Osmanlıdaki yahudiler,rumlar ve ermeniler ticari amaçla kullanılmak üzere basımevlerini kumuşlardır. Örneğin;yahudilerin 15.yüzyılın sonlarında kurdukları matbaalarda yalnızca ibranice eserler basmışlardır.Ermeniler 15.yüzyılda istanbulda matbaa kurmuşlardır. Türkler ise türkçe harflerle ilk kitap basımını 1729'da gerçekleştirmişlerdir.Macar kökenli İbrahim Müteferrika ile Paris Büyükelçisi Yirmi Sekiz Mehmet Çelebinin oğlu Sait Efendi'yle birlikte uzun uğraşılardan sonra şeyhülislamın fetvasından sonra izin verilecektir.
Osmanlı ülkesinde ilk gazete çıkarılması da uzun bir süreci gerektirmiştir.Osmanlı'da ilk gazeteler uzun uğraşılardan sonra yabancı devlet sefaretleri ve azınlıklar tarafından çıkarılmıştır. Bunun başlıca nedeni dış ülkelerin osmanlıyla ticari ilişkilerini geliştirme istekleri ve zayıflayan osmanlı toprakları üzerinde egemenlik kurma istekleridir.Bu gerekçelerden hareketle fransa,osmanlı'da fransız devriminin ürünleri olan;kardeşlik,eşitlik,özgürlük, gibi kavramları osmanlıda yayabilmek amacıyla ilk gazeteyi ortaya çıkarmışlardır.Bu amaçla çıkarılan ilk fransız gazetesi'' Haberler Bülteni (Bulletin de Nouvelles)''dir. Ayrıca istanbul başta olamak üzere izmir ticari açıdan gelişmiş başka şehirler'de de yine fransız Aleksandır Black tarafından'' Spectetaur Oriental''adlı gazete çıkarılmıştır.

VAKAY-İ MISIRİYE
İlk türkçe gazetenin Takvim-i Vakayi olduğu sanılırdı ancak basın tarihi konusunda araştırmaları bulunan Orhan Koloğlu ilk türkçe gazetenin takvim-i vakayiden üç yıl önce yayınlanan vakayi mısıriye olduğunu ortaya çıkarmıştır.Mısır'da Kavalalı Mehmet Ali Paşa tarafından yarısı türkçe yarısı arapça olmak üzere çıkarılmıştır.

TAKVİM-İ VEKAYİ ( 1831 )
II.Mahmut ordu ve bürokrasi başta gelmek üzere o döneme dek yaptığı ıslahat ve yenileşme haraketlerinin arasında içte ve dışta olup bitenler konusunda Osmanlı'da kulaktan kulağa dolaşan söylentiler yerine gerçeğe dayandırılmış bir gazete yaınlanması düşüncesini eklemiş ancak devlet tarafından çıkarılan bir gazete olşması sebebiyle makaleler devletim görüşlerini yansıtıyordu.

CERİDE-İ HAVADİS (1840 )
Takvim-i Vekayiden sonra ilk özel türkçe gazetedir.İstanbul'da oturan ve muhabirlik yapan William Churchill adlı ingiliz tarafından çıkarılmıştır.Üsküdar taraflarında avlanırken bir türk çocuğunu yaralayan churchill tutuklanınca ingiliz uyruklu olduğundan kapitülasyonlar gereğince ingilterenin şiddetli protestolarıyla karşılaşıldı.Churchill serbest bırakılır ve özür dilemek için de churchill'e çeşitli armağanlar ve gazete çıkarma izni de verilir.Böylece ilk özel türkçe gazetesi bir ingiliz tarafından çıkarılır.
Ceride-i Havadis'in dış ülkelerde muhabiri fazladır o yüzden de dış haberler ağırlık verilmiştir.Okuyucuları aydın kişiler,devlet memurlarıdır.Batıdan makale ve şiir çevirileri yapılmış ve böylece batı hakkında az çok bilgi sahibi olunmuştur.

TERCÜMAN-I AHVAL ( 1860 )
Şinasi ve Agah Efendi tarafından çıkarıldı. Bati kültür ve düşüncesine açılma girişimleri ve yenilikler ilk başta bizzat devlet tarafından daha sonra da batılılaşma çzlemi taşıyan aydınlar eliyle basın yayın hayatını canlandırdı.İzin işlemleri sırasında Agah Efendi yabancıların bikle gazete çıkarabildiği bir ülkenin kendi yurttaşlarına neden gazete çıkarma hakkının verilmediğini sormuştur.Tercüman-ı Ahval ciddi bir kamuoyu oluşturmuştur.Gazete Ziya Paşa tarafından ele alınan eğitim ve yönetimdeki aksaklıklar nedeniyle kapatılmıştır.

TASVİR- EFKAR ( 1862 )
Şinasi tarafından devletten yardım almadan çıkarılan türkçe ilk fikir gazetesidir.Halka bir gazetenin ne olması gerektiğini açıklamıştır. Şinasi gazete'de mali reformları,eğitimdeki aksaklıkları ve dış ilişkilere , hükümetin yaptıklarına karar ve uygulamalarına karşı eleştiri getirmiştir.Düşünceleriyle osmanlı yönetiminin tepkisine yol açan şinasi paris'e kaçınca gazetenin yönetimine Namık Kemal geçmiştir.
Yayınlanan diğer gazeteler ; 1866'da Ali Suavi tarafından Muhbir,1869'da Basiret, 1877'de İbret gazeteleri istibdat dönemine kadar yayınlanmıştır.

Tek Tipleştirilen Bizler / Ebru Çolak

Bilimin ve Teknolojinin hızla geliştiği günümüzde insanlar sürekli bilgi borbardımanına maruz kalıyorlar.Bu bilgi borbardımanı gazete,dergi ,radyo , televizyon ,sinema , popüler dergi vs.. denilen Kitle İletişim Araçları tarafından sağlanıyor. McQuil 'e göre kitle iletişim araçları ; toplumda etki , denetim ve yeniliklerin potansiyel aracı olarak güç kaynağı ; çoğu toplumsal kurumun çalışması için gerekli bilgilerin kaynağı ve aktarım aracıdır diyor. Biz de Kitle İletişim Araçlarının çoğunun kapitalist sistemin elinde bulunduğu bu düzende onların bize sunduklarıyla biçimlendirdikleri bir sistemin parçası oluyoruz.
Hayat hakkında , dünya hakkında , başka ,insanlar hakkındaki bilgilerimiz sadece bize gösterilenle , bu sistemin bize sunduğu enformasyonla sınırlı. Dünyamızı , hayatımızı , kendimizi bile medyaların Kültür Endüstrisinin bizim için uygun gördüğü anlamsal içerikle biliyor ve algılıyoruz. Böylece bizler bilmek için değil sisteme hizmet için koşullandırılmış bireyler oluyoruz.
Modern toplum hayatının yüzeysel , hızlı hızlı yaşanıp geçilen insan ilişkileri içinde dünyamızın bize en yakın olan kesimlerinde bile olup bitenleri kapitalist sistemin biçimlendirerek sunduğu Kitle İletişim Araçlarından yani medyadan öğreniyoruz. Gerek televizyon dizilerinde gösterilen yaşam tarzları gerekse reklamlar aracılığıyla yönlendirilmeye çalışıldığımız bu sistemde artık herkes aynı şeyleri izlemekten , aynı tarz müzik dinlemekten zevk alan , marka kıyafetler giymekten hoşlanan koşullandırılmış kitleler halinde yaşıyoruz. Televizyonda sevdiğimiz bir ünlünün üzerinde gördüğümüz bir kıyafet taşıdığı çanta ya da ayağındaki ayakkabı hemen bir anda moda oluveriyor bir de bakıyoruz ki herkes aynı tarz kıyafeti , ayakkabıyı giymiş markalı çantaları taşıyor hatta aynı model saç kesimi bile hemen yaygınlaşıyor. Yorgun bir iş gününün sonunda evde ayaklarımızı uzatıp dinlenmek bir yandan da eğlenmek için açtığımız televizyonda gösterilenler , kültür endüstrisinin bize sunduğu programlar dışında seçeneğimizin olmadığı içerikten yoksun amacı sadece eğlendirmek olan bu endüstrinin bize sunduklarıyla yetiniyor ve herkesin aynı dizileri izlediği aynı yarışma programlarını takip ettiği bizler bunların gerçekliğini sorgulamıyor bunları sadece eğlence , vakit geçirme aracı olarak görüyoruz ve biz fark etmeden bunlar yavaş yavaş hayatımıza giriyor.
Böylece hızlı hızlı yaşanıp tüketilen kültür endüstrisinin bize sunduğu bu yaşam tarzı bizi gerçek kültürümüze gerçek kimliğimize bizi kendimize yabancılaştırıyor. İsteklerimiz , arzularımız , başkalarına karşı duyduğumuz kıskançlıkları , özentileri bile bizim sanıyoruz. Başkalarını kıskandrmak için satın aldığımız araba, pahalı çantalar , markalı kıyafetler , kapitalist sistemin bize dayattığı tüketim hırsı marka tutkusu insanları hayatlarının gerçeklerinden , insanlık , arkadaşlık ilişkilerinden uzaklaştırmaktadır ve sanki bunları kendi isteğimizmiş gibi dayatmaktadır. Ve bizler sanki hiçbir sorgulamaya gerek yokmuş gibi hayatın bunlardan ibaret olduğu , gerçeklerin bunlar olduğu yanılgısı içinde hayatımızı devam ettiriyoruz.
Giderek tek tipleştirilen bireyler olduğumuz farklılıkların giderek kaybolduğu gerçeğini görerek bize dayatılan bir hayatı değil kendimizi bize ait olan gerçekleri yaşayalım .


Bu konu hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyenler Prof.Dr.Ünsal Oskay'ın ''Yıkanmak İstemeyen Çocuklar Olalım'' makalesinden faydalanabilirler.

Sanatın Tarihine Kısa Bir Bakış / Ebru Çolak

Sanatın nasıl doğduğu ortaya çıktığı günümüzde hala bilinmemekte ancak kabul edilen görüş sanatın insanla birilikte var olduğudur. Peki ilk sanat eserleri dediğimiz ilkel dönemde yapılan çeşitili heykel ve resimler gerçekten birer sanat eseri düşüncesiyle mi yoksa bir ihtiyaç sonucu mu yapıldılar
Uzak geçmişteki insanların günümüzde bile hayranlık uyandıran bu eserleri yapmaya iten neden neydi?Mağara duvarlarına yapılan resimler, tahta üzerine müthiş bir ustalıkla oyulmuş figürler..Peki tüm bu eserler güzellik, estetiklik duygusuyla mı yoksa bir ihtiyaç sonucu mu ortaya çıktılar herhalde geçmişteki atalarımız zar zor ulaşılan mağara derinliklerine sanat yapmak amacıyla girmemişlerdir. Mağara duvarlarında bulunan ve canlı gibi duran bu mağara resimleri ilk bulunduklarında arkeologlar bunların o dönemin insanları tarafından yapıldıklarına inanamışlardır. Ancak yapılan araştırmalar bu resimlerin onları çok iyi tanıyanlar tarafından yapıldığını ortaya koymuştur. Bunlar imgenin etkisi inanışının en eski örnekleridir.Belki de bu insanlar yaptıkları hayvanların resimleriyle avın iyi geçeceğine inanmışlardır. Ya da ilkel kabilelerin ayinlerde kulandıkları ilginç maskeler de imgenin etkisine güzel bir örnektir. Avdan önve takılan bu maskelerle hayvan kılığına girerek avın başarılı geçeceğine inanıyorlardı. Aynı şekilde heykeller ve yapılan diğer eserler de öyle. Bu eserlerin hangi amaçlarla yapıldıklarını anlamadan geçmişin sanatını da anlayamayız. Dolayısıyla bunları salt sanat yapıtı olarak değil belirli görevleri olan nesneler olarak algılamalıyız. Ve ilkeller için sanat istenilen etkiyi yaratmadır yani imgelerin gücüne duyulan inanıştır onların sanatına etki eden. Bir kabileye ait üzerinde birsürü figür bulunan bir tahta parçası bize ilginç geliyor olabilir ancak oradaki her bir figür anlamı vardır ve bu sadece o kabilenin inanları tarafından bilinir.
Dolayısıyla uzak geçmişte yapılan bu birçok sanat eserinin anlamı bu acayip geleneklerle bir anlamı olmasından ileri geliyor.Ve bizim bugün saant olarak nitelendirdiğimiz ama yalnızca imgelerin, dönemin inanışının ürünü olan bu eserleri anlamak için onlarda var olan hikayelerle birlikte anlamayı unutmamalıyız.

Serbest Zaman ve Felsefe / Ebru Çolak

Felsefe deyince aklımıza ilk gelen uygarlık Yunanlılar’dır. Antik çağ filozofları, doymak bitmez bir merakla evrendeki her şeyi sorgulamış ve her şeye cevap bulmaya çalışmıştır. İnsanlığa önemli düşünsel miraslar bırakan bu topluluk ekonomik alanda gelişmiş ve karmaşık bir toplum yapısına sahipti. Efendi-Köle ilişkisine dayalı bu yapıda köleler; özgür vatandaşların yeme, içme, barınma gibi ekonomik ihtiyaçlarını karşılamış efendi de kalan serbest zamanını düşünsel işlere vermiştir. Köleler üretim araçlarını kullanarak ya da üretim araçlarının yerine geçerek efendilerine kendilerini düşünsel alanda geliştirme fırsatı sunmuş felsefe de böyle bir ortamda kölelerin efendilerine yarattıkları bu serbest zaman ortamında doğmuş ve gelişmiştir diyebiliriz.
Efendi-Köle ilişkisine dayalı bu eşitsizlik toplumda normal karşılanırdı. Bedeni işleri ve ticaret hor görülürken bunun tersine yöneticiler, savaşçılar, soylular ve onların yarattıkları ve yaptıkları önemli görülürdü. Antikçağ boyunca ekonomik etkinlikler hor görülürken siyaset, tüm özgür Atinalılar’ın katılımıyla gerçekleşirdi. Siyasi yaşama katılma, çözüm üretme, düşünme özgür vatandaşların işidir. Bunlar siyasi yaşama katıldıkları, çalışmadıkları ve bedenlerini yormadıkları için özgürdürler. Çalışmanın ve bedensel işlerin yalnızca kölelere ait olduğu bu toplum yapısında serbest zaman özgür vatandaşlara aittir.
Peki nedir serbest zaman? Serbest zaman; yemek, içmek, barınmak gibi zorunlu ihtiyaçların karşılandığı zaman dışındaki alandır. Serbest zaman, bireyin kendini özgür olarak tanımlayabildiği, hissedebildiği, geliştirebildiği alandır. Serbest zaman çalışmadan farklı olarak zorunlu olmayan kendi başına etkinliklerdir. Birey bir etkinliğe zorlanıyorsa ya da bu etkinlik onun kendi özgür seçimi değilse o etkinlik serbest zaman etkinliği değildir.
Toplumların ve Kültürlerin gelişmesi bu özgür zamanlarda insanın yaratıcılığını ortaya çıkaran etkinlikler sayesinde olmuştur.
Yunan toplumunda bu serbest zaman etkinliklerinden biri şölenlerdir. Şölenler'de birlikte yemek yenildikten sonra siyaset,felsefe,ahlak,edebiyat başlıkları altında belli konular tartışılırdı. Diğer serbest zaman etkinliklerinden biri de festivallerdi. Bereket Tanrısı Dionysos onuruna yılda dört kez yapılır hatta ilk defa Antik Yunan'da rastlanan Tiyatro da bu yıllık festivallerde ortaya çıkmıştır.
Antik Çağın serbest zaman etkinliklerini daha iyi anlamak için Platon ve Aristoteles'in serbest zaman konusundaki görüşlerine bakalım.
Platon'un ''Devlet'' adlı yapıtında önerdiği toplum, insanların eksiklerini tamamlamak için bir araya geldikleri ve yardımlaşarak ortaklaşa yaşadıkları bir düzendir. Bu toplum düzeninde insanlar işlerinin gereği neyse onun zamanında yapmalılar. Çünkü Platon’a göre çalışanın serbest zamanı olmaz. Günümüzde serbest zaman etkinliği olarak kullandığımız müzik, dinlenme, spor yapma gibi etkinlikler Platon'a göre ''denetlenerek'' eğitim için kullanılmalı. Platon'a göre eğitim müziğe dayanmalı. Müziğe bağlantılı olarak oyun da düzenlenmeli çünkü oyun'da kurallara uymayan çocuklar büyünce yasalara saygı göstermezler. Müzik ve oyunun düzenin bozuk yanlarını düzelteceğini savunur.Platona göre her şeyin ölçüsü düzendir. Herkes düzene uymalıdır.
Efendi-Köle, Yöneten-Yönetilen ilişkisini ortaya koyan Aristoteles'e göre bazı şeyler daha doğdukları anda böyle ayrılmıştır. Bazıları yönetecek bazıları yönetilecekti. Aristoteles de Platon gibi eğitim'de serbest zamana önem verir. Bedeni yoran uğraşları hor gören Aristoteles özgür vatandaşların bunlardan uzak durmalarını söyler. Aristoteles de müziğin önemine vurgu yapar. Serbest zaman etkinliği olarak müzik, haz kaynağı olması nedeniyle değil, doğru ve eleştirel bir değerlendirme alışkanlığı kazandırması nedeniyle önemlidir. Yani Aristoteles'e göre müzik aletini çalmadan da iyi müziği kötü müzikten ayırt edebiliriz. Müzik aletini çalanlar bunu dinleyenlere zevk vermek için yaptıklarından yani amaçları eğlendirmek olduğundan yaptıkları iş alçaltıcıdır. Aristoteles'e göre topluma yararlı olan müzik Katharsis yaratan müziktir. Çünkü Katharsis’le toplum bireye değil birey topluma ayak uyduruyordu. Katharsis’le bastırılmış duyguları ortaya dökülen birey kötülüklerden arındırılıp daha mutlu oluyordu. Bu nedenle en yararlı müzik Katharsis yaratan müziktir.
Aristoteles ve Platon'un sadece özgür vatandaşlara layık gördüğü serbest zaman ya da sadece kölelere özgü gördükleri çalışma zamanı günümüzde herkesin yaptığı etkinliklerdir.Ancak günümüzde bize verilen serbest zaman gerçekten de bizim özgürce istediğimizi seçip istediğimizi yapabildiğimiz zamanlar mı yoksa sistemin bize dayattığı herkesin serbest zamanında aynı etkinlikleri yapmak zorunda bırakıldığı bir serbest zaman mı?

Düşmanın Korkulu Rüyası: Akıncılar / Ebru Çolak

Osmanlı Akıncıları
Akın, düşmanın içine sızmak, akmak; akıncı, düşman ülkesine akın yapan düşman ülkesine sızan demektir. Akıncılar, Osmanlı Devletinin özellikle Balkan ve Rumeli fetihlerinde ve buraların Türkleştirilmesinde önemli rol oynamışlardır. İlk akıncıların Osman Bey’in yoldaşları ve onların çocukları olduğu söylenir ayrıca günümüz batı tarzı ordusunda bulunan komando sınıfının akıncılardan esinlenerek oluşturulduğu söylenir.
Akıncılar; atlı, hafif silahlı, çevik ve hareket kabiliyetleri yüksek kişilerdir. Akıncılar, düşmanın içine akıp gücünü yoklayıp binlerce hayvan, altın ve esirle geri döner böylece düşmanı manevi anlamda yıprattığı kadar maddi anlamda da yıpratıp düşmanın savaş kabiliyetini kırarlardı. Akıncılar, sınırlarda yaşar ve sınırların korunmasında ve düşmanın içeri sızmasını önlemede önemli rol oynarlardı. Savaş zamanında düşman akıncılar tarafından yıldırılır ve gücünü kaybeden düşman ordusu daha sonra karşısında kendi sayısına eşit Osmanlı ordusunu görünce kaçışırdı.
Akıncıların savaş taktiği şöyleydi; akıncılar belli yerlerde parçalara ayrılır daha sonra bu parçalarda tekrar bölünerek düşman iline sızarlardı. Her akıncının akın yapacağı yer belliydi daha sonra bunlar daha önce kararlaştırdıkları yerlerde fakat önceden ayrıldıkları yerler olmamak şartıyla birleşip geri dönerlerdi böylece düşman akıncıların nerede toplanacaklarını önceden kestirmekte güçlük çekerdi.
Akıncıların içinde deli, serdengeçti, gönüllü, fedai, azap gibi birlikler bulunurdu ancak deli gurubu bunların içinde en çok bilineni ve ilginç olanıdır. Bunlar düşmana ilk saldıran birlik oldukları için deli adıyla anılırlardı ve başlarında "delibaşı" bulunurdu bunlar düşmana ilk saldırıp düşmanı iyice yıpratırdı.
Akıncı beyleri istediklerini ocağa alıp istediklerini ocaktan çıkarabilirlerdi. Ocağa alıp çıkarma işlemi akıncı beyine aittir. Akıncılar oldukça hızlı hareket edebilen ve gerekirse akıncı beyinin "öl" emrini gözünü kırpmadan yerine getirebilen seçkin kişilerdir. Yani ocağa alma işlemi diğer ordu sınıflarına alınma koşullarına benzemezdi ve akıncılık genellikle babadan oğula geçerdi. 16.yy`da sayıları iyice azalan akıncı ocağı 18.yy ` da ortadan kalkmıştır.