Elif Soykan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Elif Soykan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Geçmişten Günümüze AB – Türkiye İlişkileri / Yrd. Doç. Dr. H. Barış Doster

Söyleşi: Ebru Çolak, Elif Soykan

1963 yılında Ankara Antlaşması'yla başlayan ve Gümrük birliği Antlaşmasıyla aslında Türkiye’yi Avrupa’ya tam anlamıyla bağımlı kılan hatta Türkiye’yi açıkça Avrupa’nın sömürüsü haline getiren bu anlaşmayla perçinlenen ilişkiler inişli çıkışlı da olsa bugün hala devam eden bir süreç . Türkiye’yi ortak yapacağız vadisiyle kandırarak hala istediği tavizleri koparmaya devam eden Avrupa’yı ve onun şimdiki durumu hakkında şu anda Marmara Üniversitesinde görev yapan ve bizim de hocamız olan sayın Yrd. Doç. Dr. H. Barış Doster ile yaptığımız söyleşide Avrupa - Türkiye ilişkilerini konuştuk .

Avrupa - Türkiye ilişkisinin nasıl başladığını ve Türkiye’ye karşı tutumunu değerlendirebilir misiniz?
Türkiye - AB ilişkileri Ankara Antlaşmasıyla başladı. Daha sonra 1995'te imzalanan ve 1996'da yürürlüğe giren Gümrük Birliğiyle devam etti. Bu olumsuz bir hamleydi çünkü AB üyesi olmadan gümrüğe katılan ilk ve tek ülke olduk ve kararların alındığı ortamda masada olmadan alınan kararlara uymakla yükümlü olan bir devlet haline geldik. Gümrük Birliği ile Türkiye Ekonomisi milyar dolarları bulan zarara uğradı. Bundan özellikle küçük işletmeler, kobiler vs. zarar gördü. Ayrıca AB, Türkiye’yi üye yapacağız vadiyle bekleme odasında tutarak Türkiye’den siyasi ödünler koparmayı başardı. Türkiye’nin üye olacağı vadine kanan siyasi iktidarlar da AB'nin istediği siyasal ödünleri verdiler. Sonuçta ruhban okulundan soykırım iddialarına, özelleştirmeden güneydoğuya, Kıbrıs’tan , patrikhaneye kadar AB, Türkiye’nin içişlerine müdahale ederken sürekli Türkiye karşıtı sözler söyledi. Yunan meselesinde Yunanistan’ı, Ermeni meselesinde Ermenistan’ı savundu ve gelinen noktada da Türk kamuoyunda Avrupa Birliği arzusu azaldı. Dahası dünyada yaşanan iktisadi kriz dolayısıyla da Avrupa Birliği’nin geleceği tartışılmaya başlandı. Avrupa Birliği’nin iktisadi öncüsü olan Almanya yeniden eski para birimi olan Alman Markına dönmeyi gündeme alırken birlik içinde ülkelerin beklentileri arasındaki fark hatta uçurum daha da belirginleşti.

Peki  günümüz AB - Türkiye ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Günümüzde Avrupa Birliği - Türkiye ilişkileri eski canlılığını yitirdi. Türkiye’deki siyasi iktidar 3 Kasım 2002 Genel Seçimleriyle işbaşına geldi ve kendisinden önceki DSP - ANAP - DYP hükümetinin AB konusundaki ağırlığını daha da yukarılara taşıdı. Birinci iktidarlığı döneminde Avrupa’nın istediği uyum yasalarını parlamentodan geçirdi. Ancak bunun Avrupa Birliği üyelik garantisi taşımadığını bölgede, iç siyasette hem kendi talepleri doğrultusunda hem liberallerin desteği için verimli şekilde kullandı . Ancak ikinci iktidarlığıyla iyice belirginleştiği üzere hem Avrupa konusundaki hızı kesildi hem toplumun Avrupa’ya olan ilgisinin, üyelik istencinin azaldığını gördü hem de Avrupa’nın Türkiye’yi üye yapmayacağı konusundaki ısrarlı söylemi Türk toplumunda iyice anlaşılmaya başlandı. Ayrıca iktidarın büyük destek aldığı liberallerin Türkiye - AB ilişkileri bazında çokta güçlü olmadıklarını bir kez daha anladı. Bir anlamda liberalleri Avrupa Birliği manivelasını kullanıp el altında tutarak yararlandı. 2011'e baktığımızda Türkiye - Avrupa ilişkilerinin zayıfladığını Avrupa’ya üyelik hevesinin,  Avrupa’nın Türkiye’yi asla üye yapmayacağının kesinleştiği ve Avrupa’nın geleceğinin bizzat Avrupa başkentlerinde sorgulanmaya başlandığını görmekteyiz. Ortak anayasa, ortak savunma ve güvenlik politikaları zaten kolay projeler değildi. Bunlara bir de yıllardır uygulanmaya çalışılan 2008'de iyice belirginleşen ekonomik krizle birlikte yürümeyeceği anlaşılan ortak maliye politikası eklendi.

Avrupa’nın Türkiye ve dünya üzerindeki egemenliğine gelirsek…
Avrupa Birliği dünyada ekonomik güç olduğu oranda siyasi ve askeri bir güç değildir. Bunun sıkıntılarını da yaşamaktadır. Ortadoğu’da, Orta Asya'da ve hatta kendi dibindeki Belçika’da bile ABD kadar etkili değildir. Enerjide de dışa özellikle Rusya'ya bağlıdır. Avrupa Birliği kendi içinde bile bir birliğe ulaşamamıştır. İngiltere Dünya'ya daha çok ABD merkezli bakarken birliğin iktisadi anlamdaki gücü Almanya daha çok Avrupa odaklı bakar keza Fransa da Akdeniz İttifakı yörüngesine ağırlık vermektedir. Avrupa Birliği ile Türkiye üzerindeki emellere gelince Türkiye, Avrupa'ya ve Amerika'ya içişlerine karışacağı ortam verirse Brüksel’in ve Washington'ın Ankara’nın içişlerine karışması kaçınılmaz olur. İktisadi anlamda bağımsız olamayan bir ülkenin siyasi ve askeri anlamda bağımsızlığı mümkün olmadığından Türk ekonomisi üzerinde belirleyici noktada olan büyük devletlerin Türkiye’nin içişlerine karışması kaçınılmazdır.

Avrupa’nın günümüzde güç dengelerinin Uzakdoğu’ya kaymasıyla birlikte Avrupa’nın özellikle yıldızı parlayan Çin ve Hindistan’a karşı bir ortak politika izlediğinden söz edebilir miyiz?
Uzakdoğu ülkelerine karşı Avrupa’nın bütüncül bir politikası mevcut değildir. İngiltere’nin Çin politikasında Amerika’ya yakınlığı buna karşılık Almanya’nın daha bağımsız politika geliştirmeye çalıştığının, Rusya ile ilişkilerde İngiltere’nin Almanya'yla çelişkiler içinde olduğunu biliyoruz. Zaten Avrupa Birliği deyince de akla Almaya ve Fransa’nın başını çektiği ülkeler topluluğunu görmek mümkün. Avrupa Birliği’ne son yıllarda üye olan küçük ülkelerin Avrupa Birliğinin politikasında hiçbir etkileri söz konusu değildir. İspanya, Portekiz, İtalya gibi ülkeler ise bölge ve dünya desteğini gözetirler. Hükümetlerin de eğilimine koşut olarak bazen Almanya - Fransa ikilisinin bazen de Amerika ve onun birlik içindeki uzantısı olan İngiltere’nin yanında yer alırlar.

Avrupa’nın Kıbrıs sorunu karşısında Türkiye’ye takındığı tutumu kısaca değerlendirebilir misiniz?
Kıbrıs, Avrupa’nın Türkiye Politikası nezdinde bir turnusol işlevi görmektedir. Şöyle ki; Avrupa, Kıbrıs üzerinden yüklenerek Türkiye’yi ödüne zorlamakta kâğıt üzerinde olmasa da bir şart haline getirdiği meselenin halledilmesini Türkiye'den istemektedir. Kıbrıs uyuşmazlığında tamamen Yunanistan ve güneyin tezlerini dillendirmekte olan Avrupa Birliği, Annan Planı’na Türk tarafı % 65 Evet Rum Kesimi % 75 Hayır dediği halde Güney Kıbrıs Rum Kesimini birliğe kabul etti ve Türkiye’den de tam üye olması için liman ve hava limanlarını tüm Kıbrıs’ı temsilen güneye açmasını talep ediyor. Kıbrıs’ta Türkiye’nin stratejik olarak değerinin azalacağını, Akdeniz’e sıkışıp kalacağını bilen Avrupa bu sayede Türkiye’den daha büyük ödünler koparmayı amaçlamaktadır.

Sahnenin Kutsal Duası Hrotsvit / Elif Soykan

İlkler önemlidir. Hep önemli olmuştur. Ne kadar bilinir ya da neyin ilki bilinir bilinmez. Yine bir ilk var. Döneminin tüm zorluklarına, mesleğinin dayatılarınadan önce kendi iç savaşının galipsizligine rağmen bir kadın var. Hrotsvit of Gandersheim. Bilinen ilk kadın oyun yazarı. Hrotsvit bir rahibedir. İçinde yaşadığı dönem kilisenin tiyatroyu dünyanın pislikleriyle dolu, şehvet düşkünü ve ahlaksız bulduğu 10.yüzyıl Almanya'sıdır. Hrotsvit, mystery ve morality türlerinde; Gallicaonus, Dulcitius, Callimachus, Abraham, Pafrutius ve Sapientia isimli altı oyun yazmıştır. Bu oyunlar döneminden çok sonra ortaya çıkmış ve uzunca bir süre de değeri anlaşılmamıştır. Kadın tiyatrosu denen kadınlara ait sorunların anlatıldığı ve tüm icra edenlerin kadın olduğu tiyatro türünde Hrotsvit'in çok önemli bir yeri vardır. Hrotsvit, bir rahibedir. Dünyanın tüm çirkinlik ve ikiliklerinin farkına varmış zeki bir kadındır. İnsanları farkındalığa kavuşturmanın en iyi yolunun sahneden geçtiğini anlamış ve baskılar altında, kağıt ve kalem ile derin bir yakınlık kurmuş ve oyunlar yazmıştır. Hrotsvit'in oyunları Orta Çağ'ın kısıtlı tiyatrosunda kendine kolaylıkla yer bulabilecek nitelikteyken kadının ötekiliği, Orta Çağ'daki yeri buna izin vermemiştir. Hrotsvit'in oyunlarının geç farkına varılmasının ve döneminde çok fazla ses getirememiş olmasının nedenlerini Alman tiyatro geleneğinde kadınların görünmezliği üzerine bir çalışma yürüten araştırmacı Sigrid Novak, kadınların nitelikli dramatik üretimde bulunamayacağına dair kalıp yargıyla ve kadın sanatçıların yazınlarındaki kadın karakterlerin erkek kriterleri ile değerlendirmesiyle açıklamaktadır.
Hrotsvit'in oyunları birçok erkek meslektaşının oyunlarından daha üstün nitelikli olmasına rağmen geri planda kalmıştır. Çünkü,Orta Çağ Almanya'sında üreten kadından ürettikçe korkulmuş ve özellikle kilise dayatmalarıyla baskı altında tutulmaya çalışılmıştır.Hrotsvit tiyatrosu erkeklerin yazdıği kadın rollerinden tamamen farklıdır.Hrotsvit, kadınların üzerindeki erkek dayatmasını konu edinmiştir. Hrotsvit, 10.yüzyılda Almanya'da, kilise de görevli bir rahibe iken yazdığı oyunlar ile hala daha günümüz kadın tıyatrocularına örnek olmaktadır. Kadın tiyatrosu edebi metinler, izlekler olmadan önce kıyıda köşede bırakılan alternatif tiyatro akımları çerçevesine sokulmak istenmektedir. Ama unutulmamalıdır, Hrotsvit gibi örnekler gün yüzüne çıkıp bilinmeye başlandıkça kadın sanatçılar davalarının büyüklüğünü bir kez daha farkedecek ve asla vazgeçmeyecektir.

Bireysel Bir Yaratıdan Toplumsal Sonuçlar / Elif Soykan

Sanat; bireyselliği, özgünlüğü ve biricikliği ile daima ön plandadır. Kişiye özel bir yaratı olduğuna, insanın iç dünyasını dışa açtığına inanılır. Sanatı bireysel bir süreç ve oluşturanı birey olarak kabul ettiğimizde sosyoloji ile beraber bireyi araştırma yoluna girmiş oluruz.
Sosyoloji ise toplumlarla ilgilidir ve küresel anlamda da ciddi bir değeri söz konusudur. Bir insan farklı bir kültürle karşılaştığı zaman ilk değerlendirmesini önce kendi kültürüne dayanarak yapar ve içinde bulunduğu yeni ve farklı durumu yorumlamaya ve anlamlandırmaya çalışır. Bireyi etkileyen içinde yaşadığı toplum, yetiştiği çevre ise sanatçıda bir kültüre ait birey olduğundan sanatın tamamen bireysel bir yaratı olduğu düşüncesi de kolaylıkla tartışmaya açılabilir. Sanatçılar verdikleri eserlerle kendi toplum yapısına uygun olmamak kendi değerlerini yadsımak konusunda nasıl eleştirilsin ki o zaman.
Sanatçının doğup büyüdüğü, eğitildiği ve bulunduğu ortama ait değer kalıplarıyla değerlendirilmesi bundan ötürüdür. Sanatçı sanatında maddi koşullarını, dini inancını, siyasi görüşünü direk olarak belli etmeyebilir. Ama her insanın hayatında, düşünce ve ruh dünyasında önemli yer tutan bu unsurlar sanatçının eserlerinde mutlaka kendini belli edecek ve izlerine sıklıkla rastlanacaktır. Sanatçı iç dünyasından, karmaşık psikolojisinden beslenir öncelikli olarak. Bu beslendiği ortamları da kendisine yaratan en başta olumlu ya da olumsuz anlamda desteklediği; sevdiği, karşı çıktığı; şiddetle uzaklaşmak istediği kendisini var eden kültürüdür. Tüm bu sözü edilen unsurlar da sosyolojik özellikler taşır. Çünkü çoğunluğu temsil eder. Çünkü toplumu temsil eder. Çünkü insan doğduğu yerin bir uzantısı ve temsilcisidir.

Sanata Farklı Bir Yorum
Sanatçının ne kadar farklı sanat dalı ile ilgilenirse ne kadar okuyup araştırır,ne kadar farklı yerler görüp farklı kültürlerle tanışır ve kaynaşırsa sanatında o derece başarılı olacağı düşünülür.Bu,kuşkusuz doğrudur ve insanın bakış açısını esnetmesini daha açık,farklılıkları daha kolay kabul edebilir bir insan olmasını sağlar.Sanatçıya da yakışan budur zaten.Sanatını sunduğu toplumunda aynı ölçüde,aynı gerçeklikte ve aynı esneklikte olması gerekir.
Çoğu zaman sanatçılar toplumuna aykırı olduğu gerekçesi ile suçlu durumuna düşürülür. Halbuki sanatçının toplumu tüm toplumlardır. Kendine ait her kültürünün zenginliğini eserlerinde bulundurur. İç dünyasının zenginliğine herkesi davet eder. Tabi ki özgünlüğünü ve kendi özel yaratım alanını yitirmeden.
Sanat bireyseldir fakat toplumsal sonuçları olumlu -olumsuz daima var olacaktır.Sanatçı toplumun(ların)dan izler taşımaya devam edecektir.Önemli olan nedir? Elbette ki sanatı tam anlamıyla idrak edebilecek seviyeye en kısa sürede ulaşmayı hedeflemekte.

Buket Uzuner Hakkında Elifik Bilgi / Elif Soykan

Buket Uzuner'i çağdaş bir filozof olarak nitelendiremezsiniz çünkü çok fazla yeni bir şey atmaz ortaya.Bir avuç farklı düşünenin düşüncelerini benimser ve çağdaş bir Türkiye ümidindedir.Kardeşlik,eşitlik,özgürlük,kadın-erkek eşitliği-eşitsizliği bolca mevcuttur kitaplarında.

Cinsellikten,aileden,eşcinsellikten bahseder ama bu konuları fazlaca irdelemez.Çünkü irdelenmeye değecek kadar farklı ve tabusal bulmaz.
Bilim-kurguya meraklı olsa da son zamanlar da daha çok güncel ve siyasi içerikli konulara yönelmiştir.Aşkın her türlüsünü çok sever ve aşkın yalnızca bir kadınla bir erkek arasında olmayacağını çok iyi bilir.
Şaşırtmayı sever.Dili çok akıcıdır.Kitapları çok kolay okunur.Nasıl okuduğunuzu; hatta okuduğunuzu bile anlamazsınız.Eleştirmenler tarafından kitapları kolay okunduğu için hep eleştirilmişitir.Evet,kitapları çok kolay okunur ama o kadar zor unutulur ki...ya da unutulmaz!
'' Gümüş Yaz Gümüş Kız'' isimli kitabının ilk sayfalarında,gümüş saçlı,altın madeninden nefret eden nineyle torununun hikayesi anlatır ve kitabın bir otobiyografi kitabı olduğunu anlamanız imkansızdır.Bu kitapta Buket Uzuner'i seversin hem de çok seversin.Ya da sırf sosyalist diye,klasik değerlere karşı çıkıyor diye hatta belki kedileri seviyor diye, hatta daha da abartıp Nazım Hikmet'i seviyor diye hiç sevmeyebilirsin.
Kitaplarında albeni ve albenili kelimeleri çok sık kullanır.Kendine güvenen ,ne istediğini bilen insanın çekici olabileceğine inanır.
''Kumral Ada-Mavi Tuna''isimli kitabı en beğenilen kitabıdır. Buket Uzuner'i tanıyan-tanımayan,seven-sevmeyen bu kitabın namını duymuş;sırf bu yüzden okumuş ve onun hakkında hiç bir şey bilmemesine, diğer kitaplarından haberi olmamasına rağmen(bırakın okumayı) sırf' ''Kumral Ada-Mavi Tuna''çılgınlığı nedeniyle imza günleri,söyleşisi,konferansı nesi varsa hepsine katılmıştır.
Buket Uzuner'in kitaplarını okurken kitabın tam orta yerinde hiç beklemediğin bir yerde yıllardır düşündüğün,desteklediğin ama bir türlü kısaltıpta slogan haline getiremediğin bir düşünceye mutlaka rastlar,sonra kitabı bir köşeye bırakıp dayanamayıp dans etmeye başlarsın.
''Yolda''isimli kitabının ilk cümlesi; 'İnsanların tarihten bugüne yapmaktan en çok zevk aldıkları fiziksel etkinliklerin başında seks ve danstan sonra seyahat etmek gelir.' gibi bir şeydir ve bu düşünceyi şiddetle desteklemekteyimdir. Kendisi de zaten seyahat ve demiryolları aşığıdır.
''Ayın En Çıplak Günü'' isimli kitabında sevgilisiyle ruhları değişen - aslında bedenleri demek daha doğru olur - adamın yaşadığı ilk regl dönemi, ''İki Yeşil Susamuru'' isimli kitabında Nil'in ilk cinsel deneyimi, ''Kumral Ada - Mavi Tuna'' isimli kitabında Tuna'nın; Ada'nın anne ve babasının küvetteki cinsel fantezilerine şahit olması ve Tuna ile Ada'nın çırılçıplak küvete girerek onları taklit etmesi ve yine aynı romanda genç askerin parmağındaki yüzüğe bakarak bir kaç ay sonra evlenecek olduğu için yaşayacağı ilk cinsel deneyimin heyecanını duyması, ''İstanbullular'' isimli kitabında Ayhan'ın Belgin için; ''Taş gibi memeleri ve bembeyaz bedeniyle benim yatağımda yatıyor benim kadınım'' (her ne kadar böyle bir erkeğin bir kadın için veya bir kadının bir erkek için kurduğu sahiplenici cümlelerden hiç hazetmesemde) demesi ve daha bir çokları akla öyle kazınır ki... Unutmak imkansızdır. Çünkü,yaşamışsındır onları, okumamışsındır. Deneyimin olmuştur senin! Ve belki de bu yüzden unutamazsın!
"İstanbullular'' isimli kitabında mini etekli bir gazeteciyle Amerika'da okuyan başörtülü bir üniversite öğrencisinin bir takım zorunluluklar nedeniyle kol kola yürümesinin çok büyük bir etki yaratacağını düşünmesi beni hayal kırıklığına uğratmıştır.
''Uzun-Beyaz-Bulut Gelibolu'' isimli romanında Ali Osman ve Viki'nin aşkını çok iliştirilmiş bulsam da severim.
''Kumral Ada-Mavi Tuna''isimli kitabında çok büyük bir aşk yaşamalarına rağmen Ada ve Tuna'nın yetişkin hayatlarında bir kez bile sevişememiş olmaları ve ''İki Yeşil Susamuru''isimli kitabında Nil ve Teoman'ın aşkının sonu olmaması ileri derecede canımı sıkmaktadır.
''Bir Siyah Saçlı Kadının Gezi Notları''isimli kitabında sırf siyah saçlı olduğu için Avrupa'da nasıl ikinci sınıf insan muamelesi gördüğünü anlatır ve kitabı okumayı bitirir bitirmez gidip saçlarını kömür karasına boyamak gelir içinden."
1993 Yılında YUNUS NADİ ROMAN ÖDÜLÜ'nü kazandığı ''Balık İzlerinin Sesi'' isimli bilim-kurgu romanı vardır bir de.Anormallerin, A-NORMALLERİN hikayesini anlattığı. Başrollerinde Afife Piri ve Romain Gray'in olduğu.
Bir çok ressamı, filozofu, bilim adamını bir araya getirdiği ve bitirdikten sonra kendini şiddetle bir yerden aşağı bırakma gereksinimi duymana neden olan o ne olduğu belirsiz ve özgürlüğünü yakalamak adına müthiş deneyimler yaşamana neden olan o müthiş kitabı.
Buket Uzuner; enerjik, neşe dolu, özgür düşünebilen, sevecen, zeki bir kadındır. Onu en iyi kitapları anlatır. Yazmasa yapacak bir şeyi olmayanlardandır.
BUKET UZUNER: TANIMLANAMAYAN İNSAN...
ŞİDDETLE TAVSİYE ETTİĞİM BUKET UZUNER KİTAPLARI 
1.AYIN EN ÇIPLAK GÜNÜ
2.BİR SİYAH SAÇLI KADININ GEZİ NOTLARI
3.BALIK İZLERİNİN SESİ
4.KUMRAL ADA-MAVİ TUNA
5.GÜMÜŞ YAZ-GÜMÜŞ KIZ
(Diğerlerini de tavsiye ederim ama bunları şiddetle)






Buket Uzuner' in İstanbul' u (TRT 2'de yayınlanan röportajdan bir kesit)




Mütareke ve Kurtuluş Dönemi Basını / Elif Soykan

Türk tarihinde basına karşı kısıtlamalar,dolaylı-dolaysız her zaman karşılaşılan sorunların başında gelmiştir.Fakat;savaş dönemi olmasına rağmen Türk Basın Tarihi'nin en hür ve çoksesli dönemi Mütareke ve Kurtuluş Dönemi basınıdır.Bu basın,1818-1923 yılları arasını kapsar.Yani Kurtuluş Savaşı(Milli Mücadele Dönemi)'inden bir yıl hazırlık öncesi ve hazırlık evresi ve Cumhuriyet in ilanına kadar olan süreçtir. Bu dönemde bazı gazeteler ve gazeteciler manda ve himayeyi kabul etmeyi öngörmüş,bazıları padişaha sığınmak gerektiğini düşünmüş,bazı aydınlar da Mustafa Kemal'in ve Milli Mücadelenin yanında olmuş,başka bir kurtuluş yolunun olmadığının farkında olmuştur. İttihatçı Hükümetin düşmesi ve Mondros ateşkesinın imzalanması basında da yepyeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Türkiye 1.Dünya savaşından yenik çıkmıştır.Mondros Mütakeresi ,karşı tarafa,Osmanlı ülkesini ufalayabilecek haklar tanımıştır ve dolayısıyla Osmanlı,ya tarihten silinecek ya da kurtarılabilecek parçası ile yeni bir oluşum içine girecekti.Bu dönemde Mondros Mütakeresi şartları ve İzmir işgali milletin aklını başına getirdi. Osmanlı mirası ve Türk ulusunun geleceği hakkındaki hesaplaşma 1919-1922 yılları arasında işbirlikçi basınla Milli Mücadele basını arasında verildi. Aydınlar bu dönemde insanların silah kadar gazeteye de ihtiyacı olduklarının farkına vardı ve gazeteler mantar gibi türemeye başladı.

İlk hareket Mustafa Kemal den geldi.Mustafa Kemal in ulusal direnişi örgütlemeye başladığında ilk girişimi, haber akımını kontrol altına almak için telgraf ağına el koymak olmustur.İkinci adım İrade-i Milliye gazetesinin yayın hayatına geçmesidir.Daha sonra Mustafa Kemal hedefini daha açıkça belli eden Hakimiyet-i Milliye gazetesini çıkarmıştır.Bunu da Anadolu Ajansı ile Matbuat Umum Müdürlüğünün kurulması olmuştur. Bu dönem de bir de İstanbul basını vardır ve bu basında Milli Mücadeleciler ve Hilafetçiler karşı karşıya gelmiştir. 1922 eylülünde zaferin kazanılmasıyla,hem Kuvayi Milliyeye karşı olan Türkçe basın hem de azınlık basını bir anda ortadan yok olmuşlardır.Böylelikle 1919 da Kemalist Anadolu'da başlayan tek dilli basın ortamı 1922 tarihinden itibaren bütün Türkiye ye yerleşmiş olacaktır. Bu dönem Kemalist çizgide,Milli Mücadeleye destek veren ve hür ve çoksesli bir dönem olarak Türk Basın Tarihinde yerini almıştır.

Aykırı Bir Tabusallık / Elif Soykan

Aile. Aile kavramı.Birçok toplumda -Türkiye de bunların başında geliyor- aile kavramı tabusaldır. Aileye dokunulmaz, aile kutsaldır. Mutlu bir aile ulaşılması gereken biricik erektir. Aile içinde yaşananlar yine aile içinde kalır. Kimse karışamaz, yorum yapamaz. Doktorlarla, bilim insanlarıyla -aslında genel olarak bilen kişilerle demek daha doğru olur- bile aile ve aile sorunları tartışılmaz. TABUYU YIKMAK Bu saklı kutuyu açmak tehlikeli ve cesur bir iş biliyorum ama sadece açmayacağım bu saklı kutuyu karıştıracağım da. İLK OLUŞUMLAR Bireyin karakterinin, duygu ve düşünce dünyasının ilk şekillendiği yer ailedir. Siyasi, dini görüşlerimizi, hayata bakışımızı, olayları yorumlayış biçimimizi dahi ailemiz oluşturur. İlk eğitimimizi aileden alırız; yemek yemeyi,oturup kalkmayı ve bireyin biricik ve en temel kendini ifade etme aracı olan konuşmayı aileden öğreniriz. Ailedeki bireyleri taklit eder, onların dilek ve arzuları çerçevesinde yaşamımızı yavaş yavaş şekillendirmeye çalışırız. Bireyi, birey yapan ilk ve en temel öğenin aile olduğu düşünülürse, bireylerin de toplumu oluşturduğu ve bir bütünü temsil ettiği düşünülürse, ailenin içine girmenin,sağlıklı bir aile oluşturabilmek için aile kavramının derinliklerine inmenin ne kadar önemli olduğu ortaya çıkacaktır.
DOKUNULMAYAN VİRANELER
Aile içinde yaşanan sorunlarla yakın akrabalar dahi pek ilgilenmek istemeyebilir. Çünkü; aile içinde yaşanan sorunlara müdahale edilmesi -babaya,çocuğunu neden azarladığının, neden küçük düşürüldüğünün sorulması gibi-özel yaşamı ihlal, aile yaşantısına saygısızlık olarak kabul edilir. Hatta bir sorunu ortadan kaldırmak için girişilen mücadele sonucunda; aile bireylerinin ayrılmasına neden olmak  -ya da sağlamak- "günah"olarak kabul edilir.

AİLELERİ BASKICI OLANLARIN KENDİ KURDUĞU AİLE DÜZENİ DE AYNI ŞEKİLDE OLACAKTIR!
 Baskıcı,aile bireylerinin birbirine saygısız,eşitlikten yoksun bir aile ortamında yetişen çocuklar kendi ailelerin de aynı yöntemi uygulayacak-ruhsal gelişimini bu şekilde tamamlamamış olan birinden başka türlüsü beklenemez-ve sağlıksız bireyler yetişmeye devam edecektir. FARKLI ÇIKIŞLAR Aile içinde mutsuz olan çocuklar dışarıya ve zararlı alışkanlıklara daha açıktır.Mutluluğu asıl istediği yerden ailesinden alamayan çocuklar,zararlı alışkanlıklarla mutluluğu yakalayacağını düşünebilir.Küçük yaşlarda alkol,sigara,uyuşturucu gibi zararlı alışkanlıklarla tanışan bireylerin aile ortamları ya yoktur ya da sorumsuz ve baskıcıdır. Yetişkin hayatlarımızda yaşadığımız birçok psikolojik travmanın nedeni de yine ailemizdir!
 
SONUÇ YERİNE
Bireyler toplumu oluşturur ve toplumun temel birimi-yapı taşı-ailedir.Aile mutluluğu,bilinci,eğitimi toplumun mutluluğu,bilinci,eğitimidir. Sağlıklı bir toplum için önce sağlıklı aileler kurmak gerekir.Bunun için aile hayatını tabusallıktan kurtarmak,daha tartışmaya açık hale getirmek gerekir.Unutmamalıyız ki,en büyük mutluluklarımızı ve en büyük acılarımızı çocukken yaşarız ve çocukken en yakınımızda daima ailemiz vardır.Kimi zaman öldürücü kimi zaman yaşam kaynağıdır aile.Bazen kendimizi keşfetmemizi sağlar,bazen de hiç bir zaman kendimiz olamamamıza neden olur. Eğitimli ve sağlıklı aileler,eğitimli ve sağlıklı bir toplum dileğiyle...

Meşrutiyet Tiyatrosu ve Afife Jale / Elif Soykan

Afife JALE
Meşrutiyet Tiyatrosuna Genel Bakış
Abdülhamit'in baskıcı yönetiminin sona ermesiyle tiyatrolar da açılmıştır. Halk hürriyetin ilanını büyük bir coşu ile karşılamış ve bu durumun bir çok sorunu halledeceğine inanmıştır. Bu coşkunluğun dışavurumu ise tiyatroda gerçekleşmiştir.
Tiyatro adeta eski yönetimi eleştirme, yeni yönetime karşı duyulan sevinci dile getirme yeri olmuştur. Abdülhamit'in baskıcı yönetiminin aksaklıklarını eleştirmek,meşrutiyete övgü düzmek isteyen herkes (bilen,bilmeyen)tiyatro yapmaya başlamıştır.Bir kaç gönüllü oyuncu , boş bir arsa, çalakalem yazılmış, vatan millet hürriyet kavramlarının sıkça yer verildiği oyunlar tiyatro yapmaya yetmiştir. Halk da bu oyunları coşkuyla karşılamış ve ilgiyle takip etmiştir. Yalnız bu durum halkın duygularını sömürmüş ve tiyatro sanatı adına olumlu bir ilerlemeden bahsedilebilmesini mümkün kılamamıştır.
         Oyunların konusu genellikle halkın duygularını harekete geçirebilecek, eski dönemin yasaklanmış oyunlarından ve güncel konulardan seçilmiştir. Bu dönemde, halkın yönetimde söz sahibi olmasının yanlış anlaşılmasından kaynaklanan karmaşa halkı hayal kırıklığına uğratmıştır. 31 Mart Olayı'nın yarattığı kötümser havayı dağıtmak ve halkın umutlarını korumak görevi tiyatro sanatına düşmüştür. Bu sefer de oyunların konusunu halkı avutmak için Osmanlı'nın eski şaşalı günleri ve yaşanan savaşların Osmanlı lehine olacağı umudu oluşturmutur.
         Bu dönemde gerici gruplar da tiyatronun eğiticiliğine inanmadıklarını , tiyatronun yarattığın etkinin iki katının din kürsüsünden yaratılabileceğini savunmuşlardır.

Meşrutiyet Tiyatrosunda Kadın Seyirci
Bu dönemde kadın ve erkek izleyiciler tiyatroya birarada gidememiştir. Aynı oyun farklı saatlerde kadın ve erkeklere ayrı ayrı sahnelenmiştir. Başta İttihat ve Terakki Partisi olmak üzere aydın kimseler kadınların ve erkeklerin tiyatroya birarada girmesinin bir sakıncası olmadığını savunmuş olsa da yobazları ve yönetimi buna ikna etmek mümkün olmamıştır. Hatta bir gazetede; kadın ve erkek izleyicilerin birarada olmasının İslam dinine aykırı olduğu ve toplum töreleri ile ters düştüğü dile getirilmiştir. Aslında birçok gazete yazarı kadın ve erkek izleyicilerin bir arada olması gerektiğini savuan yazılar hazırlamıştır. Fakat bu yazılar basına uygulanan sansür nedeniyle yayınlanamamıştır.
Gericilerin Tiyatro Baskını
1909 yılında İttihat ve Terakki Partisi bir tiyatro düzenlemiş ve gösteriye kadınlar da katılmak istemiştir. Parti,bunda bir sakınca görmemiş ve kadınların bu isteğini kabul etmiştir. Ama oyun gecesi yobazlar tiyatronun etrafını sarmış ve içeri giren kadınları öldüreceğini söylemiştir. Bu dönemde Türk ve müslüman kadınlar erkeklerle birlikte tiyatroya ancak erkek veya Hıristiyan kadınların kılığına bürünerek girebilmiştir.
         Dönemin en önemli sorunlarını oyunculuğun bir meslek olarak görülmemesi, kadın oyuncu bulunamaması ve oyuncuların yetiştirilmesi oluşturmuştur. Oyuncuların başka uğraşları olduğu için metnin tam olarak ezberlenmesi mümkün olamamıştır. Dilde de büyük sorunlar yaşanmıştır. Oyunculuk da bir meslek haline getirilememiştir.
         Şimdi kadın oyuncu sorununa biraz yakından bakalım;

AFİFE JALE'NİN SAHNEYE ÇIKIŞI
Geleneksel Türk tiyatrosu kadın oyuncu sorununu kadın rollerini erkek oyunculara oynatarak çözmüştür. Tanzimat döneminde ise türk ve Müslüman olmayan farklı etnik kökendeki Hıristiyan kadınlar sahneye çıkmıştır.
Meşrutiyet döneminde de kadın erkek eşitsizliği ve kadın hakları konusu büyük bir sorun oluşturmuş ve tartışma konusu olmuştur. Çeşitli gazete ve dergilerde bu konuya geniş yer verilmiştir.

VE AFİFE JALE
Türk kadınının sahneye ilk çıkışı 1920 yılında gerçekleşmiştir. Bunu gerçekleştiren Afife Jale'dir.
Darülbedayi'de Hüseyin Suat Yalçın'ın 'Yamalar' isimli oyununda oynayan Ermeni sanatçı Eliza Binemeciyan 'Emel' karakterini canlandırıyordu fakat Binemeciyan'ın yurt dışına çıkmasıyla bu karakteri oynayacak yeni bir kadın oyuncuya ihtiyaç duyuldu ve seçmeler düzenlendi. Afife Jale, bu seçmelere ailesinin ve çevresinin tüm baskılarına rağmen katılır ve seçilir. İlk kez Hüseyin Suat Yalçın'ın 'Yamalar' isimli oyunuyla sahneye çıkan Afife Jale böylece adını sahneye çıkan ilk Türk ve Müslüman kadını olarak Türk tiyatro tarihine yazdırmıştır. Afife daha sonra da "Tatlı Sır" ve "Odalık" isimli oyunlarda oynamış fakat polis baskını ve kovuşturmasıyla karşılaşmıştır.
Bu işin öncesinde Afife ve arkadaşı Refika, Darülbedayi'ye stajyer olarak girmiş fakat ikisi de sahneye çıkamamıştır. Afife'nin attığı bu cesur adım, ateşi yakan ilk kıvılcım olmuş ve Afife'nin sahneye çıkışının ardından tüm baskı ve kovuşturmalara rağmen başka Türk ve Müslüman kadınlar da tüm baskı ve kovuşturmalara rağman sahneye çıkmaya başlamıştır.
Çağdaş kadın yazarlarımızdan Buket Uzuner'in 1993 yılında Yunus Nadi Roman Ödülünü kazandıran bilim-kurgu romanı Balık İzlerinin Sesi'nde Afife Jale'den; "sahne ışıklarının cesur ve asi kızı" olarak bahsedilir. Belki de onu tanımlayabilecek en güzel sözleri söylemiştir Buket Uzuner!
Kadınların ve erkeklerin birarada tiyatroya giremediği, kadınların tiyatro izleyebilmek için kılık değiştirmek durumunda kaldığı, yobazların tiyatroları bastığı, tutuklamalar ve yasaklamaların başrolde olduğu bir dönemde sahneye çıkan ilk Türk ve Müslüman kadını olmuştur Afife Jale. Bu yolda onunla yürüyen arkadaşları ve oyuncu olmak isteyen diğer Türk ve müslüman kadınlarının da aydınlığı ve yol göstericisi olmuştur Afife Jale...
AFİFE! JALE! AFİFE JALE; "sahne ışıklarının cesur ve asi kızı."
Not: Bu yazıyı oluşturmamda İletişim Yayınları'nın 1992 yılında yayınladığı cep üniversitesi kapsamında Metin And'ın hazırladığı Türk Tiyatro Tarihi isimli kitabın büyük ölçüde etki ve katkısı olmuştur.

Bir Seri Katil Nasıl Yetiştirililir? / Elif Soykan

Seri katil kime denir? Birbiri ardına, aynı yöntemi kullanarak, en az üç kişiyi öldürmüş kişi, seri katil olarak adlandırılıyor. Aynı zamanda yakalanana kadar öldürmeyi sürdürmesi de kişinin seri katil olarak adlandırılması için gerekli. -Seri katillerin ortak geçmişleri- Peki insan neden öldürür, öldürmek ona nasıl bir haz verir?Seri katil olmasında geçmişinin etkisi var mıdır? Öldürürken neler hisseder ve kurbanına ne hissettirmek ister? Bu sorulara cevap aramadan önce; iki Amerikalı yazar Harold Schecter ve Daved Everitt in ortak çalışması olan Seri Katiller Ansiklopedisi'nin seri katillerin ortak özellikleri konusunda vardığı çıkarımlara göz atmakta fayda olduğunu düşünüyorum.
 Seri katillerin tamamı olmasa da genelinin beyaz ve zeki erkeklerden oluştuğuna değinen kitap,seri katillerin geçmiş ortaklığına,aile yaşantılarına ve anne-baba profillerine de dikkat çekiyor.Kitaba göre;seri katiller,dengesiz ailelerden geliyor.Tipik olarak babaları onları küçükken terketmiş ve otoriter anne tarafından büyütülmüşler.Ailelerinin geçmişinde suçlular,psikolojik sorunları olanlar ve alkol-madde bağımlıları var.Babalarından ve annelerinden nefret ediyorlar.Çocukluklarında fiziksel,psikolojik ve cinsel tacize maruz kalmışlar.Birçoğu çocukluğunu bazı devlet kurumlarında geçirmis ve erken yaşlarda psikiyatrik sorunlar göstermeye başlamışlar. Genel olarak bakıldığında seri katillerin pekte iyi bir çocukluk geçirmediği,aile sıcaklığı ve anne-baba sevgisinden yoksun büyüdüğü açığa çıkmış oluyor.Zaten tarihte en kanlı ve çoktan toprakla bütünleşmiş olmalarına rağmen anıldıklarında hala korku salan katillerin geçmişlerine bakıldığında Schecter ve Everitt ikilisinın haksız olmadığı anlaşılıyor. Dokuz kadının ölümüne neden olan Charles Manson un çocukluğunda amcası tarafından okula etekle yollanması ve sürekli olarak -Bir gün sen de erkek olmayı ve kavga etmeyi ögreneceksin!-diyerek alay etmesi,kendisine kurban olarak genelde çocukları seçen Albert Fish in beş yaşındayken yetimhaneye verilmesi ve orada geçirdiği iki yıl,Gainesville Canavarı olarak bilinen Danny Rolling in kavganın eksik olmadığı bir evde büyümesi ve en dehşet verici katillerden,Painfied Hortlağı olarak bilinen Eddie Gein in,mutaassıp ve hükmedici bir anne tarafından büyütülmesi akla gelen ilk örnekler.

Geçmişin İntikamı
Albert De Salvo
Peki,geçmişleri onları öldürmeye nasıl sürüklüyor,öldürmek onları ne konuda tatmin ediyor?Genelde çocukluk ve ilk gençlik yıllarında ezilmiş,hor görülmüş olan,ağır baskı ve otoriteyle korkutulup içine kapanmalarına neden olunan bu insanlas öldürerek kendilerini yine kendilerine ispatlamaya çalışıyorlar.Kurbanlarını üzerlerinde rahatlıkla şiddet uygulabilecekleri,istediklerini yaptırıp cinsel,fiziksel,psikolojik anlamda hükmedebilecekleri kişilerden seçmeleri de bu sebepten kaynaklanıyor.Geçmiste ezilen,değer ve sevgi görmeyen seri katiller geçmişin intikamını hıç tanımadikları,kendilerinden güçsüz ve savunmasız kişilerden alıyorlar.Onları en çok tmin unsur ise;bir insanın ölmesi veya yaşaması kararının kendilerinin elinde olması.Bu da -Tanrı Sendromu-olarak adlandırılıyor ve seri katillere büyük bir haz veriyor.Kurbanının canının acıdığını hissetmesi,kurbanın yaşadııı dehşet ve korku,hatta kurbanlarının acınacak durumdaki bir bakışı bile onları tarifi imkansız bir şekilde tatmin edebiliyor.

Sonuç Yerine
Seri katıl tanımından yola çıkarak,seri katillerin ortak özelliklerine,geçmişlerine ve geçmişlerinin seri katilliklerine etkisine değindik.Her ne kadar bilimsel bir deneme iddasında olmasam da bir kaç psikyatr görüşünden de yararlandım.Yazıyı okuyan herkesin bir seri katil yetiştirmek konusunda az çok fikir sahibi olduğuna inanıyorum.Ve şu sonuca varmak gerektiğini düşünüyorum.Sevgisiz,soğuk,şiddet ve kavganın bulunduğu bir ortamda yetişen bir çocuk belki bir seri katil olmayacaktır ama seri katillerin düşünce ve ruh dünyasından mutlaka izler taşıyacaktır.
Elif Soykan