Pirimiz Evliyâ Çelebi’nin 400. doğum yılını kutluyoruz! / Buket Uzuner

2011’e girdiğimizden beri memlekette ve dünyada vicdan sahibi insanların ruhunu daraltan, umutsuz haberlerin arasında bizim gibi ruhuna seyahat nefesi üflenerek doğmuş gezginlerin yüzüne bir gülücük yerleştiren konu UNESCO’nun 2011’i pirimiz, Türk Dünyası’nın en önemli gezgini Evliyâ Çelebi yılı ilan edeceğine dair duyumlardı. Aslında gezginler birbirini iyi bilir, uzaktan, hâttâ 400 yıl uzaktan tanırlar; bu yüzden Evliyâ Çelebi’nin uluslararası bir organizasyonla anılması çok da önemli değildir ama onu daha fazla insanın tanıması ve hayran olmasının da ona bir zararı yoktur.
Evliyâ Çelebi, bizim coğrafyamızda seyahatnâmesinden bile daha meşhur olan, dillere destan rüyasıyla tanınır. Belki de o, bir rüyası kendi adından daha meşhur olan gelmiş geçmiş tek kişidir! ‘Bir rüya gürdüm hayatım değişti’, dese yeridir! İster başka kültürleri meraktan yerinde duramayan bir gezgin, ister kuşaklar boyu aynı mahallede yaşamakla övünen bir yerleşik olsun, bu topraklarda büyüyen neredeyse hemen her çocuk Evliyâ Çelebi’nin o mâlum rüyasını duymuştur. Bir gece rüyasında Hz. Muhammed’i gördüğünü ve ‘şefaat ya Resul Allah!’ Yani ‘beni bağışla, bana arka çık ey Allah’ın elçisi!’ demek için ağzını açtığı ama şefaat yerine dili sürçerek ‘seyahat Ya Resul Allah!’ dediğini bizzat yazan Evliyâ Çelebi, bu dileği kabul olduğu için 50 yıl boyunca dur durak bilmeden seyahat edip, 10 ciltlik Seyahatnâme’sini yazdığını düşünmektedir. Bence dünyanın en güzel ve en ünlü rüyası olan bu rüya, rüyaların gizli arzularımız ve bastırılmış acılarımızın sihirli aynası olduğu tezinin de sağlaması değilse nedir?
Herhangi bir sanal Türkçe ansiklopediden bulabileceğiniz temel bilgilere göre; Evliyâ Çelebi’nin Muharrem ayının 10. Günü Hicri 1020 yılında yani: 25 Mart 1611’de İstanbul’da doğduğu kabul edilmiştir. Babası Derviş Mehmet Zilli iki padişahın kuyumcubaşı olup, pek çok sefere katılarak onlarla seyahat etmiştir. Annesi hakkında doğal olarak hiç bilgi yok! Zamanın koşullarına göre çok iyi eğitim alan Evliyâ Çelebi 1640 yılında 29 yaşındayken Bursa’dan başlayarak yola çıkmış ve 50 yıl boyunca sürdürdüğü gezilerini yazarak bize ve dolayısıyla dünya kültürüne 17. yüzyıl İstanbul ve Osmanlı sosyal tarihi hakkında çok önemli bir eser kazandırmıştır. Mezarının yeri ve ölüm tarihi kesin bilinmeyen Evliyâ Çelebi’nin Mısır’da belki İstanbul veya Viyana seferinde öldüğü söylenir.
YEDİĞİN İÇTİĞİN SENİN OLSUN, GEZİP GÖRDÜĞÜNÜ ANLAT!
Uzaklara seyahat edenlere Anadolu’da hâlâ; ‘oralarda yediğin içtiğin senin olsun, gezip gördüğünü anlat!’ derler. Oysa söz uçar, yazı kalır. İyi ki, Evliyâ Çelebi anlatmakla kalmamış ve yazmış. 17. yy’da Osmanlı İmparatorluğu’nun gez gez bitmeyecek sınırları içinde, zamanın meşakkatli seyahat koşullarında Tuna havzasından, Fırat havzasına, Kafkasya, Kırım, Mısır’a ve Girit’e gitmiş, tabii Anadolu ve Rumeli’yi de karış karış gezmiştir. Tarihçi Prof. İlber Ortaylı : “Evliyâ Çelebi çeşitli muharebeleri, CelâlÓ isyanlarını kalemiyle tespit etmiştir, her sınıf halkla haydutlar dahil olmak üzere sohbet edip seyahatnamesine almıştır” diye anlatıyor ve haklı olarak çoktan bir Evliyâ Çelebi Enstitüsü kurmamız, 2011’i de (ister UNESCO ilan etsin ister etmesin) bizim onun şanına yakışır biçimde yıl boyunca her şehirde farklı etkinliklerle anarak eserlerini yeni kuşaklara tanıtmamız gerektiğini söylüyor!

EVLİYA ÇELEBİ’NİN TORUNU
Geçen ay İspanyolcaya çevrilen İstanbullular romanı nedeniyle röportaj için İstanbul’a gelen bir İspanyol gazeteci bana “Sırt çantasıyla tek başına ve yalnızca gezmek amacıyla seyahat eden ilk gezgin Türk Kızı olduğunuzu öğrendik. Bu seyahatlerinizi yazarak hayatınızı da kazanıyormuşsunuz. Neden bu kadar geç kaldı Türk Kadınları?” diye sordular. Doğru 1979 yılında kendi olanaklarımla tek başıma trenlerle dünyayı gezmeye çıktığımda benden önce eş, iş, eğitim veya sağlık nedenleri dışında, kendi kısıtlı olanaklarıyla tek başına sırtçantasını alıp dünyayı gezmeye çıkan bir Türk kızı yoktu (Aslında bugüne kadar aradım, bulamadım) Bu seyahatlerimde tanıştığım bencileyin gezginler bana sık sık ve gururla kendi gezgin ataları Marco Polo, Christopher Colombus, Vasco da Gama’dan bahsettiklerinde ben de bizim Evliyâ Çelebi’den söz eder ama onu Batı’da pek kimsenin tanımadığını görerek üzülürdüm. Durum hâlâ böyledir. Oysa zamanla kültürlerin kendi değerlerine sahip çıkmadığı zaman bunu başkalarından beklemeye hakları olmadığını öğrendim. Zaten 10 ciltlik Seyahatnâme’yi de dünyaya tarihçi Avusturyalı Joseph von Hammer-Purgstall tanıtmıştır.
İşte şimdi 400. Doğum yıldönümünde Evliyâ Çelebi’ye sahip çıkmak için büyük bir şansımız var. Ben şahsen SIRTÇANTALILAR grubuyla birkaç Evliyâ Çelebi etkinliği hazırlayacağım. Yalnızca erkeklerin seyahat edebildiği yüzyıllarda yaşadığı için şimdi kendisine sahip çıkmak isteyen (belki ilk) gezgin kız torununu hakkında o ne düşünürdü bilemem ama gezginin hakikisi, yolların ve serüven aşkının cinsiyeti veya ırkı olmadığını iyi bilir, diye yüreğim hep ferah, rüyam çoğunlukla ‘seyahat’tir!

OKUDUKLARIM
Bilinmeyen-Joshua Ferris.
‘Son 10 yılın en iyi romanı’ diye sunulan bir roman elbette beklentiyi yükseltiyor. Ancak ilginç bir roman okumakla iyi roman okumak farklı şeyler. İlginçlik arayanlara önerilir.
GÖRDÜKLERİM
Aslı Gibidir (Certified Copy)
İranlı yönetmen Abbas Kirostami’nin kadın-erkek ilişkisine oyuncu bakışı. Ancak bencileyin ‘Juliet Binoche ne oynasa izlerim’cilerdenseniz görülür.

DİNLEDİKLERİM
SEN-Bülent Ortaçgil :
Sevenler ve özleyenler için yeni Bülent Ortaçgil şarkıları: hem efkârlandırır, hem efkâr dağıtır. Yalnız değilsin, der usul usul...
04.02.2011
daha önce şurda yayınlanmıştır.

Uzak Doğu’nun Küçük ve Sevimli İncisi: Tayvan / Elif Namlı

Fotoğraflar için tıklayın

Tayvan, Asya’daki belki de en küçük yaşam alanına sahip ülke. Coğrafyasında yaşanılabilir bölgeler de çok fazla değil. Ülkenin büyük bir kısmı dağlık alan olduğundan, şehirler ülkenin batı yakasına kurulmuş. Toplam nüfusu; 23,071,779. Başkent Taipei, adanın en kuzeyinde yer alıyor ve Tayvan’ın toplam nüfusunun yarıdan fazlasını barındırıyor. Taipei, ülkenin en hareketli ve modern şehri ancak konumu itibariyle son derece kötü hava şartları, içinde barındırdığı insan ve dolayısıyla ulaşım aracı sayısının bolluğundan dolayı da hava kirliliğinden muzdarip.
Tarihçesine göz atınca, ada halkının geçmişte bir çok karışıklıkla yüz yüze geldiğini görüyorsunuz. Ancak Tayvan halkı huzurlu, barışçı, pozitif ve çok çalışkan insanlar. Geçmişte Çin ve Japonya ile yaşadıkları tatsızlıkları unutmaya ve geleceğe bakmaya kararlılar. Geçmişe takılıp kalmanın kimseyi ileriye götürmediğinin farkındalar. Bu özelliklerinden dolayı sürekli ilerleyerek ve ufacık yüzölçümlerine rağmen Asya’nın en gelişmiş ülkelerinden biri haline gelmiş durumdalar.

Hava Durumu, Doğal Afetler
Adada yaşamaya veya dünyanın dört bir yanından gelen binlerce yabancının yaptığı gibi Çince öğrenmeye ve çalışmaya geldiyseniz büyük bir ihtimalle ilk seçiminiz herşeyi bir arada bulabileceğiniz başkent Taipei olacaktır. Bu da demek oluyor ki Taipei’nin sık sık şiddetli yağmurlara maruz kalan karanlık ortamına, yağmur yağmadığında son derece nemli olan havasına, kararmış, eski binalarına, sokaktaki binlerce “scooter” a alışmanız gerekecek. Bunlara alışabilirim diyorsanız geriye sadece yazın son derece sıcak ve nemli bir havada durduğunuz yerde eriyecek derecede terlemek, her yaz adayı ziyaret eden tayfunlardan kaçınmak ve sürekli tekrarlanan ufak çaptaki depremlere alışmak kalıyor. Ancak depremler genellikle Tayvan’ı çevreleyen dağlarında yaşayan adanın yerlilerini vururken, şehirleri çok fazla etkilemiyor. Ülke halkı, tayfunlar, seller ve depremler gibi doğal afetleri çoktan kanıksamış durumda. Bu tür oluşumlar son derece doğal ve günlük hayatın bir parçası. Bir yabancı olarak başta şaşırıp korksanız da zaman içinde siz de bu duruma alışıyor, her türlü doğal afete rağmen günlük yaşantınıza rahatça devam edebiliyorsunuz. Tayvan’ın güneyine doğru indikçe yağmurlar azalıyor ve hava daha da ısınıyor, ancak güneyde doğal afetlerin sayısı ve şiddeti daha fazla. Ancak yaşam Taipei’de olduğu kadar canlı ve dolayısıyla gürültülü değil. Hava ise çok daha temiz. Bundan dolayı, güney kesimlerinin nüfusunu çoğunlukla emekliler ve huzur içinde yaşamayı yüksek ücretlere çalışmaya tercih etmiş kişiler oluşturuyor.

Dil ve İletişim
Eğer Tayvan’da yaşamayı veya eğitim görmeyi seçmiş bir yabancı iseniz, işinizin hiç de kolay olmayacağını rahatlıkla söyleyebilirim. Nüfusu ve yaşam şartları açısından Çin’den çok daha rahat ve özgür olmasına rağmen, kültür farkı ve dil yapısı ile özellikle batılı yabancıları son derece zorlayan bir ülke. Özellikle daha önceden temel Çince eğitimi dahi görmemiş veya hiç Asya’da yaşama tecrübesi yaşamamışsanız tam anlamıyla sudan çıkmış balığa dönebiliyorsunuz. Bu bağlamda Taipei’de yaşamak ilk tercihiniz olmalı. Fiyatlar diğer şehirlere kıyasla daha yüksek ancak İngilizce konuşan sayısı fazla olduğundan en azından iletişim kurabiliyorsunuz. Güneyde yaşamayı tercih eden yabancı sayısı Taipei’de yaşamayı tercih edenlere oranla çok daha az, çünkü güneyde İngilizce konuşabilen Tayvanlıların sayısı çok daha az ve Çince bilmeniz mecburi. Hatta iyice güneye indikçe Mandarin Çincesi bilmek bile sizi kurtarmıyor. Çünkü bu kesimlerde Hakkanese denilen yerel Çince konuşuluyor ki, iki dil birbirinden tamamen farklı. Tayvan’da uzun süre kalmayı planlıyorsanız, bir kaç sene zorluk çektikten sonra dilleri öğrenmeye ve şartlara alışmaya başlıyorsunuz. Ancak Çince’yi iyi seveiyede öğrenebilmek için 5 yıl öğrenim görmeniz ve burada yaşamanız gerekiyor. Ben, 1 yıldır Tayvan’da yaşayan ve 9 aydır Çince eğitimi gören biri olarak bu dilin dünyanın en zor dili olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Tam bir konsantrasyon, sürekli pratik ve günün çoğunluğunu sadece ders çalışmaya ayırarak 3-5 sene arasında çok iyi derecede Çince öğrenmek mümkün ancak fevkalade zahmetli ve kullanmadığınızda çok çabuk unutuyorsunuz. Çince’nin en zor tarafı elbette başta yazı karakterleri, ki bizim batı dillerinde bulunmayan bu karakterleri yazmaya elinizin alışması dahi uzunca bir zaman alıyor. Daha da zor olan tarafı, kelimelerin telaffuzu. Çince’de 3 tane ton bulunuyor. Her kelimeyi farklı bir tonda telaffuz etmek gerekiyor. Bu tonlamaların hepsini öğrenmek ve kullanmayı doğru biçimde öğrenmek başta imkansız görünmekle beraber, gerçekten inanılmaz derecede zor. Bir kelimeyi farklı tonda söylediğinizde anlamı tamamen değişiyor veya karşınızdaki ne dediğinizi kesinlikle anlamıyor.

Çince öğrenmek için bir çok Üniversite arasından birini seçerek dil bölümüne kaydınızı yaptırıyorsunuz. Sınıf arkadaşlarınız Avrupa’dan veya Amerika’dan gelen sizin gibi “Batılı” yabancılardan ve büyük oranda da Kore, Japon, Vietnam gibi ülkelerden gelen “Asyalı” yabancılardan oluşuyor. Yazı karakterlerine aşinalığı olan ve Asya kültürüne mensup olduklarından bu ikinci gruptaki arkadaşlarınız Çince’yi çok daha hızlı ve etkili öğreniyor. 

Yaşam Şartları, Yeme - İçme, Eğlence
Tayvan’ın ekonomisi oldukça iyi ve kişi başına düşen gelir bir çok ülkeye kıyasla epeyce yüksek. Dolayısı ile Tayvanlılar’ın yaşam şartları genellikle iyi derecede. Çok pahalı markaları satın alabilen ve şatafatlı evlerde oturabilen işadamı, işkadını sayısı epeyce fazla. Ancak ülkenin geneli mütevazı bir yaşam sürmekte. Tayvan ekonomisi genel olarak bilgisayar, cep telefonu ve elektronik eşyalar için ufak ancak hayati parçaları üretmek üzerine kurulu. Zenginlikleri buradan geliyor. Ancak sıradan işlerde çalışan veya hayatını balıkçılık yaparan geçiren Tayvanlı sayısı da azımsanamayacak kadar çok. Ülkenin en takdire şayan tarafı, en zenginin de en mütevazi ailenin de, iyi bir lokantada dört başı mağmur bir akşam yemeği yeme lüksüne sahip olabilmesi. Deniz ürünleri ve ülkenin geleneksel yemeği olan “etli noodle çorbası” her öğünde yenilebilecek derecede hesaplı. Ancak lokantalarında çatal, bıçak kullanılmadığından, chopstick (uzak doğuluların yemek yedikleri çubuklar) kullanmaya bir an önce alışmanız gerekiyor. Yemeğe ve içmeye düşkün olan Tayvan halkının bu merakı, dünyanın dört bir yanından gelenlerin Taipei’de bir lokanta açmasıyla sonuçlanıyor. Dolayısıyla pahalı, ucuz tüm ülkelerin yemeklerini tatmak mümkün. Özellikle Japon ve Tayland restoranları büyük rağbet görüyor. Canınız serin bir içecek mi istedi? Her sokakta üç-beş tane içecek dükkanı bulunuyor son derece hızlı ve pratik bir şekilde listeden seçtiğiniz içeceği hazırlıyor. Genellikle yeşil çay ve Tayvan’da bolca yetişen oolong çayı ve çeşitli meyve suları en çok tercih edilen içecekler. Sadece çay satan dükkanları bile mevcut. Tayvanlıların en büyük eğlencesi yemek, içmek ve alışveriş yapmak. Herkes neredeyse bütün gün çalıştıktan sonra stres atmak için restoranları ve çoğunlukla da meşhur gece pazarlarını dolduruyor. Zira nüfusun geneli tek göz odada yaşıyor, bu yüzden hemen hemen herkes yemeğini dışarıda yiyor. Gece pazarlarında akla gelebilecek ve gelemeyecek her şeyi ucuza bulmak mümkün. Türlü türlü aksesuarlar, kıyafetler, ayakkabılar, değişik yiyecek ve içecekler ufak tezgahlarda alıcılarını bekliyor. Çoğunlukla eğlence anlayışı, gecenin geç vakitlerine kadar gece pazarlarını gezmek, alışveriş yapmak, sürekli olarak bir şeyler atıştırmak ve ertesi günün yoğun iş temposuna hazırlanmak üzere eve gidip uyumaktan ibaret. Tayvan’da kiralar oldukça pahalı, ev almak ise sadece zengin Tayvanlıların ve bazı zengin yabancıların harcı. Ancak yemek, içmek ve günlük ihtiyaçlar ucuza getirilebiliyor. Bundan dolayıdır ki çok zor bir dil olmasına rağmen Çince öğrenmek için Tayvan’ı tercih eden yabancı sayısı gün geçtikçe artıyor. Özellikle de Amerika, Kanada gibi ülkelerden gelenlerin bir yandan İngilizce ders verip diğer yandan da Çince öğrenmesi çok yaygın rastlanan bir durum. Hatta İngilizce ders vererek o kadar iyi para kazanıyorlar ki pek çoğu bir süre sonra Çince derslerini bırakıp tamamen para biriktirmeye odaklanıyorlar.

Tayvan Halkının Alışkanlıkları, İnançları ve Tapınakları 

Tayvan halkının ortak tutkusu sadece yemek içmekten ibaret değil elbette. Genç nüfusun vazgeçemediği en büyük takıntı tahmin edileceği gibi teknoloji. Yeni çıkan cep telefonlarını, laptopları ve envai çeşit elektronik cihazı hemen ertesi günü her meslek grubundan kişinin elinde görmek mümkün. Okuldan ve işten arta kalan zamanlarında, sözgelimi metroda, tuvalette, hatta bazen sinemada bile devamlı olarak cep telefonlarıyla oynadıklarını görüyorsunuz. Bu yüzden oyun endüstrisi Tayvan’da çok gelişmiş durumda. Sürekli yeni oyunlar ve oyun konsolları geliyor ve hepsi de peynir-ekmek gibi satılıyor. Gençler cep telefonları ve oyun konsollarıyla oynaya dursun, geleneksel bağlarından kopmamış, sağlıklı yaşama bağımlısı yaşını başını almış Tayvanlılar ise Chi Gong egzersizlerini aksatmamak için her sabah erkenden parkları dolduruyor. Erken kalkabiliyorsanız büyük parklara koşup, yüzlerce kişinin toplanarak Chi Gong egzersizlerini uygulayışlarını izlemek veya aralarına katılarak hareketlerine adapte olmaya çalışmak da keyifli ve ilginç bir deneyim. Tayvan’ın ayrı bir özelliği de topraklarında bir çok dini birden barındırması. Özellikle Tayvanlıların çoğunluğunun her daim ziyaret ettiği Konfiçyüs Tapınakları görülmeye değer. Tütsülerin keskin kokusunu aldığınızda bir tapınağın yakınlarında olduğunuzu anlayabiliyorsunuz. Tapınaklarını gerçekten özenle inşa etmişler ve çok büyük saygı gösteriyorlar. Rengarenk desenler, şatafatlı heykeller ve oymalarla süslü tapınakları mümkün olduğunca çok kişi sabah akşam ziyaret ediyor, adaklar adıyor, tütsüler eşliğinde dualar ediyor. Duaları genellikle işlerinin iyi gitmesi ve bol para kazanma üzerine yoğunlaşıyor. Sağlık ve mutluluk üzerine edilen dualar ise önem sıralamasında ikinci olarak yerini alıyor. Nüfusun bir kısmı ise Tayvan’da bol miktarda bulunan misyonerler aracılığı ile bu dinle tanışmış ve benimsemiş olan Hristiyanlardan oluşuyor. Geriye kalan ufak bir bölüm ise Budizm inancını benimsemiş durumda.      

Gezilecek, Görülecek Başlıca Yerler ve Ulaşım
Tayvan dışarıdan ufak bir ada gibi görünse de, gezilecek yerler oldukça fazla. Yeşil çay yetiştirilen dağlar, kaplıcaların bulunduğu bölgeler, doğal taşların bulunduğu araziler genellikle yerli ve yabancı turistlerin en çok ziyaret ettiği yerler. Bunun dışında şehir içi aktivitelerden hoşlananlar için yabancıların okuyup barındığı Shida bölgesi ideal bir eğlence alanı. Yabancı sayısı çok fazla olduğundan pek çok dükkan ve restoran bu merkezde toplanmış durumda. Özellikle geceleri, nüfusun ve turistlerin çoğunluğu Shida Gece Pazarı’nı gezmeye çıkıyor. Oldukça popüler bir diğer gezi alanı ise, daha çok para harcayıp daha lüks bir eğlence imkanı arayanlar için ideal olan 101 Binası alanı.
509 m. yüksekliği ile dünyanın en yüksek binası olan Taipei 101, Tayvan’ın başlıca gurur kaynağı. Binayı ziyaret ederek Taipei manzarasını çok yüksekten izleyip, hediyelik eşya satın alabiliyorsunuz. Binanın etrafı ise lüks mağazalar, geniş alışveriş merkezleri ve konsolosluk binaları ile çevrili. Bu bölgedeki gece kulüpleri de diğer bölgelere oranla daha kaliteli ve daha çok zengin turistler tarafından rağbet görüyor. Alışveriş ve yemek dışında, kaplıcaların bulunduğu bölgeler gerek Tayvanlılar gerekse turistler arasında çok popüler. Sıkça yenilenen müzeler ve sergiler ise binlerce meraklı sanatseverin istilasına uğruyor. Giriş ücretleri, herkesin gezip görebilmesi için bir hayli ucuz. Öğrenci iseniz 3 milyon gibi fiyatlarla müze ve sergileri gezebiliyorsunuz.
Ülkenin güneyine indikçe, yamaç paraşütü için elverişli bölgeleri ve plajları ziyaret edebiliyorsunuz. Özellikle yaz aylarında Tayvan’ın güney kesimleri ziyaretçiden geçilmiyor.
Tayvan’da ulaşım çok rahat. Adanın küçük oluşunun getirdiği avantajı, teknolojinin tüm olanaklarıyla birleştirerek çok faydalı sonuçlar elde etmişler. Taipei’nin hemen hemen her yerine ulaşan bir raylı metro sistemi kullanıyorlar. Bu metro sistemini yer altından değil, şehre tepeden bakacak şekilde yukaıdan geçirmeyi tercih etmişler. Bu metro sisteminin adı: MRT. Her yerden edinebileceğiniz bir toplu taşıma kartına kontör doldurarak hem MRT’de hem de otobüslerde kullanabiliyorsunuz. Bazı müzeler ve açık hava müzelerine de aynı kartla geçiş sağlayabiliyor böylece nakit taşıma derdinden kurtulmuş oluyorsunuz. Araç fazlalığından hem park yeri hem de trafik çok büyük problem halini almış durumda. Bu yüzden hatırlanamayacak kadar uzun zamandır çok fazla kişi şehir içi ulaşımda scooter kullanıyor. Bu da müthiş bir hava kirliliğine ve ikide bir tekrarlanan kazalara yol açıyor. Taksiler oldukça pahalı olduğundan tercih edilen ulaşım araçlarından biri değil. Hele yabancı iseniz, taksi şöförlerinin İngilizce bilmemesinden dolayı çok sıkıntı yaşıyorsunuz. Dolayısıyla ulaşım için MRT’yi tercih etmek en akıılıca çözüm. Her hızlı, hem de kolay alışılıyor. Şehirlerarası ulaşım için normal tren, otobüs veya hızlı tren (HSR) kullanılıyor. HSR ile sözgelimi otobüsle 5 saatte gideceğiniz bir yolu 1 saate indirebiliyorsunuz. Ancak ortalama 60 TL.’ye yani neredeyse uçağa binmekle aynı fiyata geliyor. Otobüs ile ise ortalama 10-15 TL.’ye, son derece konforlu şekilde yolculuk ediyorsunuz. Hızlı değil ancak ucuz ve rahat.    

Evliyâ Çelebi'nin Seyahatnâmesinde Üslup ve Anlatım / Cemil Taşkıran

Evliya Çelebi seyahatnamesi tarihimizin ve edebiyatimizin önemli bir kültür mirasıdır.kuşkusuzdur ki Evliya Çelebi eserindeki bilgiler geçmişimize ışık tutar ve önemli bilgileri ihtiva etmektedir. Evliya Çelebinin gezilerinin oldukca geniş bir alanı kaplaması iki bakımdan önemlidir. Birincisi Osmanlı İmparatorluğu'nun komsu ülkelerle olan ilişkilerini yansitmasi, ikincisi ise kültürel ve etnografik unsurlara deginmesidir. Bu geziler yanlızca gözlemlere dayalı aktarmaları içermez araştırmacılar icin önemli inceleme ve yorum kaynağı da saglar.
Evliya Çelebinin eseri üslup bakımından ele alındığında o dönemki Osmanlı toplumunda özellikle Divan Edebiyatında yaygın olan nâzıma bağlı kalmadığı görülür. Eserinde daha çok günlük konuşma diline yakın,kolay söylenip yayılan bir dil benimsemiştir. Dil, akıcı ve sürükleyici olup yer yer eğlenceli bilgileri de barındırır.
Evliya Çelebi gezdigi yerlerde gördüklerini duyduklarını yalnız aktarmada kalmayıp onlara öznel yorumlarını ve düşüncelerini de katarak gezi türüne yeni bir içerik kazandırmıştır. Anlatım belli bir zaman süresiyle sınırlanmaz, geçmişle gelecek,şimdiki zamanla geçmiş zaman iç içedir ve belli bir süre icinde özdeş zamanda geçen iki olayı yerine görmüş gibi anlatır, böylece zaman kavramını ortadan kaldırır. Seyahatnamede yazarın gezdigi gördügü yerlerle ilgili izlenimler sergilenirken, başlı başına birer araştırma konusu olabilecek bilgiler belgeler ortaya konur. Bunlar arasında öyküler, türküler, halk şiirleri, söylenceler, masal, mani, halk oyunları, giyim kuşam,inançlar, karşılıklı insan ilişkileri, toplumsal davranışlar, sanat ve zanaat önemli bir yer tutar.
Evliya Çelebinin seyehatnamesi bir kültürel derleme niteligindedir. Eserinde dönemin fiziki yapıları olan cami, mescit, çeşme, kervansaray, konak, hamam, kilise, kale, sur, yol gibi değişik yapılardan da söz eder. Bunların yapılış yıllarını, onaran ve yapan kisileri aktardıktan sonra yapının ikliminden bahseder. Böylece konuya bir canlılık getirerek çevre ile bütünlük kazandırır.

Seyahat ve Ziyareti Kolay Eyle / Faruk Duman

Faruk Duman'ın Adasız Deniz adlı kitabındaki "Seyahat ve Ziyareti Kolay Eyle" bölümünü Evliya Çelebi'nin 400. yaşı için hazırladığımız dosyayla birlikte yayınlıyoruz. Seyahat ve Ziyareti Kolay Eyle bölümünü yayınlamamıza izin verdiği için Faruk Duman'a teşekkür ediyoruz.







Tanzimat Döneminde Basın / Ebru Çolak

1759 Fransız İhtilali ile Avrupaya yeni düzen ve değerler gelmiş, var olan otoritenin etkisi kırılıp milli egemenlik, insan hakları, bağımsızlık, özgürlük,temelleri üzerine yeni bir düzen kurulmuştur. 1830 ve 1848 İhtilalleri ile iyice pekişen bu düzen Avrupanın tüm yapısını değiştirmiş, kralların ve kilisenin otoritesi sarsılırken milliyetçilik, hak,eşitlik,insan olma bilinci öne çıkmıştır.Osmanlı Devleti ilk başlarda avrupada yaşanan bu gelişmeleri onların iç sorunu olarak görmüş olaylara karışmayarak gelişmelerin dışında kalmıştır. Burjuva Sınıfı öncülüğünde başlayan devrim hareketleri ,Sanayi İnkılabıyla pekişmiş daha çok mal daha çok üretim anlayışı yeni pazarlar bulma ihtiyacını ortaya çıkarmıştır. Osmanlı Devleti de özellikle coğrafi konumu,yer altı ve yer üstü kaynakları , Avrupaya yakınlığı nedeniyle Avrupa için bulunabilecek en iyi açık pazar konumundaydı.
Osmanlı yavaş yavaş batılı sömürgecilerin etkisine girerken aynı zamanda bu batılı sömürgecilerin beraberlerinde getirdikleri hak,eşitlik,hürriyet gibi daha önce osmanlıda bilinmeyen bu kavramlar artık osmanlıda da duyulmaya başlanmıştı. İlk zamanlarda özellikle fransızların açtıkları batı tarzı okullar osmanlı devletinde batı tarzı giyinen batılı gibi düşünen yani batı hayranı bir sınıf ortaya çıkarmıştır. Bu dönem batıyla irtibatta olan, batı uygarlığının önemini anlayan bazı aydınlar özellikle osmanlının kurtulması için ıslahata ihtiyaç olduğunu söylediler. Özellikle padişah II.Mahmut döneminde ıslahat adı altında bir çok değişiklikler yapılmıştır. Ve 1839'da Gülhane Bahçesinde okunan Tanzimat Fermanıyla ilk kez kanunun üstünlüğü benimsenmiş oldu.
Tanzimatın ilanıyla yapılan reformlar önce devlet eliyle sonra batılılaşma özlemi taşıyan aydınların eliyle basın-yayın hayatını canlandırdı ve bu dönemde Agah Efendi ve Şinasi tarafından yayınlanan Tercüman-ı Ahval türk vatandaşları tarafından yayınlanan ilk gazete olmuştur.
Tanzimat Dönemi Basının tipik özelliği şöyleydi ;
Bu dönem siyasi ve sosyal konularda yazı yazabilen bir kadro yok. Yazılan yazılarda genellikle dil ve edebiyat konuları ağırlıklıdır. Ne kadar siyasi ve sosyal kanularda yazı yazmaya çalışılsa bile bu yazılarda edebi üslubun hakim olduğu görülür. Nitekim ; makale yazarı Şinasi,NamıkKemal,ZiyaPaşa,Ebüzziya Tevfik gibi yazarların fikirlerinde çok üslupları ağır basmıştır.Çünkü bu ilk gazeteciler edebiyattan gelen kişilerdir. Fransız Devriminin etkisiyle özgür düşünceye önem veren ve batıyla ilişki içinde bulunan aydınlarımız batılı yazar ve düşünürleri taklitle işe başlamışlardır. Parlementer Sistemi savunan aydınlar iktidar ile mücadelelerinde edebiyatı ve edebi edebi sanatları kendilerine kalkan olarak kullanmışlardır.
Ülkenin içinde bulunduğu siyasal koşullar ve özgürlüklerin kısıtlanması eli kalem tutanların gazete çıkarmalarını ve düşüncelerini savunmalarını zorunlu kılmıştır. Bu nedenle tanzimat dönemi edebiyatla eleleyürümüşlerdir.Bu yönden tanzimat dönemi basınını batı basını ile mukayese ettiğimiz zaman tezatlarla karşılaşmaktayız.Şöylekitürk gazetelerinin içeriği edebiyatın egemenliğinden kurtulduğu zaman batı basınına aynı şekilde ilim ve edebiyat egemen olmuştur.Çünkü batı toplumunun gelişme şekli ile türk toplumunun tarihi koşulları çok büyük farklılık göstermektedir. Batıda fikir düzeyinde ilim,sanat ve teknolojide yeni buluşlar ortaya çıkmakta insanlar hızla uyanmaktadır. Matbaa gibi yeni bir buluşun yarattığı ekonomik ortamdan onun ürünü olan kamuoyu yaratıcısı gazeteden en iyi şekilde yararlanma olanakları araştırılıp bu alanda büyük gelişmeler kaydedilirken ülkemizde büyük bir kitle tarafından gazete islama aykırı ve gavur icadı olarak nitelendirilmektedir.(Nuri İnuğur - basın ve yayın tarihi-)
Gazeteler halka ansiklopedik bilgiler vermeye çalışmışlar,dil ve edebiyat sorunlarına eğilmişler dilde sadeleşmeye çalışmışlardır. Basında olanaklar ölçüsünde ülkeden haber vermek,padişah tarafından onaylanan konuları duyurmak ve okuyucu mektupları şeklindedir.Tanzimat döneminde genellikle aydınlar hukuku egemen kılmak,keyfiyete son vermek amacındalar. Basınla ilgili bu konularda yetersiz olduğu görülmektedir.

BASINA KARŞI İLK KISITLAMALAR

Tanzimat Döneminde basın yayınla ilgili ilk hukuki düzenleme Matbaalar Nizamnamesidir.Bunizamname doğrudan doğruya basınla ilgili olmamakla birlikte zamanla basın alanına yönelmiş özellikle istibdat döneminde basın aleyhine işler durumuna gelmiştir.Bu nizamname sadece kitap ve dergilerin basılmadan önce sansür edilmesini zorunlu kılıyordu.Gazete sansürü ile ilgili bir hüküm mevcut değildi.1908'e kadar yürürlükte kalmıştır
Düşünce ve özellikle basın alanına dönük yasal kısıtlamaların ilki 1858'de fransadan alınarak çıkarılan ceza kanunu basını da kapsamına almıştır.İkinci kısıtlama III.Napolyonunfransız basın yasası'ndan çevrilen Matbuat Nizamnamesidir.Nizamnameosmanlıda gazete yayınını ön izne bağlamış ancak hükümetten izin alanlar gazete yayınlayabiliyor.1867'de çıkarılan Âli Kararname günlük basın için ekonomik,politik,sosyal,kültürel,alanlarda geniş bir yasaklar kataloğu düzenledi.
Böylece tanzimat döneminde batıya yöneliş hareketleri ve kültürel gelişmeler bu yasaklarla engellenmiş ve basın sansür edilmekten denetlenmekten kurtulamamıştır.Bu sansür kararlarına tepkiler de gösterilmiştir nitekim Basiret Gazetesi sansür kararlarına ilk protestoda bulunmuştur.Gazetede sansür edilen yerler beyaz bırakılıp yayınlanmıştır.Gazetede sansür edilen yerlerin beyaz bırakılarak yayınlanması düşüncesini ilk defa bulup uygulayan ( sabah ) başyazarı Şemseddin Sami olmuştur.
·          
o    Tüm kısıtlamalara rağmen osmanlı basını özellikle yurt dışında gelişmeler göstermiştir .O gelişmeler kısaca şöyledir:
1860'lı yıllar canlı bir basın hayatının görüldüğü yıllardır.NamıkKemal,Şinasi,Ali Suavi özgürlük konularıyla ilgili yayınlara devam ederler.Şinasiparis'e kaçınca Namık Kemal Tasvir- Efkar'da eleştirel yazılarına devam eder.NamıkKemal;kolerakonusu,kentinsorunları,eğitm gibi sorunların yanı sıra kadınların okutulması ,eğitim dilinin türkçe olması ,avrupa devletlerinin çıkarcı politiklarını ortaya koyuyordu. Bu dönemin ilginç yazarlarından biri de Ali Suavidir.Ali Suavi eleştirilerini daha sert üslupla yapıyor.Çözümü ulusal bir hükümetin kurulmasına kadar götürüyordu. Ayrıca giritte ezilen türk ve müslümanlara yardım kampanyası da açmıştır.
Bu dönem Osmanlılar Cemiyeti kurulıyor. Mustafa Fazıl Paşa padişaha '' Ariza '' diye bir mektup yazıyor. Mektupta yeni anayasal düzen ve bununla ne amaçlandığını anlatır. Âli Kararname de işte bu koşullar altında ortaya çıkıyor. Ve Mustafa Fazıl Paşa da Paris'e kaçar ve genç osmanlı yazarlarına yurt dışına gelip burada hizmet etme çağrılarında bulunur.NamıkKemal,AliSuavi,AgahEfendi,Ziya Bey ve birçok gazeteci yurt dışına gider. Ali Suavi de muhbir gazetesini yeni osmanlıların gazetesi olarak yayınlar.
Ali Suavi kısa boyu nedeniyle küçük hoca lakabıyla bilinir.Bu ödünsüz yazarın muhbir ve ulum daki yazılarında bazı düşüncelerinden bazılarını şöyle açıklar;
- İslam dini ve inançları anayasal yönetime aykırı değildir.
- İslamda verasete dayalı bir hilafet yoktur.Yönetimde seçim ve cumhur vardır.Hz. Muhammet kimseyi yerine vekil atamamış ilk halifeler seçimle iş başına gelmiştir.O yüzden cumhuriyet islama ters düşmez.
- Eğitimde köklü değişiklikler yapılırken islam da ibadet de türkçeolmalıdır.Kuran ve namaz sureleri türkçe okunmalı.
Namık Kemalin bazı düşünceleri ise şöyleydi;
- Yasalar yurttaşlardan sayısız görevlerini yerine getirmelerini istemekte hatta gerektiğinde yurttaşların canlarını bile vermelerini istemektedir.Kendilerinden bunca şey istenen insanların yürütme görevlerini de kendi ellerine almalarından neden kaygı duyulmaktadır.
- Özgürlükler meclisi gerçek bir sınav alanıdır oradan nice harika insanlar çıkacaktır.
- Ne yazık ki şimdiye kadar hükümet kimseyi bir şeye teşvik etmemiş hiç kimse de kendi kendine bi şeye teşebbüs etmemiştir.
Yurt dışındaki bu genç osmanlıların gazetecilik dönemi Mustafa Fazıl Paşanın hükümetle ilişkilerinin düzelmesi nedeniyle sona eriyor. Ve yeni osmanlılar cemiyeti avrupada giderek fikir ayrılığına düştüler , milleti nasıl kurtaracakları konusunda anlaşamıyorlardı aralarına bir takım şahsi anlaşmazlıklar da karışınca çoğu hükümetle anlaşarak ya da genel aftan faydalanarak ülkeye dönmüşlerdir.Ancak yurtdışından ülkeye soktukları gazetelerle düşüncelerini yurt içinde de yayıp ciddi bir kamuoyu oluşturmuşlardır.
Basına kısıtlama ,sansür uygulamaları tüm bu yaşananlara rağmen engelenememiştir. Özgürlük,insanca yaşama ,demokrasi, milliyetçilik vb insanlığın kazanmak için uğrunda nice savaşlar verdiği kanların döküldüğü bu fikirler bi kez filizlenmeye görsün onu kurutmak susuz bırakıp felizlenmesini engellemek görüldüğü gibi mümkün olmamaktadır . Günümüzde bile basına devam eden bu tür baskı uygulamaları bir yere kadar yaşama şansı bulabilmektedir.Basın özgürlüğü, basının ne kadar sebest olduğu bir toplumun layık olduğu yaşam seviyesini göstermektedir.Bir toplumda basın ne kadar özgür ise insanları o derecede özgürdür ve o derecede insan yerine konuluyor demektir. Basına , özgür düşünceye yapılan her türlü baskı ve sindirme insanlığa, insanın insan olmasına yapılmış ve hiç bir makul sebep gösterilemeyecek bir saldırıdır.

Alaycı, öfkeli bir asiydi... Hepsi bu... / Abidin Parıltı-Yosun Karaca

Edebiyatın aykırı kalemlerinden Boris Vian'ın bütün eserleri İthaki Yayınları tarafından yeniden basılıyor. Vian, her değerin alaya alınabileceğini düşünen ve bunun uygulama alanlarını her defasında genişleten bir yazardı
Alaycı, öfkeli bir asiydi... Hepsi bu...
Mühendis, caz trompetçisi ve caz eleştirmeni, kabare şarkı sözü yazarı, film oyuncusu, yazar (en geniş anlamıyla yani oyun, roman, şiir, kısa opera, kabare, senaryo) çevirmen, ressam, hazırcevap, alaycı, savaş karşıtı, bohem, varoluşçu ama Sartre sevmez, muhalif, sabıkalı bir pornografi yazarı, bilimkurgu uzmanı, kara mizah ustası... Bütün bunların dışında daha ne olsun! İşte bu Boris Vian'dır namı diğer Vernon Sullivan. 1920 yılında doğan ve daha çocuk yaşlarda kalp rahatsızlığı çekmeye başlayan, dünyada acelesi varmış da yetişemeyecekmiş gibi davranan, iyi ki öyle davranan, olabilecek sona eli böğründe usulca bekleyerek değil de öfkeyle, isyanla, dünyada olabilecek her değerin alaya alınabileceğini düşünen ve bunun uygulama alanlarını her defasında genişleten, otuz dokuz yaşında davet edilmediği, ancak içeri sızmayı başardığı, 'Mezarlarınıza Tüküreceğim' filminin galasında ölen nevi şahsına münhasır, dünyaya gelmiş, gelmezse dünya edebiyatının eksik kalacağı, lüzumlu adamlardandır Boris Vian.

Her şeyi yeniden ele almak
Sartre, Baudlaire için, "Kendini mahkûm etmeyen insan, kendini sonuna kadar sevemez de" demişti. Bu sözü aslında Vian için de söyleyebiliriz. Çünkü Vian da toplumların geneli tarafından hâlâ iyilik olarak kabul edilenin tam tersini kasıtlı olarak yapıyordu. O, kurulu düzeni, bütün iradesini ortaya koyarak reddediyordu. Ama kahramanları -aslında antikahramanları- düzeni doğrular ve düzenin değerlerinin yanında yer alır. Bu gayet bilinçli bir tercihtir. O, tümüyle iyiliğe batıp ne yazık ki çıkamamış bu dünyada, o iyi insanların iyiliğini yüzlerine çarpar ve ikiyüzlü, dahası çokyüzlü hayatlarını apaçık önlerine koyuverir. Gerçekten özgür bir insandır Vian. Sakınacağı hiçbir değer yoktur dünyada alaşağı edilmedik. Bir yıkıcıdır, onarmaya ya da belli kalıplaşmış değerlere yaranmaya çalışmaz, onları layık olmadığı bir yerlere taşımaz. Aksine yerle bir etmeye, insanları yeniden sorgulamaya çağırır ve kendilerini sil baştan var etmeye yöneltir. O yüzdendir ki her romanında toplum tarafından tabulaştırılmış bir 'değer' seçmiş, onun 'ciddi'liğini alaycılığıyla gülünç bir yere taşımıştır. Nitekim yukarıda da sözü edildiği gibi karakterleri düzeni doğrularken, okuyan ona karşı tepki duyar. Yani bilenen anlamıyla sağ gösterirken sağlam bir sol kroşeyle karşıdakini indirir. (Saf) ırk önemliyse (Mezarlarınıza Tüküreceğim, Bütün Ölülerin Derileri Aynıdır, Ve Bütün Çirkinler Öldürülecek) yerin dibine batırır; cinsiyet önemliyse (Çıtırlar Farkında Değil) onu aşağılık bir yere çeker; din önemliyse (Yürek Söken) onu bir kara mizah malzemesi yapar; hiyerarşi önemliyse (Kızıl Ot) onu ustalıkla çökertir; savaşsa işte ona sadece güler geçer ve "Bir gün, hiç kimsenin sağ olarak geri dönmediği bir savaş, '1. En İyi Düzenlenmiş Savaş Günü' olarak ilan edilebilir" der. Kısası dünyada doğru bilinen ne varsa onun hedef tahtasındadır. Korkunun, korkulanın, bilinçaltındaki dünyevi kaygıların üstüne gider ve o hedefi on ikiden vurmayı başarır. Öte yandan Boris Vian diyor ki, unutmak ve hayata yeniden başlamak için ilk önce her şeyi yeniden ele almak gerekir. Hem de acımasızca ve bütün ayrıntılarıyla. Buna ne kadar katlanabilir insan? (Bakınız, Kızıl Ot) Böylece yarattığı kişilerin hayatını üzerine inşa ettiği 'neden'lerini ellerinden alır. Kişilerin yaşam nedenlerini yok etmek aslında onların yaşamsallığını da bitirmektir bir bakıma. (Bakınız, çekinmeyiniz, Yürek Söken, Papaz-Şeytan atışması)
Vian'ın her romanının bir ana teması vardır ve bu temanın etrafında hikâye örülmüştür. Bu tema, anlatılanı aslında bir dramatik malzeme olarak da sunar. Çünkü her defasında karşıt güçler, belli düşünsel boyutlarıyla çatışmanın ana eksenini oluşturur. Siyah-beyaz ırk çatışması; erkek-kadın ve eşcinsellik, tanrı ve tanrıtanımazlık gibi tanımlamalar ana eksendedir. Mezarlarınıza Tüküreceğim'i Vernon Sullivan mahlasıyla 1946 yılında yayımlayıp çevirmeni olarak da kendini gösterdiğinde yirmi altı yaşındaydı. Kitap, kısa sürede Fransa'da çok tartışıldı, yerleşik değerleri şöyle bir silkeledi. Nitekim 1949 yılında 'ahlaki değerlere hakaret' ettiği gerekçesiyle yasaklandı ve yüz bin frankla cezalandırıldı. Gelin görün ki kitap da yüz bin satmıştı zaten! Yasaklanma nedeninin içeriği ise erotizmi pornografiye kaçacak sertlikte ele almasıydı. Tuhaftır, Türkiye'de de birkaç yıl öncesine kadar sansürlendi ve birçok cümlenin üstü siyah, kalın utanç çizgileriyle çizildi. Ne mutlu ki artık o çizgiler kitabın yüzünden silinmiş bulunmakta.

Irkçılık... Komik mesele
Kitap, 1940'lı yıllarda Amerika'da yaşanan ırkçılıkla, şiddetle ve birbirini anlamadan reddetmeyle dalga geçer. Bu romanın devamı olarak da nitelenen Bütün Ölülerin Derileri Aynıdır (ki önceki baskılarında nedense Derilerinizi Yüzeceğim olarak çevrilmişti) yine ırki bir derdin etrafında döner ve kişiler birer kara mizah malzemesi olarak belirirken diyaloglar absürd olanı hatırda tutar. Kişilerin içinde bulunduğu trajedi gülünçtür. Başkasının acısı bizim komiğimizdir artık. Hikaye Amerika'da geçer. Bir barda 'bodyguard' olarak çalışan Dan, takıntılıdır ve içgüdüsel bir kompleksle 'beyaz adam' olarak yaşamı sürdürür. Ancak özünde zenci olduğunu düşünür. Beyazlardan intikam alma biçimi olarak da, bardaki beyazları sarhoş oldukları zaman öldüresiye döver ve günaşırı, sadece beyaz kadınlarla yatar. Ancak Dan, bu minvalde sürdürdüğü yaşamının, zenci kardeşi ortaya çıkınca bozulacağından korkar. Nitekim kardeşi ortaya çıktığında ilk tepkisi 'pis zenci' demek olur. Ona göre pis kokularından bile anlaşılır insanların kara derili oluşu. Ancak bir süre sonra kendisini korumak için yapabileceği tek şey, gerçeği bilenleri yok etmek olur. Böylelikle kaçıp kovalamaca da başlar. Önce kardeşi sonra diğer bilenler. Ancak olay olarak trajik olan, dışardan bakış olarak da gülünç olan, Dan'ın aslında zenci olmadığıdır. Kitabın sonlarına doğru polisin Dan'ın karısına söylediği "Haydi, haydi... İçinizi rahat ettirecek bir şey söyleyeceğim. Kocanız siyah değilmiş. Bunu ispatlayacak belgeler buldum. Üç kez adam öldürdü; orası doğru, fakat iyi bir avukat hafifçe bir cezaya çarpılmasını sağlayabilir" sözleri nefretin gülünçlüğünü ve hikâyenin yıkıcılığını gösterir niteliktedir. İntikam duygusu ve bütünlüklü olarak bir ırka karşı duyulan öfke kitabın merkezini oluşturur. Dan öfkenin diliyle yaşamını sürdürürken ne yazık ki öfkenin gramerini yanlış yorumlar.
Boris Vian 'hard' bir kara-roman yazarıdır.
Vernon Sullivan mahlasıyla yazdığı dört romanı (Mezarlarınıza Tüküreceğim, Bütün Ölülerin Derileri Aynıdır, Çıtırlar Farkında Değil, Ve Bütün Çirkinler Öldürülecek) eleştirmenleri elden ayaktan kesen aykırı metinlerdir. Bu hikâyelerin tamamı Amerika'da geçer. Aslına bakılırsa Boris Vian Amerika'da hiç bulunmamıştır. Ama Ve Bütün Çirkinler Öldürülecek'te onu Los Angeles sokaklarını ayrıntılı bir şekilde betimlemekten, hatta San Pinto diye bir yer uydurmaktan hiçbir şey alıkoyamaz. Boris Vian'ın yaratıcılığında sınır yoktur. Kalamina ya da kararmış taçyaprakları olan bruyyuza adlı çiçekler de sadece onun dünyasında yaşar. Bazısı seksen, bazısı üç yüz kırk sekiz gün çeken Temlül, Kasbat, Arart, Marmuz gibi ay adları (Yürek Söken) da sadece onun dünyasının ürünleridir. Vian bu özelliğiyle masalsı ve kendine, düşüne ait bir dünya yaratır. Şiddete, kötülüğe ve cinselliğe pornografi düzeyinde yer verir. Tabii ki bunlar da eleştirmenlerin onu yerden yere vurmasına yeter (onun da eleştirmenleri yerden kaldırtmadığı yazısı için bakınız kutu alıntısı!). Aynı tarzdaki son romanı Çıtırlar Farkında Değil ile sözü edilen dörtlü tamamlanmış olur. Bu romanda da kıyafet balosunda kadın kılığına giren kahramanın parasal mevzulardan dolayı lezbiyen çetesinin eline düşmesi ve kurtulma çabaları, uyuşturucu trafiği, oldukça eğlenceli ve polisiye heyecanı eksik etmeden anlatır. Şiddet, sayıklamalar, absürd diyaloglar kitabı oluşturan önemli öğelerdir.
Boris Vian, mahlasla yazdığı bu dört romanın dışında kendi adıyla yazdığı romanlar da yazmıştır. Bu romanlarda düşünceyi, gerçeküstü ve simgesel olanı daha çok ön planda tutar. Günlerin Köpüğü'nde (ki Vian bunu sadece iki günde yazmıştır) Chloé'nin sağ ciğerinde gitgide büyüyerek ona acı veren bir nilüfer çiçeği oluşur. Yürek Söken'de büyülü bir şekilde çocuklar uçmaya başlar. Başka önemli bir kitabı olan Pekin'de Sonbahar'a ise bir tren yolculuğunda başlamış ve üç ayda bitirmiştir. Henüz yirmi altı yaşındadır. Bu roman, önceden belirlenmiş bir çizgiyi izlemeyen, hızlı, özgür ve çok ustaca yazılmış bir anlatıdır. Vian, bu romanında, sözcüklere gerçek anlamlarını yüklemiş, sözcükler beklediğimizin ötesinde pek çok durumu da tanımlar bir nitelik kazanmıştır. Romandaki anlam belirsizlikleri ise yazarın bilinçli tercihidir.
Vian'nın karakterleri genel olarak kendilerini boşlukta hissederler. Kişilerin kendileri de bazen bunu 'hiçlik' olarak adlandırıyorlar zaten. Yine de kaderci bir bakışları yoktur. Yaşamdaki bütün amaçları o boşluğu doldurmak ve oluşturulmuş bir birey olabilmektir. Örneğin Kızıl Ot ve Yürek Söken'de bu boşluğun sancısını çeken karakterler psikanalist olarak karşımıza çıkar. Tutkudan yoksun oldukları ve bundan rahatsızlık duydukları için psikanalist olup, çevredekilere terapi yaparak onların tutkularını öğrenmek isterler. Yürek Söken ya da Kızıl Ot'ta olduğu gibi bir makine icat edip kendi geçmişleriyle bir hesaplaşma içine girerler. Umut edilene kavuşulamaz çoğunlukla.

Savaş, ahmakların işidir
Boris Vian roman yazarlığının yanında aynı zamanda usta bir absürd oyun yazarı ve şairdir de. Oyunları Türkçede daha yayımlanma imkânı bulamamıştır. 'İmparatorluk Kurarken' diye Türkçeye çevrilebilen oyunu, ölümlülüğün ve ölüm korkusunun şiirsel bir imgesi olarak değerlendirilir. Kapitalist bir ailenin bir binaya taşınması ve sonrasında binayı ağırdan ele geçirme gayretini ele alır. Gururludurlar. Yeryüzünde kendi egemenliklerini kurmuşlardır. 'Kaçak' adlı şiiri ise tam bir savaş karşıtı şiirdir. Bu şiiri Fransa Cezayir'i sömürgeleştirdiği ve askere çağrılı olduğu zaman yazmış ve burada savaşın ahmakların işi olduğunu söylemiştir. Şimdi onun bütün şiirleri de (daha önce Pornografi Üzerine kitabında yayımlananlar da dahil olmak üzere) yeni bir çeviriyle yayına hazırlanmaktadır.
Vian öne sürdüğü düşüncelerde derinlikli bir yazardır. Ancak düşüncesini çoğu zaman doğrudan dile getirmez. Düşünceleri durağan ve teorik değil, dinamik ve yaşamsaldır.
Boris Vian, edebiyatın dipten gelen dalgasıdır. Dipten gelir ve hiç umulmadık şekilde sarsar ve yıkar. Kızıl Ot'ta Köpek, Senatör'ün ağzından insanlara şunu öğütlüyor: "Ben sevdiğim şeyi buldum, siz de kendinizinkini bulun" sonra devam eder başka bir yerde "(...) ve bir hayat, bir dönemeçten geçtiği zaman, bunu tasarlamış olan kendisi değildir çoğu zaman." Vian yazmaya başlamadan önce bu dönemece girememiştir. Ancak mühendislik mesleğinden atıldıktan ve çevirmenliğe başladıktan sonra bu dönemecin ayırtına varır. Ve hayatını yazımızın başında say say bitiremediğimiz zevklerin/üretimlerin etrafında örer. Önüne geçilmez bu üretme tutkusu hem varoluşsal bir kaygıdan, zaten karakterleri de istisnasız bu kaygıyı taşımaktadırlar, hem de kendi gerçekliğini, yaşamsal tutkusunu, dünyaya derdini anlatma coşkusunu bulma gayretinden ortaya çıkmıştır.

'Bireyler her zaman haklıdır'
Hayatta önemli olan, her şey hakkında yargıya varabilmektir. Çünkü, görüldüğü gibi topluluklar haksız, bireylerse, her zaman haklıdır. Bu yüzden bir yaşama kuralı çıkaramamaktadır bireyler. Çünkü, kurallar bağlanılacak güçte olmalıdır. Yaşamda sadece iki şey önemlidir: Aşk, her türlü aşk ve New Orleans ya da Duke Ellington müziği! Bunların dışında her şey çirkindir, kaybolmalıdır! Bu birkaç sayfa, bunu doğrulamak için yazılmıştır. Güçlüdür, çünkü yaşanmış bir olayı anlatır. Yaşanmış bir olaydır, çünkü başından sonuna kadar ben düşündüm bunu.

400 şarkı ve diğerleri
10 Mart 1920'de Vile d'Avray'de doğdu. Beş yaşında okuma yazma öğrendi. Hayatı boyunca yaşadığı kalp rahatsızlıkları ilk olarak on iki yaşında başladı. Gençliği, ordu, kilise ve paradan oluşan üçlü iktidarın tehdidi altında geçti. 1940'ta Michêlle Leglise ile tanıştı, bir yıl sonra evlendiler. İki çocukları oldu. 1942 yılında maden mühendisliği dalında üniversite diplomasını aldı. 1946 yılında üç roman- Günlerin Köpüğü, Mezarlarınıza Tüküreceğim, Pekin'de Sonbahar- yazdığında yirmi altı yaşındaydı. 1954'te ikinci evliliğini yaptı. Son romanı Yürek Söken'i yazdıktan sonra yazmayı bıraktı ve iki kardeşiyle birlikte Fransa'nın en iyi amatör caz grubunu kurdu. 10 roman, 42 kısa hikâye, 7 tiyatro eseri, 400 şarkı, 4 şiir kitabı ve caz eleştileri yazdı.

'Sizler salak heriflersiniz!'
Boris Vian'ın Vernon Sullivan mahlasıyla yazdığı Mezarlarınıza Tüküreceğim romanı için yapılan eleştrilere, Bütün Ölülerin Derileri Aynıdır romanının girişine yazdığı yazıdan...
Sonuç: Eleştirmenler bu kitaba bir yazınsal başarı sağladılar (hakkında ister iyi söylensin ister kötü, bir kitaptan herkes söz etti mi, o kitap bir yazınsal başarıdır.) bu arada, iyi kitaplar hâlâ eleştirmenlerini bekliyor. Peki, ey eleştirmenler sürüsü, anlamadığınız o kitaplar hiç değilse varlıklarını duyurmanıza değmez mi? Okur için tavsiyelerin en iyisi o olurdu. Oysa sizler, sizi şaşırttıklarını kabul etmek şöyle dursun, o kitapları boğuyorsunuz. Hattâ, aslında onlar sizi şaşırtmıyor bile (...)
Eleştirmenler, sizler salak heriflersiniz! Kendinizden söz etmek istiyorsanız, herkesin ortasında günah çıkartın ve Selamet Ordusu'na girin. Ama o aşkın fikirlerinizi kendinize saklayıp insanları rahat bırakın; başka bir işe yaramaya bakın. Biraz nesnel eleştiri, lütfen. Artık zamanı. Tehlikedesiniz.



Daha önce şurda yayınlanmıştır. 

Hoşgeldin / Ümit Manay

Yeni başlayan bir şeylerin muzur kıpırtısı içimdeki,

Tedirgin bir sevinç, her yerim aşk kokuyor.

Sol göğsümden kopan bir alev,  dudaklarına düşüyor.

Islatıyor gözlerim gözlerini,

Gecenin bir vakti, bölüyor uykumu ezan sesi,

Seni kollarıma sarıyorum.



Sinemde kocaman bir yara açılıyor,

İçimden şahlanıyor dörtnala bir at.

Sahnede çıplağım.



İpleri kesilmiş nice kukla…

Selam veriyorlar suskunluklarıyla.



Şimdi o sahnede sen;

Dur sakın utanma,

Beni öp defalarca, arsızca.

Ellerin gezinsin bedenimde yudum yudum, masumca.



Gözlerini kaybetmiş bir dilenci,

Seslerini kaybetmiş bir koro.

Bu gece yüreğimde yine büyük bir deprem,

Git gide çatlaklar açıyor yaralarıma.



Sen; tarifi olmayan kayıp bir melodi

Düş bahçemin saklı kentisin,

Sen düş yerine, gerçeklersin.



Hoş geldin yar karanlık dünyamı aydınlatmaya,

Hoş geldin bedenimi, ruhumu cayır cayır ısıtmaya.

Ve hoş geldin tarifi olmayan bu köklü sancıya.