Sadece 4 Derece

Dünya liderleri kısa bir zaman sonra, küresel sıcaklık artışını 2 derecenin altında tutmak için bir anlaşmaya varmak umuduyla, Kopenhag’da toplanacaklar. Fakat ya başarılı olunmazsa?

İkim değişikliğinin etkileri tüm Dünya’da görülecek. Sera gazlarının salınımı atmosfere şimdiden değiştirdi ve iklim giderek değişiyor.
Salınımı azaltmak için alınan önlemlere rağmen önümüzdeki 20, 30 senelik periyotta iklim değişikliğinin sonuçlarıyla yaşayacağız. Fakat bu süreden sonra iklim değişikliğini tamamen atmosfere şimdi ki kadar sera gazı salıp salmadığımız belirleyecek.
Bu iki durum arasındaki fark bize şunu anlatıyor: Bunlardan ilki, iklim değişikliğinin geri dönülmez sonuçları, diğeri ise uzun vadeli ve iklim değişikliğinin geleceği en son nokta. İklim değişikliği zirvesinde liderler de bu kararla yüzleşecekler.
Son noktada iklim değişikliğinin geleceği durumu ve Kopenhag’da başarılı anlaşmaya varılamaması halinde olacakları daha iyi anlamamız için Britanyalı Met Ofis Hadley Merkezi bir harita üretti.
Bu haritada küresel sıcaklığın normalin 4 derece üstüne çıkması halinde ortaya çıkacak etkilerin bir kısmı anlatılmış.

Uçabilen En Büyük Kuş Tehlikede

Uçabilen en büyük kuş türlerinden biri olan toy kuşu, "yaşam savaşı" veriyor...

Doğa Derneği Tür Sorumlusu Ferdi Akarsu, toy kuşunun sayısının yasa dışı avcılık sonucu, sınırlı yaşam alanlarının yoğun ve plansız yapılan tarım faaliyetleri gibi nedenlerle Türkiye'de olduğu gibi dünya genelinde azalma gösterdiğini söyledi.
Erişkin erkek ve dişi toy kuşlarının görünümlerinin farklı olduğunu belirten Akarsu, bu türün erkeğinin 15 kilogramı geçebildiğini, dişisinin de 4-5 kilograma kadar ulaştığını ifade etti.
Akarsu, toy kuşlarının Türkiye'nin yanı sıra Almanya, Avusturya, Macaristan, Rusya, Ukrayna, Çin, Fas, Portekiz, İspanya, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Özbekistan, Moğolistan, Slovakya, Çek Cumhuriyeti, Moldova ve İran'da yaşadığını belirterek, ''Dünya popülasyonunun yüzde 50'sine yakını İber Yarımadası'nda bulunuyor. Bunun ana nedeni, İspanya ve Portekiz'de sürdürülen etkili koruma çalışmaları'' dedi.
Türkiye'de, daha çok Sakarya, İç Kızılırmak, Konya ve Yukarı Fırat havzalarında toy kuşu varlığına rastlandığını ifade eden Akarsu, şunları söyledi: ''Türkiye'de toy kuşlarının popülasyonu biri İç Anadolu ve Akdeniz'in iç kesimleri, diğeri de Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da bulunuyor. Yapılan son araştırmada, toy kuşlarının, pek çok yerde doğal yaşam alanlarından bozkırlara doğru çekildiği belirlendi.
Ülkemizdeki otlakların ve doğal bozkırların bakirliğini hızla kaybetmesi nedeniyle Türkiye'deki toy popülasyonları parçalanma ve yok olma riski taşıyor. Bu türün üreme popülasyonu yüzde 21-30, kışlama popülasyonu değişimi de yüzde 51-80 arasında azalma gösteriyor. Toy kuşları, Türkiye Kuşları Kırmızı Listesi'ne göre tehlike altında.''

''SAYILARI BİNE KADAR DÜŞTÜ"

Akarsu, yaptıkları araştırmalara göre, toy kuşu türünün Türkiye'deki 79 üreme kaydının 64'ünün, 24 kışlama kaydının 18'inin Önemli Doğa Alanları (ÖDA) içinde olduğunun belirlendiğini söyledi.
Bu verinin, Türkiye'de yaşayan her 10 toydan 8'inin Önemli Doğa Alanları içinde yaşadığını gösterdiğine işaret eden Akarsu, şunları kaydetti: ''Bu durum uzun zamandır koruma altında olan ve sayıları Önemli Doğa Alanları'nda bine kadar düşen türün neslinin devamı için buraların korunmasının gerekliliğini tekrar ortaya koymuştur. Bu türün korunması için gerekli çalışmalar yapılmalı. Önemli Doğal Alanları gerektiği gibi korunursa, bu tür de diğer tehlike altında olan türler gibi korunmuş olacaktır.''

Kaynak

İklim Değişikliği Türkiye'yi Nasıl Değiştirecek?

İklim değişikliği daha şimdiden çok sayıda ülkeyi etkilemeye başladı... İklim değişikliği yüzünden bazı ülkeler kuraklık çekiyor bazıları da sular altında kalıyor... Sorduk, Türkiye iklim değişikliğinin neresinde?

klim değişikliği Türkiye'yi nasıl etkileyecek?
Bu soruyu WWF Türkiye'den Dr. Sedat Kalem yanıtlıyor:
Küresel iklim değişikliği, sanayi devriminin ardından insanoğlunun atmosfere saldığı karbondioksit, metan, ozon, azotoksit ve nitrojen oksit gibi gazların çok hızlı şekilde artması sonucu meydana gelen sera etkisi ile yeryüzü ısısının normalin üstünde artmasının bir sonucudur. Atmosferdeki karbon dioksit ve diğer sera gazlarının ulaştığı birikim düzeyi, sanayi devriminden bu yana hızla yükselmiştir. Atmosferdeki sera gazı birikimlerinin artmasına en başta fosil yakıt kullanımı, ormansızlaşma ve diğer insan etkinlikleri yol açmış; ekonomik büyümeyle nüfus artışı bu süreci daha da hızlandırmıştır.Günümüzde, gezegenimizin doğal kaynaklarını kendini yenileyebileceği hızdan daha hızlı bir şekilde kullanmaktayız. Sera gazlarının atmosferdeki seviyesi, doğanın kabul edebileceğinin 1000 katı daha hızlı artmaktadır. 1961’den bu yana gezegenimize etkimiz üç katına ulaşmış durumdadır. İnsanoğlunun olumsuz etkisi dünya kaynaklarının kendini yenileyebileceği etkiden %25 daha hızlıdır.

Zeki Müren'in Saklı Kayıtları

Merhum Zeki Müren başta olmak üzere bir çok sanatçının sahne ve plak orkestrası şefliğini yapan büyük besteci ve tanbur sanatçısı Muzaffer Özpınar hocanın arşivinde yer alan, Zeki Müren'in sahne ve evinde prova yapılırken çekilmiş kayıtları Burhan Bayar tarafından bu albümde değerlendirildi.
Merhum Zeki Müren başta olmak üzere bir çok sanatçının sahne ve plak orkestrası şefliğini yapan büyük besteci ve tanbur sanatçısı Muzaffer Özpınar hocanın arşivinde yer alan, Zeki Müren'in sahne ve evinde prova yapılırken çekilmiş kayıtları Burhan Bayar tarafından bu albümde değerlendirildi.

Albümde yer alan eserler:

01- Kürdili Hicazkar Saz Semaisi
02- Ne Senin Aşkına Muhtaç Ne Esirin Olacağım
03- Bir Sevda Geldi Başıma
04- Hayat Bazen Tatlıdır
05- Rast Peşrev
06- Bir Dağme Düşürdüki
07- Nihansın Dededen
08- Bir Gönlüme Bir Hali Perişanıma Baktım
09- Kanun Taksimi
10- Ayrılık Yaman Kelime
11- Ben Seni Unutmak İçin Sevmedim
12- Dargın Ayrılmayalım
13- Alıverin Bağlamamı Çalayın
14- Kapat Gözlerini
15- Klarnet Taksimi
16- Yükselen Nağmenle Bak
17- Ağlatırsa Mevlam
18- Ud Taksimi
19- Gözyaşlarım


Albüme ait Görseller:

  • Albüm Kapağı (Ön Yüz)


  • Albüm Kapağı (Arka Yüz)


  • Diğer

Edebi Bellek - Sema Kaygusuz


Sema Kaygusuz
Türkiye’nin onur konuğu olduğu ve 22-26 Nisan arasında gerçekleşen Cenevre Kitap Fuarı’nın açılış konuşması.

Önce size bir masal anlatayım:
Bir zamanlar yeryüzünde paranın geçmediği, herkesin birbirine emeğiyle karşılık verdiği Rıza Şehri diye bir yer varmış. Şehre yolu düşen bir gezgin, dünyada görülecek başka yerlerin böylesi heyecan verici olamayacağını düşünüp oraya yerleşmeye, bir aile kurmaya karar vermiş. Derken gezgin, bir kadınla yakınlaşmış. Kadın, ona “Sen dünyalı mısın,” diye sormuş. Gezgin ilk kez karşılaştığı bu tuhaf soruya “evet” diye karşılık vermiş. “Merak etme,” demiş kadın, “bu şehirde nasıl yaşayacağını ben sana öğretirim.” Kadının gezgine söylediği bu davetkar cümle, eşyaya bir kuruşluk dahi değer biçilmeyen, kimsenin kimseye hükmetmediği mülkiyetsiz bir toplumsal düzen içinde, bolluk ya da yoksunluk duygusu hissetmeden yaşama yolunu göstereceğine dair şefkatli bir çağrıymış da. Ertesi gün gezgin, kadınla buluşmaya giderken yol kenarında bir nar ağacı görmüş. Çevresine bakınmış kimse yok. Çabucak ağaca tırmanıp neredeyse ağacı talan edercesine bütün narları heybesine toplayıp hediye olarak kadına götürmüş. Öfkeleyle “Bunu nasıl yaparsın” demiş kadın, “o ağaçta zaten benim hakkım vardı. Nasıl olur da hakkım olan narı bana hediye edersin?”
Bağlar...
8. yüzyılda yaşamış Medineli alim İmam Cafer-i Sadık’ın kitabında geçen bu masalı ilk okuduğumda, 16. yüzyılda yaşamış, Ütopya’nın yazarı Thomas More geldi aklıma. Bu iki düşünür, farklı çağlarda ve farklı dillerde ürettikleri söylemlerle şimdiki zamanı ve geleceği sarmalayan görünmez bir bağın iki ucunda duruyordu. Yeryüzünde öyle bağlar vardır ki sadece kelimelerden oluşur. Mutlak varoluşuyla kendi zamanını kuran her yazılı eser, insanlıktan bir kesittir. Okurken dünyaya bağlı hissetmemizin nedeni de bu. Çünkü kelimeler, içinde bulunduğumuz iklimden, akmakta olan yaşantıdan, politik gelişmelerden ya da bilinçdışımızdan uç vererek, yeryüzündeki bütün okurları başka bir yoldan dünyaya bitiştiren sıkı ilmiklerdir.
Aquino’lu Saint Thomas’tan İbn-Sina’yı, James Joyce’dan Homeros’u, Heidegger’den İbn-i Arabi ‘yi, Borges’ten John Milton’u, böcekleşmenin derin ıstırabını tasvir eden Kafka’dan “Niçin bir böcek olamadım?” diyerek özyıkımı sergileyen Dostoyevski’yi, Katherine Mansfield’dan Çehov’u ve daha nice yazarı nice yazardan soymaya kalkmak, insanlığın düşünsel atmosferine ağ ören kelimelerin anlam yükünü eksiltmek olur. İnsanlığı niceliğiyle değil de niteliğiyle algılayan her has yazar, kelimeyi olduğu anlamıyla kullanmayıp her keresinde baştan yaratıyor olsa da, okurun yorumlama hüneri o kelimeyi çoktandır zihninde dolaştırmasından ötürüdür.
Dil, çift bilinmezli bilmece
Öte yandan dilin daima bir sınırı vardır. Kültürel söylemle, kelime dağarcığıyla, güncel değişimlerle, o dilin konuşulduğu ülkenin dünyaya açıklığı ya da kapalılığıyla genişleyip daralan bir sınırlılıkta üretir kendini. Hatta bazen yazar için dil bir zindana bile dönüşebilir. Öyle ki, yazar ilettiği ıstırabı betimlemek zorunda kalır. Kimi zaman, fazlasıyla soyut kalan duygu özünü feda ederek yapar bunu. Hissettiklerimizi yalnızca dilde düşünebiliriz. Dolayısıyla dil, düşüncenin hem efendisi hem de hizmetlisi olma vasfıyla çift bilinmezli bir bilmece olarak sürdürür varlığını. Ne var ki tercüme, akışkanlığın ve sonsuzluğun ta kendisidir. Bir dil ölü olsa bile onu tercüme ederek dirilten başka bir dil muhakkak vardır. Yazmaya başladığımdan beri, açığa çıkan her kelimenin, dipten vuran duyguların birer tercümesi olarak oluştuğunu, kelimenin ontolojik açıdan bir tercüme olduğunu içten içe seziyor, içine doğduğum Türkçe imgelemin başka dillerdeki yansımalarla yeryuvarlağını dolaşabileceğini derinden biliyordum.
Demon, büyü ve kehanet
Türkçe imgelem derken kendiminkinden söz ediyorum elbette. Kendimce bir bellek tasarımı yapacak olursam, aklıma ilk gelen sanatçı Mehmet Siyah Kalem... 14. yüzyılda yaşadığı varsayılan bu gizemli nakkaş, kültürel bir aktarım güzergahı olan ipekyolunun sanatçısıdır. Siyah Kalem, kuşaktan kuşağa miras kalan anonim anlatıların çarpıcı figürlerini canlandırmakla kalmayıp, Asya kültür ortamında yaşamış sıradan insanların Doğu’dan Batı’ya, Batı’dan Doğu’ya adım adım ilerleyişini eşsiz bir üslupla resmetmiştir. O çeşitliliğin ve çoğulluğun esrarengiz tanıdığıdır. Göçerler, dervişler, Budistler, şamanlar, arkaik destanları dile getiren ozanlar, Hıristiyan misyonerler, Maniheistler, Moğol, Uygur ve Çinli tüccarlar, Mehmet Siyah Kalem’in göz hizasında yeni bir dünya arayışı içindeydiler. Mehmet Siyah Kalem’in en önemli yanı ise, yeşimtaşı, ipek ve baharatın taşındığı upuzun kervanların arasında, insanın karanlık yanını temsil eden demonları da görmüş olmasıdır. Her birimizin ikizi olan iblisin bedenini hepimizin tanış çıkacağı biçimde tasarlama hünerini o göstermiştir.
Türkçemin düşsel gerçekçi evrenine kehaneti, miti ve büyüyü işleyenlerden biri Mehmet Siyah Kalem’in bakışı ise bir diğeri de kadın sesleridir. Kadın seslerinde ölümsüzleşen anonim anlatılardan ben de payıma düşeni aldım. Büyükannelerimin anlattığı masallardaki öğretiler, daha sonra okuyacağım birçok yazar ve düşünürü kolaylıkla anlamamı sağlamıştır. Bize söyleneni anlama tarzımız, hatırlama tarzımızla aynıdır. Sözgelimi, insanın kendi özüne misafir olduğunu İslamiyet öncesi yaşamış şairlerin dizelerinde okumazdan önce, bana pagan bir dünya deneyimi yaşatan bu masallardan öğrenmiştim. Bilginin değil, bilgeliğin esas alındığı anlatılardı bunlar. Başka bir deyişle bilgi, bilgeliğin çilingiriydi.
İslam mistisizmi ve divan şiiri
İslam mistisizminin hemen hemen bütün filozoflarının birer şair olması da, sözü güzel söyleme geleneğinden kaynaklanıyor olmalı. Mealen söylüyorum, “Sakın gözümün önünden ayrılma, gözlerim senin sarayındır” diyen Sultan Veled, 13. yüzyılda Mevleviliği sistematize eden bir tasavvuf alimi, aynı zamanda bir şairdi. Mutlak varlık ile insan arasındaki ilişkiyi sorgulayan bu filozoflar, şiirlerinde insan iradesinin özgürlüğü meselesine odaklandılar. Onların şiirinde an’lar vardı. Öncesiz, sonrasız, tam bir dinginlik anı... Bu anlar içinde, önce dünyayı terk eden, sonra ahireti terk eden, en sonunda terk etmeyi terk eden olgun insanın döngüselliği bir nabız gibi atıyordu.
Yüksek zümre edebiyatı diye nitelendirilen klasik Divan şiirinın iki sıra dışı şairi vardır ki daima soluklarını yüzümde hissederim. Biri Mihri Hatun, öbürü Yahya Efendi. Mihri Hatun, içinde bulunduğu 15. yüzyılda erkek egemen söylemlerin ve dinsel temaların tümüyle dışına çıkarak düşüncelerini, kadınca duygularını benzersiz bir üslupla dile getirmiş, yumuşak ama ateşli bir şairdi. Kelimeyi taşımaktansa eline kalem alıp onu yaratan bu kadının varlığına daima şükran duyarım. Yahya Efendi ise bir din adamından beklenmeyecek şehevi bir iştahla insankişinin dibinde mayalanan arzuları muzip bir dille ışığa çıkarır. Padişah IV. Murat döneminde, tütün ya da içki içtiği, gece sokakta gezdiği için kim bilir kaç yüz bin insan İstanbul sokaklarında ipe çekilirken, Yahya Efendi, meyhaneleri ham sofuların dergahına yeğ tutan dizeler yazmıştır. Ağzı yüzü bir yana kaymış, gözleri kanlanmış bir sarhoşun efkârı, demlendikçe parlayan vicdanı ve saflaşan imanı Yahya Efendi’nin kelime aleminde hakikate en yakın mertebeydi çünkü.
Öğrenmek hatırlamaktır
Size, Batı edebiyatının merkez alınıp Batılılarınkine benzer sanat eserleri üretilmeye başlandığı 19. yüzyıla kadarki kendi kişisel maceramdan söz ettim. Bu macerada Odysseia’nin yolculuğu, Hititlerin fal metinleri, Sapho’nun şiirleri, Gılgamış destanı, Ermeni türküleri, Pontus ağıtları, Kürt destanları, Kontantinopolis’teki Julianus kitaplığının külleri de var. İçinde olmadığım bir zamanı kendi kişisel tarihim olarak nitelendirmemin nedeni, Sokrates’in deyimiyle öğrenmenin hatırlamak olduğunu benimsediğim içindir. Hiç kuşkusuz ahlaki bir karakteri vardır belleğin. Hatırlamak da ideolojiktir. Neyi hatırlıyorsam onun bir parçası, neyi unutuyorsam boşluğun kendisi olduğumu teslim ederek söylüyorum bunu.
Kültür yüceltimi bir saptırmadır
Türkiye’nin onur konuğu olduğu bu kültürel ortamda Türk kültüründen özellikle söz etmeyişimin nedeni, kültür yüceltiminin bir saptırma olduğunu düşünmekten ileri gelir. Gerçekte hiçbir kültür bir diğerinden üstün olmadığı gibi, berbat töreleri yüzünden iç burkan zaafiyetler de taşır. Kültür yüceltimi kültür elçilerinin sorumluluk alanına girdiğine göre, bana düşen kültürden sağ kurtardığım imgelesel bir bellek sunmaktı.
Kültür kavramından tedirgin oluyorum, çünkü farklılığı öne çıkarıyor. Toplumların birbirinden farklı olduğu yeni bir keşifmiş gibi, son dönem ideologların “kültür aracılığıyla ulaşmak” diye formüle ettiği bu yeni siyaset, ötekileştirmenin ve ötekinin verdiği tekinsizliği bastırmanın gizli tanımı haline geldi. Oysa ‘bir görme biçimi’, aynı zamanda ‘bir görmeme biçimi’dir. Hep beraber mahvettiğimiz şu gezegenin üstünde farklılığa değil de farksızlığımıza vurgu yapmanın vakti geldi geçiyor. Balkan savaşlarının kan kokusu hâlâ duyuluyorken, Darfur’daki katliam sonlanmamışken, Irak savaşında yetim kalan bir milyon çocuk yapayalnız büyüyorken, İsrail-Filistin savaşı sürüyorken, milyonlarca insan açken şu masumiyet yanılsamasından sıyrılmanın bir yolu da kelimelerde, tercümenin tercümenin tercümesi olsa da kelimelerde buluşmaktır.
Yanılsamalar
İnsanlığın kendine duyduğu narsistik bağımlılık sürdükçe, yanılsamalarımızın kölesi haline geleceğiz. Bu dünyadan, yerkürenin evrenin merkezi olmadığını kanıtlayan Kopernik, insanın biyo-merkez olmadığını söyleyen Darwin, insanın kendi ruhunun efendisi olmadığını anlatan Freud geçti. Yeryüzünde rastladığımız ilk yabancı, tekinsizliğiyle huzursuz eden ilk öteki, kendimiziz. Mehmet Siyah Kalem bunu bize yüzyıllar önce gösterdi.
Şu an kitaplarla çevriliyiz. Benliğimizin kristalleşemeyeceğini öğreten kelimelerin arasında, ruhsal bir vicdan alanındayız. Unutmayalım ki tam iktidar yoktur, tam ben, tam sen, tam öteki yoktur. Arzularımız ve acılarımızla kendi oluş serüvenimiz vardır. Türkçemden okuyacağınız her kitap umarım başka bir kitabı hatırlatır da birbirimize bağlanmış oluruz. Bu kitaplar birer sunum ya da hediye değil, sizlerin çoktandır sahip olduğu kelimelerdir. Çünkü dediğim gibi, nar hakkı bahşedilemez.

Aile Öldürür, Yaşam da! - Burcu Aktaş


'Kimseye, kendine bile tüm hayatını anlatmamalı insan. Çünkü bu kötülüğü hiç kimse hak etmiyor' dedirtiyor Yalçın Tosun karakterlerinden birine. 'Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler'de yer alan öyküler, kitabın isminin ağırlığını taşıyor ve bunun hakkını fazlasıyla veriyor. Yazarın yarattığı karakterler kimi zaman ailelerinin 'güvensiz' tarafıyla tanışıyor, kimi zamansa çocukluklarının delici zamanlarıyla yüzleşiyorlar.
Bir çukur gibi... Yok yok, ‘gibi’ değil çukurun ta kendisi. Artık eminim, bu kitabı okuduktan sonra ‘aile’ için çukur benzetmesini yapabilirim. Hayatın hoyratlıklarından kaçıp saklanılabilecek güvenli bir çukur... Ya da tam tersi, tekinsiz anlarla tanışılan karanlık mı karanlık bir çukur... Bir çocuğun ailesini seçme şansı olmadığına göre, güvenli bir çukura mı yoksa karanlık bir çukura mı düştüğünü bilmesi imkânsız... Bilmek için çaresiz tecrübe edecek. Gerçek babalarını bilmeyen çocuklar, kocalarını aldatan kadınlar, yeğenlerine tecavüz eden enişteler, babalarını öldüren erkek çocuklar çıkacak ortaya, eğer düştükleri karanlık bir çukursa. Bir gün o çukurdan çıkmayı başaracaklar belki ama orada yaşadıkları, her adımlarına sirayet edecek. Hepsi kendi öyküsünün ‘huzursuz’ kişisi olacak. Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler olacak hayatlarında. Tıpkı Yalçın Tosun’un öykülerindeki karakterler gibi. Tosun, kitabında ailesinin ya da yaşamın karanlık çukuruna düşenlerin öykülerini anlatıyor.
Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler’de yer alan öyküler, kitabın isminin ağırlığını taşıyor ve bunun hakkını fazlasıyla veriyor. Yazarın yarattığı karakterler kimi öykülerde ailelerinin ‘güvensiz’ tarafıyla tanışıyor, kimi öykülerdeyse çocukluklarının delici zamanlarıyla yüzleşiyorlar. Onlar için hayatın hep kötü bir sürprizi var. Hayat boş durmuyor ancak Yalçın Tosun da boş durmuyor. Okurları için sürprizler hazırlıyor. Hadi biraz daha edebi konuşalım. Öykülerinin cilve yapmasına izin veriyor, kurgularını sağlam tutarak ‘iyi’ sonlar hazırlıyor.
On altı öykünün yer aldığı kitabına yazar, cezbedici unsurlar yerleştirdiği bir öyküyle başlıyor. Babaannesinin ölümünden üç gün sonra onun günlüğünü bulan bir torunun o günlük sayesinde hiç bilmediği gerçekleri öğrenişini anlatıyor. Özellikle günlükte yer alan satırlar yazarın yalın cümle ustalığını gösteriyor. Şiire göz kırpan, noktadan sonra yüksek sesle tekrarlanan cümleler bunlar. ‘Aterina’ adını taşıyan öykü, bir babanın kötülüklerinin nereye varabileceğini de gösteriyor.
‘Ölüler Uzar’a dikkat edin
‘Kereviz’ ise bir anne kızın ‘düşman’lığı üzerine kurulu. Yalçın Tosun ikilinin birbirine olan öfkesini iç sesler üzerinden aktarıyor. Baba evinden tasvip edilmeyen bir evlilik yaparak ayrılan Nesli, annesinin belki gelir diye her gün en sevmediği yemeği -kerevizi- yaptığını düşünecek kadar peşin hükümlü. Anne ise “Güzel olduğunun farkında olan her kadın gibi davranışlarının sahiciliği baştan zedelenmiş” bir karakter. Bu ailede baba figürü ise gizli bir kahraman gibi. Gölgesi, bu iki kadının üzerinden eksik olmuyor.
Kitabın en sevdiğim öykülerinden biri ‘Ölüler Uzar’. Ancak bu öyküyü anlatmak o kadar kolay değil. Çünkü ancak kendi satırlarıyla anlatılabilecek bir öykü bu. Daha doğrusu ‘Ölüler Uzar’ okunur okunmaz o kadar güçlü bir etki bırakıyor ki, ben buraya o etkinin onda birini koymak istemem. Demem o ki ‘Ölüler Uzar’a mutlaka ve mutlaka dikkat edilmeli.
Daha önce de altını çizdim Yalçın Tosun’un karakterleri dertli kişiler. Bunlardan biri de tiyatrocu Metin bey. Sahnede ancak on dakika kaldığı oyunlarda rol alarak yıllarını geride bırakmış biri o. Kırgınlığını, “Küskünüm işte var mı? Bu hayat bana yetmedi, verim alamadım istediğimce. Alamadım...” diye anlatıveriyor. İkiyüzlülüklerinden sıkıldığı insanların ortamından geçmişi hatırlayarak kurtulmaya çalışıyor. “Dün gece rüyamda yine annemi gördüm. Elinde iğne oyası vardı. Pencerenin önündeki divana oturmuştu. Ve tüller... Tüm odada dans eden tüller. Neden hep aynı rüyayı görüyor insan yaşlandıkça? Ah anne ah! Bu dünyada senden başka seven oldu mu ki beni? Belki biraz Macide, bilmiyorum. Ve yatıyorum dizlerine usulca her seferinde...” Metin beyin gerçek travması bir aşkta saklı aslında. Bir tiyatrocuyla evlenen Macide onun hayatının gidişatını belirlemiş. Metin beyin neden bir tiyatrocu olduğu belki de burada saklı.
Yalçın Tosun’un yarattığı dünyada aşk da layıkıyla yerini alıyor. Yazarın kimi öykülerinde gençliğin ilk aşkları ya da birini öylesine sevivermek yer alıyor. Yazarın cinsiyetçi veya homofobik olmayan bakış açısı öykülerine de yansımış. Tosun’un yarattığı öykü dünyasında erkekler erkeklere, kadınlar kadınlara âşık olabiliyor. Yazarın payına ise karakterlerine yaşattığı aşk duygusunun yakıcılığını okura hissettirmek düşüyor.
Yalçın Tosun’un kitabının bütününde yer alan fikir on altı öykünün tamamında hayli başarılı bir şekilde işleniyor. Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler’i bitirdikten sonra hissettiğim tanıdık duyguları daha önce nerede duyumsamıştım diye çok düşündüm. Birkaç günün ardından cevabı buldum. Bu kitabın bana hissettirdikleri Reha Erdem’in Hayat Var filminin hissettirdiklerinin çok benzeriydi. Hayat Var ve Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler’i yan yana koyuyorum kişisel arşivimde, üzerine de kitapta altını çizdiğim şu cümleyi iliştiriyorum: “Kimseye, kendine bile tüm hayatını anlatmamalı insan. Çünkü bu kötülüğü hiç kimse hak etmiyor.”

‘Unutmabeni çiçekleri’
“Ah ne kadar benzerdik yalnızlığa”
Unutulduk Bak Sevgilim. Yıldırım Türker
Saliha
Bağırıyormuş annem mutfaktan, duymuyorum. Neden uyuyup da uyanamıyorum? Her sabah aynı şey, kalkamıyorum kolay kolay. Sanki kemiklerimden çıkan, görünmeyen sarmaşıklarla bağlanmışım yattığım divanın demirden ayaklarına. İstesem de kalkamıyor, buz gibi soğuyorum. Bu şehrin sabahlarına uyanmak istemiyorum.
Birkaç zamandır rüyalarımda beni ziyaret eden küçük kızın önünden ayrılmadığı mavi pencere ile üstünden çıkarmadığı o gülkurusu hırkanın yarattığı uyuma takılıyorum. Sanki beni rahatlatan tek şey bu. Delirmemek için bulduğum ve o en korkunç anda sığındığım sakin yer bu iki rengin tam ortası. Kızın kocaman gözleri üstüme dikilmiş, ama meraktan değil, bu görülüyor. Haksızlığa uğramış da acısını benden çıkarmak istermiş ya da beni benden iyi tanırmış gibi bakıyor. Yüzünde anlamını çözemediğim bir ifade ve tanıdık gelen bir şeyler var. Hiç ağlamamış mı bu çocuk? Hiç koyuvermemiş mi kendini? O boyaları soyulmaya başlamış mavi pencerenin önünde durarak ve gözlerin üstüme dikerek kötü kötü bakmak dışında hiçbir şey yapmıyor. Her gece gelip sabaha kadar benimle kalıyor. Arada başını öne eğiyor ama anlıyorsunuz ki kötücül bir duruş bu, korku veriyor.
Birden bir tüfek geceyi delen bir çığlık misali içimde patlıyor, kız yerle yeksan. Yatağımdan yüreğim ağzımda zıplıyorum.
Birazdan kalkıp bankaya gideceğim yarım gün çalışma zımbırtısı çıkardılar başımıza. Normalde cumartesileri hiç kalkmam yataktan. Çocukluğumun en mutlu günlerini köyün o en uzun, böcek sesleriyle dolu serini güzel gecelerini hatırlamaya çalışırım. Sisler arasında bazı yüzler belirir sonra. Bazı adlar yankılanır, ıhlamur kokularını titreterek yayılır yeşilliğe: Sinan, Cevher. Çocukluğumu paylaştıklarımın yanında olmak isterim. Bir zamanlar olduğum kişi olmak...
Sonra birden yine küçük kız düşer aklıma. Bir yerlerden tanıdık gelen tedirgin edici iri gözlerini, korkular zaman geride kaldığında bıraktığı buruk tadı, kendimi ve bana çok uzakmış gibi gelen geçmişi düşünür oyalanırım...
Kitaptan
ANNE, BABA VE DİĞER ÖLÜMCÜL ŞEYLER
Yalçın Tosun
Yapı Kredi Yayınları
2009
88 sayfa
7 TL.
Burcu Aktaş
27 Kasım 2009
RadikaL Kitap

İcadı Tarafından Ezilen Mucid - Gökhan Cemal Aslan

Teknoloji; insan hayatını kolaylaştırmak için çeşitli alanlarda yapılan yeniliklerin genel adıdır. Peki, kolaylık olurda tembellik olmaz mı? Teknoloji öylesine vazgeçilmezlerimizden olmuş ki, neredeyse onunla nefes alıp veriyoruz.
Günümüz teknolojisi ne kadar gelişmiş peki? Neler var bu teknolojide? İnternet, bilgisayar, cep telefonu vs. Şimdi her birini teker teker ele almak mümkün değil. Her birinin o kadar çok faydası var ki doğru kullanılırsa tabi… Ama biz genel olarak fayda ve zararlarından bahsedelim biraz. İnsanoğlu daima kolaya kaçar ne olursa olsun daima tembellik yapmaya meyillidir. Doğal olarak teknoloji de buna zemin hazırlamış oluyor. Mesela; basit bir havale işlemini bankaya gitmek yerine oturduğumuz yerden yapıyoruz. Ancak insan vücudu buna alışık değil. Zamanla çeşitli rahatsızlıklar meydana geliyor. Bel fıtığı, obezite, göz bozuklukları, çeşitli kanser hastalıkları vs. Bakın lehimize olan teknolojiyi nasılda aleyhimize çeviriyoruz. Hâlbuki yaptığımız yanlış değil aksine doğru ancak bankaya giderken yapmamız gereken hareket işlemini başka yerde yapmamak hata. Görüyoruz ki teknolojiyi gerektiği yerde ve zamanda doğru bir şekilde kullanılırsa hayatı kolaylaştırıyor. Fakat bu olanları bile bile günümüz insanları ısrarla tembellik yapıyor. Bunun sebebi ne peki? Tamamen bilinçsizlik.
Bugün cep telefonu kullanma yaşı o kadar çok düştü ki? İlkokul çağına kadar indi neredeyse… Çok güzel bir icat cep telefonu ancak gereğinden fazla kullanımı zarar. Çünkü inanılmaz derecede radyasyon yayıyor. Hatta kimimiz bunu abartarak saatlerce cep telefonu ile konuşuyor… Bunu yapanlarda hep gençler ve çocuklar… Teknolojinin yanlış kullanımı tamamen toplumsal bir sorun haline gelmiş. Ancak toplumsal olarak bir çözüm bulabiliriz. Bunu günlük spor aktiviteleri yaparak, telefon görüşmelerimizi kısıtlayarak, kendi aramızda diyalog halinde bulunarak vs. Yani gerçekleri kabullenerek…
Yani demek istediğim şu ki: bir an önce bu duruma dur demeliyiz, hep beraber. İnsanoğlu yeter ki olanların farkına varsın aksi halde icadı tarafından ezilen mucitler adayı olmaktan çıkar eziliriz…

Gökhan Cemal Aslan
Muş