Tarih Nedir / Cemil Taşkıran

"Tarih nedir ne işe yarar ve milletlerin hayatındaki rolü nedir?" diye bir soruya cevap vermek göründüğü gibi kolay değildir. Aslında tarih, kısa bir tanımla geçmişin bilimsel anlamda her yönüyle incelenmesidir. Zaman geçtikçe yapılan her şey tarih olur ve tarih, yürürken geride bıraktığımız her şeydir. Peki tarihi tarih yapan nedir? Tarihi tarih yapan kesinlikle tarih olamaz ona hayat veren anılmaya değer konuma getiren tarihçidir. Çünkü tarih olgulara dayalı bir süreçtir ve bu olgular tarihçi sayesinde canlanır. Yani tarih, tarih, tarihçi ile olgular arasında kesintisiz bir karşılıklı etkileşim süreci, bugün ile geçmiş arasında bitmez bir diyalogdur.
Tarih, doğrulanmış bir olgular kümesidir. Olgu çuvala benzer içine bir sey koymadıkça dik durmaz. Ancak bizim okuduğumuz tarih, doğrusunu söylemek gerekirse hiç de olgusal değildir. Bir dizi kabul edilmiş yargılardan ibarettir. Tarihçinin üstünde çalıştığı geçmiş belli bir manada bugün halen yaşayan bir geçmiştir ve geçmişteki bir eylemin ardında yatan düşünceyi tarihçi eğer anlamazsa o tarih ölüdür. Bu nedenle tarih, üzerinde çalışan konu ile tarihçinin zihninde ortaya çıkan bir süreçtir.

Avrupa'da gelişme ve ilerleme süreci ilk olarak geçmişin araştırılıp iyi bir şekilde anlaşılmasıyla ortaya çıktı. Aydınlanma devrine giren Avrupa, bireyselciliğe önem vererek devrim yapmıştır. Kendisini tanıyan ucmayan birey, Rönesans'tan sonra sanayi devrimi, Fransız İhtilali gibi büyük olaylara ortam hazırlamıştır. Türkiye'de tarih anlayışı ise Milli Kurtuluş Savaşı'ndan sonra canlanmıştır.
Tarih, kesinliğe dayanan bir bilim değildir ve her yeni bilgi mevcut olan diğer bilgiyi değiştirir. Bu yüzden tarihte düşünceler önem arz eder. Elde edilen bulgulardan ve olgulardan ziyade tarihçinin tarihe verdiği yorum ve şekil daha önemlidir. Nietzsche'ye göre, "Bir görüşün yanlışlığı ona karşı çıkmamız için bir neden değildir. Sorun onu ne ölçüde hayatı sürdürücü, hayatı koruyucu hatta türleri geliştirici olduğudur." sözüyle yukarda anlatılan fikre açıklık getirmektedir.
Geçmiş zamanlarda toplumlarda millet bilincinin yerleşmediği süreçlerde insanlar kendisini himaye eden devletlere veya imparatorluklara karşı hoşnutsuz olmuşlar. Tarih ile milli bir şuur kazanan insanlar artık tek çatı altında birleşerek dıştan gelen her türlü tehdidi engellemeye çalışmışlar. Bizler ötekiler için neysek ötekiler için de biz oyuz ve toplumların birbirlerine karşı her zaman üstünlük mücadeleleri olacaktır.
-----
Kaynaklar:
Edward Hallett Conn, Tarih Nedir, Çeviren: M. Gizem Öztürk, Istanbul, 1996
Mustafa Öztürk, Tarih Felsefesi, Elazığ, 1999
Özlem Doğan, Bilim, Tarih ve Yorum, Istanbul, 1998

Yazgının Odaları / Abidin Parıltı

Tayfun Pirselimoğlu yazarlık serüveninde kendi önermesini oluşturmuş ender yazarlardandır. Bize ister masallardan, çöllerden, insanın ıssızlığından, ister geleceğin kaotik dünyasından söz etsin, her defasında erki ve iktidarı hedef alır. ?Otel Odaları'nda ise keskin bir gerçeklik duygusuyla örülmüş. Diğer yandan alegorilerin fantastik dünyasında, olabildiğince sahici ve yalın öyküler anlatır bize, size, onlara

Tayfun Pirselimoğlu edebiyatımızın üretken yazarlarındandır. Sadece üretken bir yazar olarak kalmaz Pirselimoğlu, aynı zamanda kendi üslubunu, dilini ve yörüngesini de oluşturmuş bir yazardır da. Pirselimoğlu konularını bazen masalların uçsuzluğundan bazen de gelecekten alır ama her defasında bugünü işaret eder. Çöl Masalları’nda, Malihulya’da, bize yolculuklardan, bu dünyadan kopuştan, masalların fantastik gerçekliğinden söz etti. Her defasında yolculuk vardı. Çünkü yolculuklar insanın kendini aramasıydı, araması ve en sonunda her ne ararsa arasın kendini bulmasıydı (Simurg, Mantık-El Tayr ve bilumum kadim masallara bakınız). Şehrin Kuleleri’nde ise bu defa masallardan değil gelecekten söz etti. Geleceğin kaotik dünyasını, sistemlerin kendini yeniden oluştururken insanı hepten yok saymasını anlattı. Yine sözlü kültür geleneğinden yararlandı. Elimizdeki Otel Odaları için ise Pirselimoğlu’nun günümüzde geçen ilk eseri diyebiliriz.
Tayfun Pirselimoğlu yazarlık serüveninde kendi önermesini oluşturmuş ender yazarlardandır. Bize ister masallardan, çöllerden, insanın ıssızlığından, ister geleceğin kaotik dünyasından, sefalet içinde yüzen zenginliğinden, çoğalmış yalnızlığından söz etsin, her defasında erki ve iktidarı hedef alır. Otel Odaları’nda ise keskin bir gerçeklik duygusuyla örülmüş. Diğer yandan alegorilerin fantastik dünyasında, olabildiğince sahici ve yalın öyküler anlatır bize, size, onlara. Bütün öykülerin ortak ve odak noktasıdır oteller ve onların terk edilmiş, sefil, kirli odaları. Otellerden sadece bir kent kurmamıştır Pirselimoğlu, otellerin yalnızlığı ama tekinsizliği içerisinde bir ülke kurmuştur. (Sakın bu ülke Türkiye olmasın! Evet sahiden de Türkiye!)
Otel Odaları kendi içinde çoğalıp dağılan, sonra yeniden bir araya gelip labirentvari geçişlerle bütünlenen bir öykü-roman... Kitabın aynı zamanda ilk öyküsünü de oluşturan Uzun, Sıcak Bir Yaz’da bütün kenti ve cümle insanlığı terk etmiş (aynı zamanda insanlığını da terk etmiş), kendini bir otelin odasına kapatmış ve oradan dünyayı gözlemeye çalışan, gittikçe dünya gerçekliğinden kopan, kendine yeni gerçeklikler yaratan, yalnızlık içinde kavrulan bir adamın hikâyesi anlatılır. Bu otel bütün terk edilmişlerin, yenilmişlerin, hayattan umudunu kesmişlerin bir araya geldiği yegane yerlerdendir. Kimseye ait değildir. Otel herkese misafirlik duygusunu yaşatır. Burada yaşayan herkeste, bir göçmenlik ve sığınmışlık duygusu hakimdir. Gidebilecekleri başka bir yer yoktur. Dışarısı tekinsizdir. Burada güvendedirler. Keskin bir gerçeklikle başlayan hikâye fantastik bir sonla noktalanır.
Anagoor’da ise bir aşkın masalsı hikâyesi anlatılır. Aynı yatakta birbirine sarılmış olarak ölü bedenleri bulunan M ve N’nin şüphelerle dolu hikâyesinde çöl, yolculuklar ve fantastik meseller söz konusu, (iyi ki de söz konusu). M ve N gerçekleştirdikleri bir soygundan sonra kaçarlar ve başka bir şehirde bir otelde kalmaya başlarlar. Ancak M soygun paralarının da içinde olduğu ve aslında ‘gelecekleri’ olarak nitelendirdikleri kahverengi çantayla birlikte ortadan kaybolur. N’nin arayışı, kimsenin uğramadığı bir kasabada onu bulmaya çalışması, paranoyaları, yolculukları ve nihayetinde onu bulması ve ölüme adım adım yaklaşmaları, hikâyenin ana damarını oluşturur. Bu hikâyede bir yandan maktulün kendisi bizatihi anlatıcıyken ölüm meselesinden sonra yazar-anlatıcı olur. Yazar-anlatıcıda ise son derece objektif bir gazeteci dili kullanılır. Spekülasyonların yarattığı bilgi kirliliğine dikkat çekilir. Yazar, dünya gerçekliğiyleedebi gerçeklik arasındaki diyalektiği de yazı nesnesi haline getirmiştir burada. Dikkate sunulan şey, bizzat gerçekliğin çokboyutluluğudur.

Pazarlık pazarlıktır
Hayat Oteli’nde ise iki ana kahramanımız var. Birinin babası, diğerinin oğlu hastanede ölümle pazarlık halindedir. Pazarlıkta kimin galip geleceğini bilemezsek de, pazarlık pazarlıktır işte. Hikâye ilerledikçe anlarız ki birinin yaşaması için diğerinin ölmesi gerekmektedir. Ama bu sadece geçici bir anlaşmadır, en sonunda yazarın komplosu ortaya çıkar, yaşamlar birbirine bağlıdır, ölümler değil. Hayatı uğursuz bir nizamda akıp duran, dokunduğu her şeyi de o nizama uyduran, medetsiz, umutsuz ve de çaresiz oğlun hikâyesi hakikaten iç parçalayıcı. Hikâye ustalıkla örülmüş. Duygular ve empati ustalıkla kurulmuştur.
Şems Oteli Katibi, çocuk yaşlarda bir otelin çay ocağında çalışmaya başlayan, silik, hayatın kıyısına bile tutunamamış R’nin gittikçe yükselmesini, sonrasında otelin başına geçmesini ve gördüğü bir fahişeye aşık olmasını anlatır. R aşık olur ama bir türlü aşık olduğu kadınla konuşamaz. Yıllar yılı sadece bir bakışmadan ibaret olan bu aşk meseli ta ölüm döşeğine kadar çeşitli hülyalar arasında gidip gidip gelir. R’nin silik hayatı biraz karalansa da aşktan muzdaripliği onu bize pek yakınlaştırır.  Ve en nihayetinde, tıptı otelin kendisinden önceki sahibi gibi binbir talihsizlik ve uğursuzlukla yaşamı sonlanır. Aslolan tekrardır ya da tekrarın çoğul kombinasyonları.
Otel Odaları Raporları ise bugüne denk gelen, Türkiye’ye musallat olmuş, çok can yakmış, çok ev yıkmış, çok insanı aramızdan alıp götürmüş bir derdi isim vermeden, tamamen fantastik bir kurguyla anlatır. Nedir bu dert. Sanırım tahmin edilmiştir. Ergenekon.
Yurt çapındaki otelleri gezerek, kendisine gönderilen notta verilen direktife uyan ve hemen her otelde işlediği cinayetlere kaza süsü veren bir adamın hikâyesidir anlatılan. Karşı çıkan, çıkıntılık yapan, sürünün dışına çıkmaya yeltenen, yularını gevşetmek isteyen kişilerin görünmez avcısıdır Y.Y.
Burada geleneksel av ve avcı ilişkisi irdelenmiş ve geleneksel ilişkiyi Elias Canetti’nin Kitle ve İktidar’ını anımsatacak şekilde iyi kurulmuştur. Canetti “Bir yaratığın bir diğerine düşmanca bir niyetle yaklaşması, her biri kendine göre geleneksel anlamı olan farklı eylemlere ayrılır. Birincisi ava pusu kurmaktır; av, bizim onun hakkındaki tasarımlarımızın farkına varmadan önce mimlenir. Av, göze kestirilerek ve haz duyularak düşünülür, gözlemlenir ve özlenir, henüz daha canlıyken bile et olarak görülür...” der. Y.Y. de tam da böyle bir davranış biçimi içerisindedir. Yanaştığı kimseyi tanımaz ama onu sahibinin ona sunduğu bir av olarak görür. Avcılığın hukukunu harfiyen uygular. Her ölen kazayla ölmüştür. Ancak hikâye yine bir sürprize açıktır ve av ile avcının yer değiştirmesi söz konusudur.
Aslında Otel Odaları’ndaki birkaç öyküde yer değiştirme, birbirinin yerine geçme ve kendini başkasında bulma tekniği sıklıkla uygulanmıştır. Bu aslında bize sürekli bir dönüşüm içinde olduğumuzu, toplumun biçtiği rollerin değişkenliğini, zaman mefhumunu ortadan kaldırdığımızda değerlerin de sorgulanabileceğini hatırlatır.
Otel Odaları’ndaki bütün kişiler tek bir harfle veya iki harfle konumlandırılmıştır. Bu bir yandan kişilerin karakterleşememesi, toplum içinde kendilerine has bir yer edinememesini hatırlatırken bir yandan da bizi bu kişileri herkesle özdeşleştirmeye götürür. Sürü psikolojisine, tek tipleşmeye işaret eder. Otel Odaları son derece sakin ama derinlikli bir dille yazılmış. Dil ne kadar sade ve yalınsa hikâyeler bir o kadar sert, keskin, sıra dışı ve sakin olmaktan uzaktır. Sıradan insanların sıradan olmayan hikâyeleri bizi kaosun kenarına kadar götürür. Suçun, mananın, ölümün, kaderin ve tesadüflerin, deliliğin ve bunun aşka tezahürünün yeniden sorgulandığı Otel Odaları bence Tayfun Pirselimoğlu’nun ustalığını bir kez daha bize göstermektedir.
OTEL ODALARI
Tayfun Pirselimoğlu
İthaki Yayınları
2009
132 sayfa
10 TL.

Edgar Allan Poe'nun Öykücülüğüne Yolculuk / Senem Dere

Edgar Allan POE’nun öyküleri, Dost Yayınevi tarafından bir araya getirilerek üç cilt halinde basılmış. Yıllar sonra, özellikle Hasan Fehmi NEMLİ’nin titiz ve ayrıntılı çevirisinden Poe’nun öykülerini okumak çok keyifliydi. Poe her zaman tartışılmış ve hakkında pek çok şey söylenmiş bir yazar. Bu nedenle  Poe’nun yazarlığı hakkında benim  söyleyeceklerimin çok gereksiz  bulunabileceğinin farkındayım. Yine de onun öykülerinin bende bıraktığı etkiyi bir şekilde anlatmak ihtiyacıyla bu yazıyı kaleme almış bulunuyorum.

Şimdi, bir gölün kenarında oturduğunuzu, etrafınızı çeviren dünyanın ve yüzünüzün durgun suya yansıyan aksini seyrettiğinizi düşünün. Bir süre sonra içinizde, sudaki kıpırtısız dünyayı dağıtmak, sarsmak, değiştirmek için karşı koyamadığınız bir istek belirmez mi? Doğal olarak suya dokunur ya da göle atmak için bir taş aramaya başlarsınız.
İşte Poe’nun öyküleriyle yaptığı budur. Onun öyküleri göle atılan bir taş gibidir ya da suyu karıştıran becerikli bir el... Önce hayretle, yüzünüzün alışkın olduğunuz çizgilerinin bozulmasına, dağılmasına şahit olursunuz. İyice bakmaya cesaretiniz varsa, size benzeyen ama çoğu zaman görmezden geldiğiniz, hatta ürktüğünüz yine de içinizde bir yerlerde olduğunu hep bildiğiniz kendinizle yüzleşirsiniz bulanık suda. Ardınızdaki dünya da belirsizleşmiş, yıkılmıştır. Tekinsiz, karanlık, kuralsız ve vahşi, başka bir dünyanın kapıları aralanır. Oraya hükmeden Tanrı, olsa olsa Dionysos’tur. Takıntılara, tutkulara, kayıp ruhlara, delice isteklere, öc almalara, kana ve sonsuz aşklara kaldırır kadehini.

İlginçtir ama içinizdeki ürperti sizi o kapılardan girmeye zorlar. Kasvetli bir şatoda bulursunuz kendinizi. Geniş merdivenlerin basamaklarında durmuş, duvardaki tablolardan birini seyre dalmışsınızdır. Tablodaki bakışları sisli  kadın, sanki resimden çıkacak ve yanınızdan bir tüy hafifliğiyle geçerek gözden kaybolacaktır. Bir ânlığına başınızı başka yöne çevirmeniz bunun için yeterlidir. Kapalı kapıların ardındaki odalardan birinde, evin sahibi hastalıklı bir özlemle o kadının gelmesini ve acılarından kurtulmayı beklemektedir. Bilirsiniz; insanın önce en yakınındakini öldürdüğünü, sonra da onu yeniden, yokluğundan var etmeye çalıştığını. Kendini ancak  böyle aynalara çizebildiğini... Anlarsınız, çünkü sizin de başınıza gelmiştir böyle şeyler.

Siz, odaları salonlara, salonları merdivenlere, merdivenleri gizli bölmelere, kilerlere, şarap mahzenlerine bağlayan koridorlarda yürürken, bahçedeki ağaçların pencerelerden yansıyan tuhaf gölgeleri peşinizdedir. Yoksa bir kara kedi midir takip eden sizi?  Sürekli sırtınızda hissettiğiniz, onun parlak, rahatsız edici gözleri midir? Bilmenin imkânı yoktur! Çünkü burada her şey sadece sezdirir kendini. Yanından geçtiğiniz duvarların tatlı çağrısına da aldanmayın. Dokunduğunuz anda sizi kendine katacak; etten, kemikten, kandan beslenen harcını sizinle ısıtacaktır.

Şansınız varsa, adımlarınız mahzenlere değil geniş odalara ulaştırır sizi. Kalın kadife perdeleri çekilmiş, büyük mobilyaların ağır ağır nefes aldığı odalara... Yürüyemeyecek kadar yorgunsunuzdur artık; tozlu, büyük yatağa bırakırsınız bedeninizi. Karşısınızdaki tabloda, fırtınaya tutulmuş bir geminin çaresizliği vardır. Patlayan dalgaların sesini duyar gibi olursunuz uyumadan önce. Uyku, yoğunlaşıp ağırlaşan karanlığın üstünüze kapanmasıdır sanki. Bir kadının, tanıdığınız ama kim olduğunu çıkaramadığınız bir kadının, soğuk, incecik, mermer beyazlığında elleri karanlığı yırtıp size doğru uzanır. Siz dudaklarınız kupkuru, nefes alamadan beklersiniz. Dışarıda onun ayak sesleri, gittikçe yaklaşır, yaklaşır, yaklaşır...

Az önce izlediğiniz tablodaki gemide gözlerinizi açtığınızda, dalgaların dehşeti, karanlığınkini unutturur. Gemiyle beraber dünyanın dibine doğru çekildiğinizi yavaş yavaş kavrarsınız. Durumunuzu kabullendiğinizde şaşırarak fark edersiniz ki orada göreceklerinizin merakı korkunuzun önüne geçmiştir. Sanki okyanusu böyle köpürten, rüzgârı çıldırtan, gemileri  savuran da sizin bu merakınızdır. Eğer vazgeçerseniz merak etmekten, her şey birdenbire duracak, ölüm birdenbire gelecektir. O yüzden gözlerinizi kapatamaz, her şeyi görmeye çalışırsınız. Asıl korktuğunuz, dehşet verici şeyler görmek değil, görülecek hiçbir şeyin olmamasıdır artık.* O gemide, her şeyin başlangıcına varıncaya kadar döner durursunuz. Zaman, ölümün size yetişemeyeceğini düşündürecek kadar uzar.
Ama dünyanın dibi siyah bir odadır. Kan rengi camlardan al bir ışık sızmaktadır. Ayak bastığınız kuzguni halı üzerinde, kan renkli camlardan süzülen yalazlar dans etmektedir.** Odadaki abanoz  saatin vuruşları etrafı çınlatmakta, bütün sesler onun karşısında susmakta, erimektedir. Kaçmak, odadan çıkmak istersiniz ama saatin vuruşları sizi olduğunuz yere mıhlamış, tüm gücünüzü almıştır. Hiç olmadığınız kadar bitkinsinizdir; göz kapaklarınız gittikçe ağırlaşır. Sonunda saatin vuruşları kalbinizin ritmi gibi uzaklaşır,  duyulmaz olur.
Göle attığınız taş çoktan dibe çöktü, sular duruldu. Her şey yerli yerinde... Ama neden titriyorsunuz? Haklısınız, hava serinledi sanki. Zavallı kedinin sizi izlediğini de nereden çıkardınız? Anlıyorum, son zamanlarda içkiyi fazla kaçırıyorsunuz. Evet evet, gitmeli ve iyi bir uyku çekmelisiniz. Düşünmemelisiniz böyle şeyleri...

* Kuyu ve Sarkaç
* Kızıl Ölümün Maskesi 


Bu yazı daha önce Sabit Fikir'de yayınlanmıştır...

Duvar... / Ramazan Mastavralı

Bu duvarın, Pink Floyd'un "The Wall" isimli ünlü parçasıyla ilgisi bulunmuyor maalesef.
Bu, 21. yüzyılda, demokrasi, insan hakları, özgürlük gibi yüce kavramlar kullanılarak yapılan bir savaşın ardında bıraktığı duvardır.
ABD, 31 Ağustos'ta muharip askerlerinin tamamını Irak'tan çekti. Ülkede, daha önce imzalanan SOFA anlaşması çerçevesinde muharip olmayan! 50 bin asker kaldı. Bir de Bağdat'ı çevreleyen duvarlar.
Bu duvarların asıl adı T-Wall. Irak'taki en önemli üreticisi ise beton konusundaki uzmanlığı ile tanınan bir Türk şirketi. Zaten, biraz dikkatlice bakınca, üzerlerinde Türk şirketinin logosunu görmek olası.
Bağdat'a adım atar atmaz kendinizi o duvarların arasında buluyorsunuz. Havaalanından kent merkezine kadar uzanan yoldan başlayıp, Amerikalıların oluşturduğu yeşil bölgenin çevresini adeta ortaçağ kalesi gibi çevreleyen bu duvarlar Irak halkının zihnini de esir almış.
Ülke işgalden büyük ölçüde kurtulmuş ancak, Irak halkı hala zihinsel esaretin sarmalından çıkmaya çalışıyor.
2002 yılında ambargo altındayken bile Dicle kenarında kafelerin dolup taştığı, insanların sokakta alışveriş yaptığı, can kaygısı taşımadan yaşadığı ülke gitmiş; yerine sürekli patlamaların yaşandığı, ölüm korkusunun sindiği, yüzlerin gülmediği, sokaklarında çocukların oynamadığı, parklarında bahçelerinde sevgili fısıltıları yerine silah seslerinin yankılandığı bir ülke gelmiş
Bağdat'ta kimse Saddam Hüseyin'i kutsamıyor ama Amerika'yı da ya bugünkü yönetimi de kutsayan yok.
Sadece geçmişe özlemin ince kokusu var burunlarda.
"O zaman baskı vardı ama en azından ölüm korkumuz yoktu" diyenlerin sesi daha çok çıkıyor artık.
Bağdat, Hollywood'un, "büyük felaket sonrası" filmlerinin setini anımsatmakta. Sanki bir nükleer felaket olmuş ve insanlar yeniden var olma savaşı veriyor.
T-Wall'ların arkasına saklanmış büyük binaların siluetleri Ortadoğu güneşinin altında titrek görüntüler oluştururken, 50 derecenin üzerindeki çöl sıcağına karşı sıradan Bağdatlının yapabileceği çok fazla birşey bulunmuyor. Günde 3 ya da 4 saat verilen elektrik ne klima çalıştırmaya ne de insanların günlük yaşamın gereksinimlerini karşılamaya yetiyor.
Kaçak mazotla çalışan jeneratörlerin gürültüsü artık kulaklarda kalıcı bir yer etmiş. Gürültü kesildiği zaman dikkatler dağılıyor, sanki olağanüstü bir gelişme varmışçasına...
Bağdat dinle, mezheple bölünmüş. Kent de zihinler de...
Şii ve Sünni öyle bir ayrılmış ki birbirinden, iftar vakitlerini bile ayırmışlar. Sünniler Şiilere Şiilerin de Sünnilere güveni yok.
Ezanı duyan Sünniler önce oruçlarını açıyor, Şiiler ise havanın tamamen kararmasını bekliyor.
Bu iki mezhebin tarihsel uzlaşmazlığı bir yana, ülkenin gerçek gündemi bile iki ayrı eksen üzerinde şekillenmiş.
Altı ay önce yapılan seçimlerden lideri laik bir Şii olan ancak ağırlığını Sünni grupların oluşturduğu Irakiye birinci olarak çıkmış. Çıkmış ama bir türlü büyük ağabeyden yani Amerika'dan izin alamamış.
Tabii, her ne kadar demokrasi getirme, insan haklarını koruma bahanesi ile gelmiş olsa da Amerika, seçimden birinci çıkan partiyi görmezden geliyor. Çünkü, Amerika'nın çıkarı ya da Barack Obama'nın çıkarı, Irak'ın istikrarlı bir ülke görüntüsü vermesinde... Ülke gerçekten karmaşanın, kaosun eşiğinde olsa da bu kimsenin umurunda değil.
Amerika, Şiilerin ülkede çoğunluk olduğu gerçeğinden yola çıkıp, seçimden birinci çıkmasa da Tahran yönetiminin bir dediğini iki etmeyen Nuri el Maliki'yi desteklemekte. Irakiye'yi ise görmezden gelmekte...
"Bu ne yaman çelişki anne" dedirtircesine Amerika'nın Tahran'ın esas oğlanı el Maliki'yi desteklemesi ilk aşamada şaşırtıcı gelse de, Amerika'nın klasik kendine yontan çıkarcı mantığı gözönüne alındığında yok da yadırganmıyor.
Kapalı kapılar ardından büyük bir siyasi mücadele veriliyor. Adeta siyasal bir santranç oynanıyor Bağdat siyasetinde.
Öneriler alınıyor öneriler veriliyor, formüller geliştiriliyor, cumhurbaşkanlığı, başbakanlık ve bakanlıkların pazarlıkları yapılıyor kıran kırana...
Sokaktaki sıradan Iraklının çilesi ile dolmuyor bir türlü.
Irak hızla tek adam yönetimine doğru gidiyor. El Maliki, ikinci Saddam Hüseyin olma yolunda hızla ilerliyor.
Görev yaptığı sürece içinde Irak ordusundan, yargısına, bürokrasiden lideri olduğu Dava partisine kadar bütün kurum ve kuruluşları kendi egemenliği altına alıp şekillendirdiği için Irak yeni bir diktatörlük döneminin eşiğinde bulunuyor.
Demokrasi adına ülkeyi işgal etmiş Amerika ise sadece ve sadece Obama'nın temsilciler meclisi ve senato seçimlerinde "geride istikrarlı bir Irak bıraktık" görüntüsü verebilmek için el Maliki'nin yeniden başbakan olmasını istiyor.
Seçimden birinci çıkan ancak hükümet kurması için önü bir türlü açılmayan Irakiye ise ordunun ve yargının el Maliki'ye bağlı ve bağımlı duruma gelmesinden yakınıp duruyor.
Bu yakınma bir süre sonra Sünni grupların eline silah almasını tetikler mi bilinmez ama Irak'ta ikinci el Maliki döneminin açılması sadece siyaseten değil, ekonomik açıdan da birçok sıkıntı beraberinde getirecek gibi görünüyor.
Yolsuzluk almış yürümüş. Ülkenin petrol geliri halka kesinlikle yansımıyor. Milyarlarca doların kimin cebine gittiği belli değil.
Maalesef, Irak yarınlara çok da umutlu bakmıyor
Ülke duvarların arkasında yaşıyor, duvarlar bu güzel ülkeyi sadece çağdaş dünyadan değil, gelecekten de uzak tutuyor.
Oda Tv'ye teşekkür ederiz...

Kitaplardan Notlar / Derleyen: Murat Mutlu

"...Biliyorum bütün sözler yavan, bütün sözcüklerin içi boşaltılmış, bütün anlamlar kullanılmış,
bütün anlar uçucu; kelimeye dökülen her duygu,
kendiliğinden soğuk bir klişe oluveriyor;
hiç bir sözcük duygularıma da yüreğime de yetmiyor;

Anlatabildiklerimle değil, anlatamadıklarımla karşında durmak için kaçırdım seni,
çaresizliğimi görmen için kaçırdım;
yalnızlığımı anlaman için; beni yüreğinle anla, gözlerinle dinle diye...

"Beni kendi kelimelerinle gör diye".
Seni aşk uğruna kaçırdım.Aşk uğruna. Hepsi bu işte..."

Sen ne hissedersen hisset, ne anlatırsan anlat,
karşındaki kendi kelimeleri ile seni görmedikten sonra...''

Murathan Mungan-Üç aynalı kırk oda

--------

hepimiz hastayız.
kimimiz antikaya,
kimimiz arabaya,
kimimiz makama mevkiye,
kimimiz kadınlara,
ne bileyim ben en doğrusunu minibüslerin ardına yazıyorlar.
- nedir o?
- bir ben değil, herkes hasta.

Mustafa Kutlu-Tahir Sami Bey'in Özel Hayatı

--------

Herkesin Kendine Göre Bir Dağı Vardır ve Herkes Kendi Dağında Yaşar Mevsimleri.
Senin Güneşin Yakamaz Beni, Benim Kışımla da Sen Asla Zatürree Olamazsın.
Şimdi Çık Kendi Dağına, Ayakkabılarını Çıkar ve Koş.
Doludizgin koş! Arkana Bile Bakma Koşarken.
Bakma; Çünkü Arkanda Hiç Kimse Yok!
O Dağ Sadece Senin. Ayağını Basmadığın Hiçbir Şer Kalmasın.
Her Yerini Ezbere Bil bu Dağın. Yeni Ağaçlar Dik Dağına.
Ağaçlarla Yeşile Boya.

Gururla Dolaş. Adımların Hep Büyük Olsun.
Büyük Yaşa! Hiçbir Zaman Korkutmasın Ölüm Seni ve Daima Emin Ol;
Sen Ölmeden Kimse Gelmeyecek Senin Dağına. Ölünce Gelecekler ve:
"Burada Koca Yürekli Bir Dağcı Yaşardı." Diye Yazacaklar Senin Zirvelerine;
Ama Bu Senin Umurunda Bile Olmayacak.
Sen Zaten Senelerce Koca Bir Dağcı Olduğunu Bilerek Yaşamıştın.

Erdal Demirkıran - Adam Dediğin Benim Gibi Olur

--------

"Çok param olunca yalnızlık satın alacağım kendime."
1997 - İstanbul

Ben yazar değilim.
Sadece 16 yaşımda boyumdan büyük bir güne kafa tutarken o vitrinde görüp aşık oluğum yalnızlığı,
gömleğimden çorabıma kadar ciltleyip satarak çıplaklığımla baştan çıkarmaya çalışıyorum satın almaya gücüm yetmediği için.
İçimdeki birden fazla insanın varlıklarını koruma çabaları ve lakin sonunda yalnızlığı edinmeme hizmet edişlerinin bir paradoks olup olmadığını düşünmektense,
oturup hepsini teker teker dinleyerek bir sonuca varmaya çalışıyorum.
Yani bildiklerimden değil,hiçbir şey bilmediğim için yazıyorum.

Salt,mecazsız yalnızlığı istiyorum.
Madem ki insanlar,yalnız olma isteğinin iyileştirilmesi gereken bir hastalık olduğunu düşünüyorlar,
ben de anlayacakları dilde sesleniyorum sevgilime:

"Seviş benimle.Hastalığım ol ve ölüme hazırla beni."
1997 - İstanbul

Ömer Faruk Dizdar-Şizofreni Günlükleri

--------
'Bize öğretilen her söze kandık
‘Yasaktır’ ‘Memnudur’ dendi,inandık
Hep ‘Girilmez’ levhasına aldandık
Bu tutulan,yanlış yol gelir bize..''

''Hayat düşünceleri tutan bir hapishanedir.
İnsan can sıkıcı bir saç demetidir.
Ben de akılsız bir robotum..''

"Kendi önsözümü yazacağım.
Olmayan romanların yazarı Selim Işık için
önsözler yazacağım.
Her önsözde,okuyucunun karşısına değişik bir
kişilikle çıkacağım.
Bin yazar kadar,on bin yazar kadar güçlü olacağım
böylece.
Bazı önsözlerde başarısız bir yazar olacağım: ilk eserimin
ilgi görmemesi üzerine ümitsizliğe kapılarak intihar ediceğim.
Bazen de,o kadar meşhur olduğum halde anlaşılmamış olmanın ıstırabını
duyacağım gene: insanlardan kaçacağım."

Oğuz Atay-Tutunamayanlar

--------

Sevgiden vazgecilemeyecegine gore,
sevgi konusundaki başarısızlığı yenmenin bir tek yolu kalıyor:
Once başarısızlıgın nedenlerini incelemek;
sonra da sevginin ne oldugunu anlamaya calısmak.

Erich Fromm-Sevme Sanatı





--------

Beni kalabalık sandınız...

Evimde hiç güneş batmaz, diye geçti aklınızdan...

Oysa ben çoğu kez bana gelen mektuplarınız kadardım.
Evimde güneşim çok battı.
Mektuplarınızın içindeki sevgi ve merhametin ışığıyla çok gece geçirdim. Yalnızlıktan ölecek gibi olduğum anda tekrar tekrar okuduğum o mektuplar, beni sabaha çıkardılar...

Unutulmak acısını sadece bu mektuplar hafifletilecek gibiydi...

Kitaplarımı, bilmediğim, tanımadığım kişilere yazıyordum.
Belki de bir meçhule...

Ama o meçhulden, yani sizlerden bana sevgiler akıyordu.
Acılar, sırlar, çelişkiler, umutlar, yalnızlıklar; hayal kırıklıkları, gözyaşları, ölme isteği ve yaşama sevinci akıyordu...

Bu kimsesiz incelikler ülkesine..

Cezmi Ersöz-Zarfını Ben Açardım Sana Yazdığım Mektupların

--------

Hatice sadece bir çift âşık göz değil.
Hatice sadece nehre yatak.
Sadece sancağa burç değil.
Hatice aynı zamanda “eller” demek.
Allah’ın Sevgilisini emanet ettiği kadın elleri, aşkın elleri.
Aşkın evi.
Vahyin çatısı.
Gözbebeğin çerçevesi.
Zemzemin kuyusu.
Mağaranın yoldaşı.
İnci’nin istiridyesi.
Define’nin sandığı.
Sevgili’nin sırtına hırka.
Hatice, köşesiz ve kusursuz çember.
Hatice, avuçlarından su içtiğimiz emek sahibi ellerin adı.
Hatice, Aşk’a kapı, Sevgili’ye kab.
Hatice, ol emri karşısında kainat.
Hatice göğün altına uzanmış arz.
Hatice, varlığı Mim harfine ev kılınmış kadın.
Hatice, tekvin kokusu.
Rüyası gerçeğe çıkmıştı Hatice’nin.
Güneş evine doğmuştu.

Sibel Eraslan/ Çöl~Deniz Hz.Hatice

--------

İçinizden herhangi bir sebeple kovduğunuz birisini,
Yaşadığınız şehirden de kovabilir misiniz?
Sığınacağınız bir esmer sevdanız bile yoksa,
Yeni sözcükler mi ararsınız yemininizi iletsin diye,
Yoksa ülkesiz bir bayrak gibi çırpınan umudunuzu yarıya indirip,
Barışın anlamı mı olursunuz?

Veysel Boğatepe-Git Bu Şehirden


--------


''Aslında gerçekten rahatlamaz,avunur ademoğlu..
Belki de avunmamız bile kendi sanımızdır.
En iyi avuntu da,dünyadan vazgeçtiğimize,hırsları zincirlediğimize kendimize inandırmak..
Yalan da olsa,inandırmak..''

Kemal Tahir-Esir Şehrin İnsanları


--------

...''gitmek kadere diş bileyenlerin, varmaksa kadere inanmayanların tercihiydi.
birinin kökleri geçmişte, haritası çok merkezli; ötekininse kolları gelecekte,
haritası tek merkezliydi. bu sebepten, birinde ağır basan dişilik, ötekinde erkeklikti.
kaçmaya gelince o bambaşkaydı.
kaçmak sürekli hareket halinde olmasıyla gitmeyi ve gizliden gizliye barındırdığı
bir başka, bir öte mekan arzusuyla da varmayı çağrıştırıyordu.
velhasıl kaçmak, hem gitmeye hem de varmaya, ne gitmeye ne de varmaya benziyordu.''

Elif Şafak-Şehrin Aynaları

Kitaplardan Notlar / Derleyen: Murat Mutlu

"...Biliyorum bütün sözler yavan, bütün sözcüklerin içi boşaltılmış, bütün anlamlar kullanılmış,
bütün anlar uçucu; kelimeye dökülen her duygu,
kendiliğinden soğuk bir klişe oluveriyor;
hiç bir sözcük duygularıma da yüreğime de yetmiyor;

Anlatabildiklerimle değil, anlatamadıklarımla karşında durmak için kaçırdım seni,
çaresizliğimi görmen için kaçırdım;
yalnızlığımı anlaman için; beni yüreğinle anla, gözlerinle dinle diye...

"Beni kendi kelimelerinle gör diye".
Seni aşk uğruna kaçırdım.Aşk uğruna. Hepsi bu işte..."

Sen ne hissedersen hisset, ne anlatırsan anlat,
karşındaki kendi kelimeleri ile seni görmedikten sonra...''

Murathan Mungan-Üç aynalı kırk oda

Yazının tümü için tıklayınız

Sendeyim Çünkü Seninleyim / İnci Diremler

Bir çıkış yolu ararken kendime, tamamen yok oldum tozlu raflarda asılı kalmış anıların sarhoşluğu içinde. Hangi aydınlığa doğru yol almış olsam sonu hüsranla biten başka bir durakta buluyorum kendimi. Yönümü bir türlü bulamıyorum. Sanki içimdeki alev alev yanan mumlar sönmüş, beni karanlığa mahkum etmişlerdi. İçimde sönen mumların eski zamanlarda olduğu gibi var olması için küçük bir kıvılcım peşindeyim. Hani olurda bulursam, sana açılan bir çıkış bir kaçış yolu bulurum diye ümitlerimi deste deste yaparak koydum bir vazonun içine.

Unutulmuş bir dilin kelimeleri gibiyim. Bir kaç kelime söylesen benden yana, unutulmuşluktan kurtulurum sevdiğim. Kimse bilmesin bu dili yalnız sen ve ben. Anlamasınlar beni, günlerin ardı ardına güneşin batışıyla kaybolduğu zamanlarımda pek de önemli değil anlaşılamıyor olmam. Biraz uzak gibisin bana. Yoksa bu dili bilmediğin için mi çekimser duruyorsun benden. Kapa gözlerini gönül gözlerin yeter bu dili öğrenmen için. Ab kadar temiz yüreğin varken , dünyanın riyakarlığında kirletilmiş gözlerine ihtiyacın yok cantanem. Hiç ummadığın bir gün bu dilin özünde ne varsa öğrenmiş olduğunu göreceksin. Belki de zihnin en derin en ulaşılmaz köşelerinde bu dile dair uçsuz bucaksız bir deniz gibi uzanmış kelime hazinesine sahip olduğunu kavrayacaksın. Ve o zaman sana bir dil öğretmediğimi, sadece hatırlamaktan korktuklarını gün yüzüne çıkardığımı göreceksin.

Fotoğraflar bile hüzüne bürünmüş öylece bakıyorlar yüzüme. Konuşmalar desen acısını yüreğinde taşıyan bir aşkın türküsü gibi mırıldanıyor duyumlarımda. Saatler biraz daha içten ilerliyor, akrep yelkovanla yanyana gelince, bir an duraksıyor içten bir merhaba ve hoşçakal diyor sanki. Keşke zaman dursa diyorum yanyana kalsalar, daima gökyüzünde bir bulut gibi mutlu mesut salınsınlıyor istiyorum. Ancak zaman o kadar acımazsız ki. Akreple yelkovanı durdursam, bu direniş esnasında elim kan revan içinde kalacak. Ve bu direnişin sonucu ise bir kaç dakikalık mutluluk olacak yalnızca.

Çıkış yolumu buldum. Yolum doğruca beni sana getirecek bunu biliyorum. Bir kıvılcımla yanan mumlarım sayesinde, geleceğimi daha net görebiliyorum artık. Yanına gelirken sadece bize ait olan dille örülü mısralarla örtüyorum yüreğimi. Fotoğraflar, üzerlerine bulunan hüzün bulutlarını kovmuş, mutlu bir gülümseyiş kalmıştı ifadelerinde. Zamanın zalimliği mi? Onu umursayana kim aşkım. Söküyorum saatin pillerini. Sessiz sakin duyulan tik-tak’Lar yerini huzura bırakıyor. Akrep ile yelkovanın mutluluk merasimini izliyorum kısa bir süre. ben de mutluyum artık. Yoluma devam ediyorum. Sana ulaşmama ramak kaldığının farkındayım. Bir adım küçük bir adım daha. Ve son durak. Yüreğinde yüreğim. Tek duymak istediğim sessizlik. Ama senin aşk kokan sessizliğin. Daha bir mutluyum aslında. Çünkü sendeyim çünkü seninleyim.

01.08.10 Pazar / 14.56

Meserret Oteli / Sait Faik Abasıyanık

Anonim bir e-postayla adresimize gelen Sait Faik'in Meserret Oteli öyküsünü yayınlamak, hatırlatmak istedik...
 İstasyona iki erkekle bir kadın indi. Yağmur çok şiddetli yağıyordu. Genç bir hamal, bu üç kişilik grubun eşyalarını yüklendi. Kadın hamala:

- Meserret Oteli’ne, dedi.
Hamal:

- Meserret Oteli’ne mi? diye sordu. Bu soruşta, işitmemekten değil, bir güzel sözü bir daha tekrarlatmak isteyen acemi bir haletiruhiye var gibi idi. Kadının sesi, yağmurlu havanın içine daha madeni bir yağmur gibi düşmüştü. Erkekler, sessiz, sedasız, ceketlerinin yakalarını kaldırmış, istasyon binasının içine doğru kaçıyorlardı. Genç kadınsa hamalın sorgusuna başıyla müsbet bir cevap verdikten sonra kırmızı muşambasını uçuran rüzgara ve erkeklere doğru seğirmekte idi. Birden geriye dönüp hamala:

- Çocuğum, dedi. Daha iyisi bize bir araba bulsan…

Arabaya birbirine sıkışarak yerleştiler. Hamal da eşyaları arabacının yanına birer birer koymuş; arabanın içine ve genç kadının bir erkek çocuk yüzü taşıyan kafasına dönmüş:

Uğurlar olsun, demişti. Allah rahatlık versin!

Erkekler ilk defa seyahate çıkmışlara mahsus acemilik ve sersemlikle dolu idiler. Kadın, hamala:

- Eyvallah, dedi.

Araba hareket etti. Hamalın elleri açık kalmıştı.

Araba çamurların içine daldı. Yolcular, uzakça şehre doğru çekip gittiler. Neden sonra kadının aklına geldi.

- Ah dedi, ne eşeğim. Hamalın parasını vermeyi unuttum. Erkekler, kadın, “ne berbat bir hava,” demiş gibi kafalarını salladılar ve sersemliklerine daldılar. Arabacı atlarına homurdanıyordu. Geniş sırtında rüzgar esiyordu.

Kadın müteessir, arabacının sırtındaki rüzgara bakıyordu.

Birkaç defa ona seslenmek istedi. Fakat cesaret edemedi. Bu sırtın ötesinde göreceği iki haydut gözüyle karşılaşmak mümkündü. Bütün bu sırt ve arka, manzarasından gözünün önüne bir kürek mahkûmunun külrengi kafası, gözleri, katil hayatiyeti geleceğine emindi. Fakat birden kafasını ve kalbini dolduran bir cesaret ve tecessüs hamlesiyle:

— Arabacı, dedi.

Rüzgârlı, kalın geniş sırt ürpermişti. Ürpermişti ama yağmurlu, ıslak kafasını çevirmemişti.
Kadın ikinci defa seslendi. Bir kafa homurdanır gibi döndüğü zaman kadın; hayalde yaratılan şeylerin hakikatteki aykırılığıyla karşılaşmaların ahmaklığıyla mı susmuştu?

Şimdi güzel ve köylü bir çehre, on üç yaşında bir çocuk yüzü ona soruyordu:

— Ablacığım ne oldu? Bir şey mi unuttunuz?

— Hamalın parasını vermeyi unuttuk da...

— Ziyanı yok abla, ben dönüşte kendisine veririm.

Arabacı arabadan inmiş, bir başka arabacı yerine gelmiş gibi, aynı sırt manzarası kadının gözlerinde yeniden peyda oldu. Ve kadın hayaline, tekrar bir haydut çehresi mıhlayarak, kasabanın çamurlu, ıslak, ölü çarşılarını seyre daldı.

Meserret Oteli, kasabanın en güzel oteli idi. Erkekler, acemiliklerini boyun bağlarını çıkarır gibi çıkarmışlar, otelciye isimlerini yazdırıyorlardı. Kadın, küçük salonu gözden geçirmekteydi. İsviçre ’de, bir aile pansiyonunun şirin köşkünde, iki kış geçirmişti. Basit, kullanılmaya elverişli, çıplak denilecek kadar boş, fakat her şeyi tamam bir salondu. Anadolu’nun bu küçücük nahiyesinde bir İsviçre köyünün konforunu yaratan adamı görmek merakıyla; küçük bir masanın önünde, sandalyeye oturmadan, reverans eder gibi bükülmüş, yolcu kâğıtlarını dolduran otelciye:

— Bu otelin sahibi siz misiniz? diye sordu.

Genç adam kafasını kaldırmadan:

— Evet, benim, dedi.

Kadın evli misiniz diye sormak istiyor; bir Avrupalı kadın zevkiyle süslü ve muntazam salonu bu kafası tıraşlı adamın yapacağına inanmak istemiyor gibi duruyordu. Kadın bu suali her nedense sormadı.

Duvarda iki resim levhası vardı. Birisi bir bostan dolabının gölgesini ve şıkırtısını, kovaların akşam ışığıyla dolmuş parıltısını bir fotoğraf hissizliği ve mevsukiyetiyle aksettiriyor. Bir diğeri, acemi fakat çok hassas bir fırçanın, çok çabuk kaçan bir hayali zapt etmek için baş döndürücü bir acele içinde çırpındığı bir genç kız portresi idi. Otelci ile işlerini bitiren erkekler de bu genç kız resminin önüne dikilmişlerdi. Bir tanesi bu portrenin üzerinde yaptığı tesiri ifade etmesini bilen bir çehre ile dalgın:

— Bu portrede, dedi, bir sürat var. Adeta ressam bu çehreyi yüz kilometre yapan bir trenin içinde geçerken durulmayan istasyonların birinde dikilmiş sıtmalı bir kız çocuk hayalini kafasında sonradan canlandırmış, büyütmüş de yapmışa benziyor.

Otelci de oraya bakıyordu. Gülümser gibi gözleri duvarda, resmi görmüyor, fakat o tarafa bakıyordu. Sessiz denilecek kadar haletiruhiyesizdi. Alışılan, özlenen bir çirkinliği, entelektüel bir yüzü vardı.

Mütevazı bir sesle:

- Hemşirem ölmeden birkaç saat evvel, dedi.

Hepsi tekrar gözlerini portreye çevirmişlerdi. Kadın, yüzünü dönmeden:

Bu resmi siz yaptınız değil mi? dedi.

Erkekler otelcinin, “hayır ben yapmadım”, demesini bekliyorlar gibi bir hal almışlardı. Kadın sorduğu sualin cevabını almış kadar müsterih bekliyordu.

Otelci ağır ve düşünceli:

- Hayır, dedi.

Sanki erkekler geniş bir nefes almışlardı. Kadın bu menfi cevaba hayret etmemişti. Otelci devam etti:

- Bizzat kendisi yapmış. Bir arkadaşı aynayı tutmuş. O kendi eliyle, işte resimdeki gibi gülümseyerek… Bizzat kendisi yapmış.

Kadın bildiğimiz kadınlardan olsaydı otelciye, bu portrenin hikayesini ondan kopara kopara alabilirdi. Yüzü lakayt bir mana almıştı. Erkeklerin sarışınına döndü:

- Bana, dedi, bir cıgara verir misiniz?

Otelci ağır ağır odadan çıktı. Birkaç saniye sonra tekrar içeriye girdi.

Bir emriniz olursa, dedi, zili basarsınız. Garson size odalarınızı gösterir. Yatmadan evvel sıcak bir şey içmek arzu ederseniz size çay da hazırlayabilirim.

Otelcinin yüzü heyecanlıydı. Yüzlerce müşteriye yaptığı gibi, bir iskemlenin üstüne ters oturup gözleri görmeden resimde, hikayesini anlatmayı gayrı şuuri arzu ediyordu. Fakat kadın:

- Teşekkür ederiz. Evet yatmadan evvel bir çay içebiliriz. Çok teşekkür ederiz.

Otelci ikinci defa çıktıktan sonra kadın, yol arkadaşlarına İsviçre’de tanıdığı bu ressam kızın macerasını anlatmak istedi. Sonra bu adi hikayeyi anlatmış kadar yorgun ve mecalsiz, hatta yarı yolda öte tarafı dinlenilmeyeceğinden korkmuş gibi sustu. Ve ölmüş arkadaşının hatırasıyla uzun müddet gözleri portrede düşündü. Aynayı tutarken söylediklerini şimdi birer birer ses, ışık, rüzgar ve yağmur arası bir sükutla yeniden işitiyordu.

- İstasyonda genç bir hamal eşyanı alacak. Sana birkaç defa, kadın sesi işitmek için, bir sözü tekrarlatacak. Sen ona parayı vermeyi unutacaksın. Kocaman sırtlı bir arabacı döndüğü zaman, on üç yaşında bir köylü çocuğu yüzüyle karşılaşacaksın, sonra arabacı arabadan inmiş de, bir başkası yerine oturmuş gibi aynı sırt manzarası karşısında peyda olacak. Kasabanın ölü çarşılarını seyre dalacaksın. Belki hava yağmurlu olacak. Sonra ağabeyim… Gözleri, özlenen ve alışılan çirkinliği, entelektüel siması. Bana söz.... Muhakkak gidip bir gece bizim otelde yatacaksın değil mi?
Varlık, (45), 9 Mayıs 1935

Dilsiz Yolsuz Bir Oyun / Ümit Manay

Boşluğa dokunuyorum,

Hadi uzat ellerini…

Aciz bir oyun bu,

Bilinmeze giden bir gemi.

 

Daktilomda aciz mürekkep lekeleri,

İsyanımda ucuz bir günah tadı.

Ve ağladığım için sararan yorganım, yastığım, bıyıklarım

 

İçimde bir çocuk tüm neşesiyle, Kahkaha atıyordu,

Siz onu ağlattınız.

Orada bir yerde bebeklerini saklıyor,

Oyuncak silahlarını imha ediyordu.

 

Siz onun eline silah verdiniz,

Kanla boyayın dediniz,

Onun hapsettiği şeytanını temelli azad ettiniz.

 

Hak etmediniz,

Ne o çocuğu, ne de beni…

 

İstemeyin gözyaşlarımı, eceliniz olurum.

İstemeyin sokak lambalarımı, karanlığa boğulurum,

Siz en iyisi bırakın beni bana,

Sert rüzgarları, yalancıları,

Alın götürün çok uzağa.

...ve yanımdaydın kollarında / Kübra Mutlu

Elimi tuttun; sıcacıktı elerin ama üşüdüm. Gözlerine baktım;ışık olur sandım yolumu daha karartın...Bedenimi sevdiğin kadar sevseydin keşke yüreğimi... Saçlarımı okşasaydın bedenim yerine... Alnımdan öpseydin ya da gözlerimden!dudaklarımı bırakabilseydin bir kenara...Ama olur mu?ben zaten bunun için vardım hayatında... Yalnızca seni mutlu edebilecek köleydim. Bir kukla;ipleri elinde... Gel desen gelirdim,git dersen gidemezdim...Ama severdim sahibimi... Onun elinden gelen acılar yakmazdı canımı.Ateşi bile bir başka tatlıydı! Ta ki; umutlarım tükenene kadar... Kendimi kandıramıyordum artık.Daha fazla sabredemezdim katlanamazdım.Bir kez beni anlaman için neler vermezdim... oysa... «Neden sende beni öpmüyorsun»derdin veremezdim cevabı. Şimdi söyliyim; senin şehvetli öpüşüne karşılık vermeyecek kadar masumdu dudaklarım.. .Benim bunlara ihtiyacım yoktu ki, ben sevgini istiyordum. İlk gün ki gibi yalnızca ellerini tutmak istiyordum...!

İnsan Kaybetmedim / Mehmet Tonkaz

Ne hesabını vereceğim bir günüm oldu
Ne de vicdanımı lekeleyen bir geçmişim
Ne hissettiysem onu söyledim
Onu yaşadım...
Yaşadığım tek bir anda bile pişmanlık duymadım...
Asla keşkekerim olmadı hiçbir zaman kendim vicdan mahkemesi yapmak zorunda kalmadım...
Karşıma bazen gerçek yüzler bazen de sahteleri çıktı, ama olsun
Ben sadece hislerimle yaşadım...
Asla sevmediğim birine seni seviyorum demedim...
Ya da birini severken karşılığını beklemedim...
Dostluğuma değer biçmedim, sevgime sınır çizmedim.
Sevdiysem sonuna kadar gittim.
Bitirdiyse öldürse de hasreti geriye dönmedim...
Bazen çok kırıldım...
Ama hata insana mahsustur dedim affettim.
Bazen de af diledim...
Kimileri birden fazla kırdılar kalbimi ama ben onları yine affettim.
Onlar beni belki saflıkla yargıladıkas,
Belki de içten sinsice güldüler...
Ama asıl unutukları şuydu... Ben aldanmadım...
Aldanan her zaman kendileri oldular, ama bunu anlayamadılar....
Bir insan kaybının ne olduğunun bilmedikleri için,
Kaybetmek onlar için alışkanlık haline geldiği için...
Oysa ben hiç insan kaybetmedim...
Sadece zaman geldiğinde vazgeçtim.
10 Kasım 2010
00.21

Murat Kekilli | 1996 - 2006


Murat Kekilli | 1996 - 2006 Diskografi



Biyografi
18 Nisan 1968 yılında aslen Adana merkezde doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini de Adana'da tamamladı.
Müzik hayatına ilk piano ile başladı. Adana'da gençlik sarayının müdürü ile tanışıp. Onun yanına gidip gelirken orada piano çalan bir arkadaşını görür. Parmaklarına bakar çok güzeldir ve arkadaşı Barış MANÇO'nun şarkısını çalıyordur. Ondan dolayı pianoya hayran olmuş ve öğrenmiş. Müzik hayatına piano ile başlamış.
1989 da askere giden Murat Kekilli 1991 askerden döner. 1992-1993 yıllarında Adana devlet konservatuar sınavlarını kazanan ve bir yıl kadar devam edip ayrılan Murat KEKİLLİ, 1994'de İstanbul'a gelir daha sonra grup çalışmalarına başlar. Var olan bir grupta çalışıp ve ilk grubumun ismi olan kilikyalıları kurar. Bu grupta şuan İstanbul'un bir çok ünlüleri vardır.1996'da tekrar YOLCULAR grubunu ile çalışır ve sonra eşşek gözlüm albümünü çıkarır. Albüm istenilen yere gelmediği düşüncesi ile firma ile yollarını ayırır. Boğaziçi müzik ile anlaşıp 1999'da Bu Akşam Ölürüm adlı albümümü çıkarır.
2001'in şubat ayında ise YEDİ-ALTI albümü, 2004 de AVARA albümünü çıkarır. 2006 yılında da Bir Ahir Zaman adlı albümünü çıkardı.İlk klibi olan AHİRZAMAN'dan sonra ikinci klibi SANA GÜL DEDİM isimli parçasına geldi.
Diskografi

01 - Eşek Gözlüm (Vay be) | 1996





01- Eşek Gözlüm
02- Seni Çılgın
03- Vaybe
04- Bu Akşam Ölürüm
05- Dokunursan Yanarsın
06- Anadolu Benim
07- Vur Sineme Öldür Beni
08- Bit Pazarı
09- Bir Çift Turna Gördüm
10- Kıbrıs Türküsü   

____________


02 - Bu Akşam Ölürüm | 1999




01- Turnam
02- Bu Akşam Ölürüm
03- Barış Türküsü
04- Anadolu Benim
05- Dadaş
06- Karagözlüm
07- Aklıma Gelmeyecektin
08- Vaybe
09- Dere Boyu Kavaklar
10- Yar Deyi

____________


03 - Yedialtı | 2002




01- Söyleme
02- Gel Öpem Seni
03- Alır Seni Boşarım
04- Bir Çift Turna
05- Salını Salını
06- Çılgın
07- Köprüden Geçti Gelin
08- Kapat Kapıları
09- Beşinci Mevsim
10- Usandım Ben

____________

04 - Avara | 2004




01- Avara
02- Ayrılık
03- Eşek Gözlüm
04- Tomarza
05- Yandı Bu Yürek
06- Vakti Geldi
07- Odalarım
08- Meyro
09- Gitme Döngüsü
10- Meşeler

____________

05 - Bir Ahir Zaman | 2006



01- Sana Gül Dedim
02- Ahir Zaman
03- Kahrında hoş Lütfunda
04- Hayat Mı Bu
05- Sam Amcalar
06- Cümbür Cemaat
07- Döveceksin Dizlerini
08- Bir Masal Rüzgarı
09- Yeşil Başlı Gövel Ördek
10- Ayrılık Ayı
 ____________

06 - Kalbimdeki Darp | 2010


01 - Ver Bana Duslerimi
02 - Senden Uzakta
03 - Buda Geçer
04 - Geç Erdim
05 - Sevmişsem
06 - Kalpimdeki Darp
07 - Gözlerin Yalancı Bahar
08 - Senden Bulacaklar
09 - Dut Ağacı Değilem
10 - Gözümün Karası

Kar Taneleri, Küresel Isınmanın ta Kendisi / Gerorge Monbiot

Avrupa'yı esir alan kara bakıp da 'Küresel ısınmaya inanmıyorum' diyorsanız, yanılıyorsunuz. İklimdeki tüm anormallikler bağlantılı.

İki sessiz aramanın ardından telesekreterime sesli mesaj bırakıldı. Kibar bir sesi ve Galler’in ortalarına ait bir aksanı vardı: “Sen bir yalancısın Monbiot. Sen, James Hansen ve bütün şürekanız yalan söylüyor. Oğlumun sizin kampanyanıza verdiği parayı geri ödeyeceksin. Hava eksi 18 derece ve borular bile dondu. Sen yalancısın. Sizin küresel ısınma dediğiniz bu mu?” Cevaptan hoşlanmayacaktır, keza siz de. Evet, dediğimiz bu.
Elimizde Britanya’da son iki yıldır yaşanan alışılmadık derecede soğuk kışların başka yerlerdeki ısınmanın sonucu olduğuna dair güçlü kanıtlar var. İklim analisti John Mason ve İklimbilimi Acil Eylem Grubu’nun (CSRRT) yardımıyla, konuyla ilgili bulabildiğim tüm bilimsel külliyatı didik didik ettim. Görünüşe göre şunlar olup bitiyor:

Ortalama yükseliyor
Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi’nin (NASA) yayımladığı küresel sıcaklık haritaları çarpıcı bir resim sunuyor. Geçen ayki haritada İzlanda, Spitsbergen, İskandinavya ve Britanya üzerinde kesif bir mavi benek görülüyor; aynısından ABD’nin batısı ve Pasifik’in doğusunda da var. Bu bölgelerdeki sıcaklıklar, 1951 ve 1980 Kasım ortalamalarından 5.5 ila 4 derece daha az. Fakat bu soğuk mavi havuzların diğer tarafında turuncu, kırmızı ve kestane rengi yangınlar yükseliyor: Batı Grönland, Kuzey Kanada ve Sibirya’daki sıcaklıklar ortalamanın 2 ile 10 derece üzerinde. NASA’nın 3-10 Aralık tarihlerine ait Kuzey Kutbu salınımlar haritası, Baffin Adası ve orta Grönland’ın belli kısımlarının 2002-2009 ortalamasından 15 derece daha sıcak olduğunu ortaya koyuyor. Geçen kış da benzer bir gidişat vardı. Bu anormallikler birbiriyle bağlantılı görünüyor.
İklim bilimciler uyarmıştı
Sözgelimi Britanya’da kışın karşılaştığımız havanın, İzlanda çukuruyla Azor yükseltisi arasındaki zıt basınçla güçlü bağlantısı var. Büyük bir basınç olduğunda rüzgâr güneybatıdan eserek Atlantik’ten ılık hava getiriyor. Daha düşük irtifada, hava genelde Kuzey Kutbu’ndan aşağı akabiliyor. ABD Ulusal Okyanus ve Atmosfer Dairesi’ne göre, geçen kış buzlu kuzeydeki yüksek basınç alışıldık gidişatı engelledi ve soğuk havanın Kuzey Kutbu’ndan Avrupa, Doğu Çin ve Washington içlerine girmesine yol açtı. NASA’ya göre aynısı bu kış da gerçekleşiyor.
Peki iklim bilimciler bunları niye tahmin etmedi? Aslında etti ama biz kaçırdık. Durma noktasına gelen Körfez Akıntısı’ndaki (Gulf Stream) olası değişimlere takılıp atmosferik sirkülasyon üzerindeki etkilerini atladık. Kuzey Kutbu’ndaki yaz deniz buzuyla Kuzey Yarımküre’deki kış sıcaklıkları arasındaki bağ, ilk kez 1914’te açıklandı. Bu ilişki 1990’da yakından haritalandırıldı. 2006’dan bu yana ayrıntılı haritalar çıkarılıyor.

Birçok değişken var
Peki artık gidişat böyle mi olacak? Henüz belli değil. Potsdam Enstitüsü’nden Vladimir Petukov, azalan deniz buzunun “Avrupa ve Kuzey Asya’daki aşırı soğuk kış ihtimalini üçe katlayabileceğini” söylüyor. NASA’dan James Hansen son 10 Avrupa kışından yedisinin ortalamadan daha sıcak geçtiğini reddediyor. Bir yığın başka değişken var: Britanya kışlarının nasıl geçeceğini sadece deniz buzunun boyutuyla tahmin edemeyiz.
Nefret ulumalarınızı duyabiliyorum: Bu soğumanın ısınmanın sonucu olduğunu iddia ediyorsunuz! Evet, olabilir. Küresel ısınma eğilimi, her bölgenin her ay daha sıcak olacağı anlamına gelmiyor. Ortalamalar da bunun içindir: Yerel vakaları bir bağlama oturtur. İnsanın sebep olduğu iklim değişikliğinin inkârı önce genel olarak bilimin, ardından temel aritmetiğin inkârı biçimini aldı. Bizler duygularıyla hareket eden basit, fani yaratıklarız. Gördüğümüz, tattığımız ve hissettiğimiz şey, analize baskın çıkıyor. Bu soğuğun ölümcül bir anlamı var. (20 Aralık 2010 tarihinde Guardian'da yayınlanan makale, Radikal'den alınmıştır.)


Kentsel Gettolaştırılmışlık ve ‘Gettolaşmışlık’ / Mazhar Günbey

Yaşam alanı olarak kırsala alternatif olmuş ve zamanla büyük bir gelişim ve dönüşüm geçirmiş- geçmişin şehri ( doğuran –üretim)-,kent olgusu zamanla farklı bir yasam tarzı, farklı bir zihin atmosferi ve farklı olarak yani bir kültürlenme modelini dayatmıştır.( dayatmıştır çünkü; yaratıcılarına sahip olmayı başarmıştır). Kent, içindeki rekabet itkisini toplumsal aktörlere ( birey) dayatarak aynen Darwinci bir mücadeleyi sunmaktadır. Aktörler mücadele halinde toplumsal yalıtılmışlık kisvesi altında yarış atını andıran bir hayvansı modele yada daha doğru olabilecek bir tabirle Formula arabaları gibi lanse etmekte; bana göre pekte gerçek dışı bir benzetme olmasa gerek. Hayatın bu yeni alanında ve sonralarında ( yani günümüzde) ‘doğrulanmış’ doğru yaşama; yani modern hayat bu anlamda kendini alenileştirmektedir.
Sunulmuş yada dayatılmış bu yeni yaşam modeli, zamana paralel başarı kazanmıştır. Kendini iktidarlaştırmıştır. Kırsala alternatif olan bu ‘yeni’; kırsalı yenilmiş ve çözülmüştür. Kırsalın umut yolcuları olarak insanlar, kenti mesken tutma yoluna girmiştir. Şaşaalı hayat, göz kamaştırıcı güzellikler-metaların fetişizmi zamanı-ve önemlisi de umut yolcularının umudunun yeri olan bu yerler zamanla dolup taşmakta, şişmekte ve genişlemekte. Şişmekte olan kent; kentli ‘sosyolojik kabadayılıkları da’ şişirmektedirler, çünkü; kentsel her yeni bir şişme: yeni bir para kazanma, sermaye biriktirmektedir. Sosyolojik kabadayılar kendi hakimiyet alanlarına müdahale edilmesine izin vermezler. Her türlü önlemi almakta ve farklı olmaktadır. Çünkü kendini farklı görmektedir. Bu grup kendisini farklı yapılara hatta ‘farklı’ ne varsa ondan yaşamaya kalkmaktadır. Bunda dolayı kentlerde yaşam alanlarını ayrıştırır. Kırsallı olanları farklı yerleşim alanlarına iter .-Kent onların bilinç ve zihin atmosferleriyle şekillenmektedir. Dahil olmak demek bir çok şeyi kabul etmek ve vazgeçmek demektir. Yoksa olduğun yerde kal. Senin yerin orası. (getto)
Gettolaştırılmış alan bu bağlamda faaliyetteler. Dışlanmış ve kabul edilmemişlerin mekanıdır. Kentsel sosyolojik kabadayılar bu gettolaştırmayı yaptığı gibi kendileri de gettolaşmıştır. Bu her iki alanda farklı bir zihin atmosferi vukulaşmıştır. Bu atmosfer kendini bu yapılarda dışarı yansımakta ve somutlaşmaktadır. Gettolaştırılmış bölgelerde barakalar, teneke çatlı yapılar; gettolaşmış yerler ise villalar ve siteli yapılar oluşmaktadır.
Bu mikro mekan ayrılığını, makro mekana ve teritoryal (ülkesel) bazda da düşünmek mümkün. Kendilerini birinci dünya ülkeleri olarak tanımlayanlar yani teritoryal bazda sosyolojik kabadayılar; ‘doğrulanmış’ doğrularla modern olmaktadırlar.! Bu doğruların ; yanlışların olduğu üçüncü dünya ülkelerine sunmaktadırlar. Çünkü gettolaştırılmıştır: kabul görülmüş teritoryal alanlardır. Bu ayrıştırmalarının kesin kaynağı hiç tereddütsüz kapitalizmdir. Kapitalist sermayedarların devamını sağlamak için oynadığı oyundur. Şuan oyunun hakimiyeti onlarda. Kararları onlar vermektedir. Bu üçüncü dünya ülkeleri birinci dünya ülkeleri tarafından oluşturulmuş; ne tür uluslar arası kuruluş ( oyun ;roller) varsa hepsinin görülmeyen ama hissedilen baskıları altındadır. Örneğin; Habitat : bu kuruluş sözde uluslar arası şehir yerleşmeleri alanında yapıcı rol için oluşturulmuş bir kuruluştur. Ama ; bu kuruluş neden dünyada bu kadar gettolaştırılmış yerlerde hissedilebilir bir çalışmayı şuana kadar gerçekleştirmedi. Bu kuruluşların tek amacı bu alanların içindeki insanlara dalga geçmek ve ‘durumlarını’(oyunun bir parçası) hatırlatmaktır. Ve bir başka önemli tarafı da, birinci dünya ülkelerinde tüketilmemiş ya da modası geçmiş ya da en önemli ve vahimi olan, tarihi geçmiş ürünlerinin harcanması açısında son derece cazip bir yer oluşturmalarıdır. –ki zaten, bu gettolaştırılmış alanlarının bence en temel amacı budur. Bu açıklama diğer kuruluşlar içinde; kendi kuruluş alanında görülmeyen ama hissedilen baskı araçlarını oluşturmaktadır.
Şuan tavsiyede bulunacak bir çözüm yolu görülmemekte. Son olarak da bu durumları ‘lanse’ edenlere karşı bir mesafe oluşturulabilse en azından olan baskılarının şiddeti azaltılabilir. Bu meşrulaştırıcılar: entelektüel magandalar olarak tanımlamak ve bilmek gerektiğine inancındayım.

Wiki Sızıntı Neden 'Sızdırılıdı'! / Banu Avar

Bu ayki kapak konumuz "Tek Tipleşen Dünya" günümüz şartlarında engellenemeyen tek alan haline gelen internetin, küresel gücü elinde bulunduranlar eliyle kontrol altına alınıp tek tipleştirme araçlarına interneti de katmayı hedeflediği, bu hedefe ulaşmak için WikiLeaks sitesini kullandıkları yönündeki tezi konu alan Banu Avar'ın bu yazısına kayıtsız kalamadık.
apopüler dergi

Aylar önce durum anlaşılmıştı: Amerika imparatorluğunun denetimindeki çeşitli basın yayın organlarında ‘cyber attack’ (siber saldırı) ‘cyber warfare’(siber savaş) başlıkları yeralmıştı. Ve giderek benzer haberlerle kulaklar doldurulmaya başlandı… Bill Clinton ve Bush’un anti terör danışmanı Richard Clark ‘Siber saldırı Amerika’yı 15 dakikada yokeder!’ başlığıyla gazetelerde yeraldı. Onu başkaları takipetti.. Amerika kendini ‘elektronik Pearl harbour’ a karşı korumalıydı!

2007’de Pentagon’un bilgisayar sistemi çökertilmemiş miydi! Şimdi de işte WİKİ LEAKS ortalığı karıştırmaktaydı… NATO, ABD, BATI siber saldırıyla karşı karşıyaydı. O zaman ÖNLEM almak lazımdı!

Psikolojik harp oyunu

Obama ‘Önlemler gözden geçirilsin!’ diye kükredi Açıklanan belgelerin önemli bölümü ‘hedef ülke’ Türkiye ve İran ile ilgiliydi… Süzgün bakışlarla Hilary Clinton, sızıntının doğruluğunu kabul etti…Davutoğlu’ndan belgelerde adı geçtiği için özür diledi… … Belgelerde, Tayyip Erdoğan ve Davutoğlu için kullanılan sözcükler ‘özel’ seçilmişti. ‘Çaktırmadan’ temenna içermekteydi..Yüzde 90 ABD karşıtı bir milletin hoşuna gidecek karşıtlıkta bir dizi iltifat tekerlemeleri… ‘tehlikeli’ ‘çalışkan’ ‘despot olmayan’ ve benzeri… İki buçuk milyon belgeyi ‘ele geçirmiş’ olan tiyatrocu bir ailenin yaramaz oğlu Julien Assange, 4 yıldır gizli belgeler açıklıyor. Şimdi dünyayı sarsacağı söylenen bilgiler hakkında, Avrupa ve Amerika’nın göbeğinde beyanatlar veriyor.. Dünyayı yönetmeye soyunmuş küresel çete izliyor, izlemekle kalmıyor, New York Times gibi, Der Spiegel gibi, Guardian gibi CNN gibi FOX gibi küresel sermayenin en baba organlarında SIZINTIYI reklam ediyor!

Bu size garip gelmiyor mu? Dünyanın her hangi bir noktasında, ‘fazla’ ağzını açanı, derdest edip Guantanamo’ya kimbilir kaç yıllarca tıkıveren ‘intelligence’ (istihbarat) fareleri hangi delikteler ki! Assange bulunamıyor! Ama nette çarşaf çarşaf konuşmaları yayınlanıyor… Hillary süzgün, Obama sessiz ‘bilgileri’ teyid ediyor…


Kafa karıştırıcı bu durum, ama Julien Assange aklıma nedense bir anda Kanada’dan başında kipasıyla belirip, açıklamalarıyla bilmem kaç kişinin hayatını karartan, ve aynı hızla karanlık köşesine çekilen Ergenekon tanığı Tuncay Güney’i getiriyor!...

Siber dünyaya kelepçe’


NATO’nun yeni strateji belgesini nette bulabilirsiniz. Okuyun ve SİBER SAVAŞ bölümüne gelince durun. NATO ‘yeni stratejisi belgesinde’ ‘düşman’ olarak bir ülkeyi işaret etmedi. Ama ‘SİBER SAVAŞA’ hazırlandığını belirtti! Daha 1945’de 2. dünya savaşının hemen ertesinde Amerikan imparatorluğu, Ulusal Güvenlik Stratejisi için, ‘İDEOLOJİK TAARRUZUN , ATOM BOMBASI KADAR ETKİLİ OLDUĞUNU’ ifade etmişti. Bugün tüm dünyadaki basın yayın organları, gazeteler, televizyonlar, sinema sektörü Dış İlişkiler Konseyi (CFR) üyesi 5-6 ailenin elinde. Hemen hemen tüm dünya ülkelerinde aynı iğrenç yarışmalar, aynı evlilik programları, aynı gözetleme oyunları, aynı pornografik yayın, ve aynı tip diziler BEYİN UYUŞTURUYOR ve AYNI merkezden dünyaya yayılıyor. Tabii haberler de öyle… Amaç, tek tip haberle tek tipleştirilen bir dünya… Ama internet sınır ve sınırlama tanımıyor. Tüm önlemlere rağmen, çarpık bilginin yanında, DOĞRU bilgi de nette yerbuluyor. Ve yığınları özellikle de genç nüfusu dünyanın her yerinde etki altına alıyor…Örgütlenme ağları oluşuyor.. Küresel çeteye KARŞI bilgi akışı artıyor, muhalif bir internet ağı, diğerinin içinden filizleniyor! Çok daha önemlisi ulus devletler, kendi istihbarat ağlarıyla dezenformasyona karşı tedbirler geliştirebiliyor. İşte tehlike bu… Küresel efendiler bu gidişata da bir ‘DUR’ demeliler.. Ayrıca, dünyayı kalkan ve inen ağlarla örerken, siber dünyayı kontrol etmek zaruretindeler! Bunca ‘demokrasi’ vaveylası sürerken, siber dünyayı DENETLEMEK için gerekçe üretmeliydiler. Irak’a girmek için ‘kimyasal silah’ bahanesini bulan küresel sermaye, şimdi, siber dünyayı tamamen kontrol altına almak için WİKİLEAKS’i bahane edecekler.. … SİBER SAVAŞ’a karşı bilişim iletişim dünyasına vurulacak kelepçe, FÜZE KALKANI’yla ulus devletlere takılacak kelepçenin olmazsa olmaz şartı…

2013de total denetim!

Bakın 22 kasım 2010 da gazetelerde bir röportaj yeraldı: NATO Siber Savunma Birimi başkanı Süleyman Anıl adlı bir Türk vatandaşıydı. NATO’nun yeni stratejik konseptinden sözederken, çeşitli gizli servislerin siber saldırılarından yakınıyordu. Ve ‘yeni’ NATO’nun ‘ özellikle deniz yolları, enerji hatları ve sivil ağları koruyacağının’ altını çiziyordu. ‘Sivil bilgisayar ağlarının korunmasında büyük açık var" diyordu . ‘NATO'nun merkezi siber yönetim birimi Belçika'da. Bu ekip, siber güvenlikle ilgili saldırıları bilgisayar ağı üzerinden gözlüyor ve gerektiğinde müdahale ediyor. Örneğin İzmir veya Afganistan'daki soruna, oradakiler farkında olmasalar bile müdahale ediyoruz.’ diyordu… 2013’e kadar NATO ve üye ülkelerin bilişim güvenliğine karşı sistem içine alınacağını söylüyordu… Türkiye'nin yeni tehdit algılamasını kabul ettiğini, ‘siber tehdidin’ kanunlara yansıyacağından ve kuruluşların denetime alınacağından sözediyor… Türk Silahlı Kuvvetlerinde siber tehdide karşı NATO denetimli bir birim kurulduğunu bildiriyor!

Doğu’dan kopuk bir Türkiye!

Küresel sermaye, ve ordusu NATO, düşledikleri Dünya hakimiyeti için adımlar atıyorlar. Benzer taktikleri kullanıyorlar…. Önce bir ‘tehdit’ belirliyor ardından belirlediği ‘tehdidi’ yok ediyorlar. Bilgi kirliliği yayıyor, toplumları şekillendiriyor, o bilgilere inanılmasını sağlıyor sonra hedefi vuruyorlar. Türkiye içinde dönendiği deli gömleğinden sadece doğudaki komşu ülkelerle elele vererek çıkabilir. Irak işgal altında. Geriye Rusya, İran, Suriye ve Azerbaycan kalıyor.. Türkiye’nin bu ülkelerle arasının bozulması gerekiyor… Sızıntılar Azerbaycan ve İran ile Türkiye ilişkilerini ‘dinamitleyecek’ detaylar veriyor… Azerbaycan Cumhurbaşkanlığı Dış İlişkiler Müdürü Novruz Memmedov, daha ilk gün ‘belge’ adı altında ‘yalan haber’ servis edildiğini açıkladı. Ve çok önemli bir başka noktayı da vurguladı: ‘Kazakistan'ın başkenti Astana'da, 1-2 Aralıkta düzenlenecek olan Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) zirvesi öncesi belgelerin yayımlanması, uluslararası toplumda soru işaretleri oluşturma amaçlıdır!’

İşte bu nedenle, ekonomik ve psikolojik tetikçilerle karşılaşırız. Çok inandırıcı olabilirler.. Dikkatli ve en az onlar kadar akıllı olmak zorundayız! ABDli yetkililer Wikileaks’in sızıntılarının birçok asker ve sivilin yaşamını tehlikeye attığı gibi masum iddiaları tüm ekranlardan haykırırken, başta Assange olmak üzere sorumluların cezalandırılacağını ekliyorlar… Hayranlık uyandıracak kadar iyi bir senaryo… Tüm dünyayı aylarca konuşturacak kadar devasa bir dedikodu silsilesi, bir toz bulutu, bir uyutma uğultusu, çıplak gerçeği örten bir örtü! İçine serpiştirilmiş gerçek/doğru belge bilgi görseller inandırıcılık sağlıyor, ‘kavalcı’ arkasına takılan fareleri oyalarken senaryo hayata geçiyor! Son olarak, 4 yıldır çeşitli belgeleri kamuoyuna ‘sızdıran’ Assange’ın ödüllerini size hatırlatalım: Bu ödül vericiler, küresel çeteyle yakından ilişkili merkezler:

Julien Assange 2008’de Economist Index’in ödülünü aldı. 2009’da Uluslar arası af örgütü Assange’ı ödüllendirdi.. 2010’da ödül şampiyonu haline geldi. Vietnam savaşında üstün hizmet gösteren CIA ajanı Sam Adams adına verilen ‘İstihbarat Ödülü 2010’a layık görüldü. Ardından, İngiltere’nin New Statesman dergisinin ‘Dünyanın en etkileyici 50 kişi listesinde, 23. sırada yeraldı., Utne Reader dergisi ise Assange’ı ‘Dünyayı değiştiren 25 kişiden biri’ ilan etti. Bitmedi. 12 kasım 2010’da küresel efendilerin gözde dergisi Time magazin Julien Assange’ı "person of the year, 2010" (2010 Yılın adamı) seçti. Ve son olarak Pentagon’dan bilgi sızdırarak üne kavuşan emekli istihbaratçı ve eski Rand Corporation analisti Daniel Ellsberg, ‘Assange, gizlilik kurallarını altüst ederek aslında Amerikan demokrasisine hizmet ediyor!’ dedi. Ve ekledi: ‘Bu sızıntılar, milli çıkarlarımızı hiçbir şekilde etkilemezler!’

İyi geceler ve iyi sabahlar!’

Banu AVAR, 30 Kasım 2010
banuavar@superonline.com