Sen Hiç Ebru Çiçeği Gördün mü? - Ebru Doman


Şimdi gidiyorum.Tüm sessizliğimle gidiyorum.Dur demeni bekliyorum aslında.Kelimelerim bitmedi susuşlarımda gizleniyor ne kötü… Laf anlatamadığım gözyaşlarım,akacak yine beceremeyeceğim ağlamayı. İçimde birikenler boğazımda tıkanıp kalacak.Dokunmak istiyorum ama öfken dağ gibi büyük,dokunsam patlayacak volkanım.Yakacak her yeri.Ne varsa köz olacak. Yüzündeki öfkeye dokunamayacak kadar bitirmiş damlalarını yağmurlarım. Akranlarımız aramızda duran ayrılığı yoklayıp duruyor.Senden uzaklaşıyorum yavaş yavaş ne kötü… Oysa seni sevene kadar,yabancı kollara sarılmışım aşk diye.yine yabancı kollara doğru yol alıyorum.beceremedim yine sevmeyi.Tabi bana göre değil deli sevdalar. Çırpınıyorum ama uçamıyorum ne kötü… Macera filminin ilk karesinde saçma sebeplerle ölen figüranlar gibi gidiyorum. Yaşadığımız kısa günün altına sığınarak gidiyorum.İmkansızdı zaten bu aşkın uzun sürmesi farklı iklimlerin çocuklarıyız biz.Kabul etmeliyim.Ne kötü… Ayrılık konuşması yaptığın günü hatırlıyorum hep.Aşkın yetmediği bir şeyler varmış aramızda.Hani asla yalnız yürümeyecektim bu yollarda.Beynimde yankılanıyor hala cümlelerin.Bundan sonrada asla sana politika yapma fırsatı vermeyeceğim.Görmek istemiyorum senin despot tavırlarını.Bunca aşka tanıklık etmiş ebru çiçeğinin içini kavurur yaşadıkları.Hüzün dolu bir sevişmenin içinde bulurum kendimi.En iyisi gitmek ne kötü… Dünyanın en dürüst insanı değilim biliyorum.Konu sen olunca itiraf ettim kendime.Yaşadığım bu hüzün dolu sevginin tek sorumlusu ben değilim. Düşün biraz beni de.Öyle uzunca düşünecek bir şey olmasa da. Ne kötü… Yüreğimin kapılarını gerçekten açabilseydin o zaman hissederdin bu aşkın efsane gibi olacağını. Ama sen her şeyi tersine çevirdin yok ettin içimdeki güzel duyguları,kendi egolarını tatmin etmek için. İşte bu yüzden gidiyorum ne kötü… Sana dair hayal kırıklıkları oluştu içimde hiç beklemezdim inan ki nasıl da güvenmiştim aslanıma. Kendi kendime küstüm bunun için.Olacak şey değil demi. Sende hiç anlam veremesin bu tavırlarıma.Adım gibi karışık duygularım ne kötü… Sorular cevapsız bakıyor suratıma oysa nasıl da tutkundum sana. Yeminliydim senin için simdi bozuyorum.Sende kimin türküsünü söylersin, kimin için yazarsın şiirlerini bilmem.Ama nedense korkuyorum bunların olmasından sevmek böyle bir şey demek ki.Diyecek bir şeyimde yok.sen selamı mı da söyle benim için.Sana bütün sarıları ve kırmızıları uzatıyorum.Bende bütün lacivertleri alarak gidiyorum.acelem var.Yüreğimde ki yaralı aslan coşmuş bir ırmak artık. Kükrüyor ovalara.Seni de hiç kimsenin bilmediği bir dağa sakladım.Yanar dağ olan volkanım buz tutsun diye. Ne kötü… Belki üzüldün, özledin, belki güldün bilmiyorum. Yine içersin sen rakını balığının yanında. istediğin kadar sarhoş ol. İçini acıtsa bile. Gidiyorum döndür beni bu kimsesiz kaldırımlardan. Acelem var gidiyorum.Beraberimde götürüyorum bütün alışkanlıklarımızı.ne kötü…
Ebru Doman
Elazığ

Kültürün Değeri ve Anadolu - Cemil Taşkıran

Teknolojinin gittikçe artmasına paralel olarak yerküre üzerinde belirginleşen global etkileşim bütün kültürleri yıkıp ortak normlara kavuşturuyor.  Tabii ki bu durum Anadolu'daki mevcut kültürler üzerinde etkisini gösteriyor. Özellikle batı kaynaklı  kültürlerin bu sahada yoğunlaşması ve doğuya yayılması için bir köprü konumunda olup ilk uğradığı saha olması kültürel etkileri daha kolay aktarmasına ve mevcut olan ana kültüre de zarar vermesine neden olmaktadır. Tabiki kültür aktarımının iki boyutu vardır. Bunlar bilimsel ve sosyolojik sahada etkisini göstermektedir. Mamafih (bununla birlikte) Anadolu topraklarında yaşayan bir düşünür olarak daha çok batıdan gelen kültür aktarımının bilimsel sahada yaygınlaşmasını temenni ederim.  Lakin bu tür oluşumların etkisini belirgin bir şekilde geösterebilmesi için uzun yıllar geçmesi gerekmektedir.
     Yeni kültür ile mevcut kültürlerin aynı sahalarda yaşaması, genç kuşaklar ile önceki kuşaklar arasında çatışmlara yol açıyor. Örneğin kültürümüzde var olan geniş aile modeli yerini 3 ya da 4 kişilik aile modeline bırakmıştır. Bununla ata kültürü değerleri ikinci plana atılmış, ihtiyar kesime artık değer verilmemiştir, bu durum ailesel bağların da zayıflayan bir görüntüye sahip olmasına neden olmuştur. Esas neden olarak da maddesel öğelerin ön plana çıkması şüphe götürmez bir husustur.
  Anadolu coğrafyasının belki de en önemli özelliği varolan kültürümüzün daha çok insanları birarada tutabilmesidir. Çünkü Anadolu'nun ruhu kültürüdür. Bu ruh olmadan insanların biraraya gelmesi ve ortak normlar etrafında yaşaması olanaksızdır. Bununla birlikte gittikçe artan teknolojik öğelerin, manevi öğeleri unutturması insanların toplumlardan kopup en ilkel tarzdaki bir yaşama kavuşmasına neden oluyor.
Son söz olarak: "Bizler -kültürüne bağlı kesim- bu durum karşı genç beyinleri uyandırmalı, onları bilgilendirmeliyiz. Kültürlerimizin önemini anlatıp bunu eğitim ve öğretim kurumlarında bir ders haline getirmeliyiz. Çünkü milletler  kültürleriyle yaşarlar, kimlikleriyle varolurlar. Bir millet için bir kültürün yıkılması o milletin çöküşü ve yok oluşudur.

Dipsiz Kuyu - Editör | murat multu

Bir yer bir taş atarsınız. Meğer taşı attığınız yer bir kuyuymuş. Taşı atar atmaz kuyu olduğunu farkeder ve taş ne zaman dibe ulaşacak diye gözünüzü dikersiniz, kulağınızı kabartırsınız. Bir süre sonra gözden ümidi kesmeye başlarsınız; çünkü taş epey yol almasına rağmen dibi bulamamıştır ve zaten bekleyen kulak, hazır ol vaziyetine geçip beklemeye başlar taşın dipte çıkaracağı sese.
"Dipsizdir!" diye karamsarlığa kapıldığınız an gelir o ses ve siz kuyuya taş atmakla hata yapmadığınız anlarsınız. Korkmanıza gerek gerek yoktur artık. Attığınız ilk taş dibe ulaştığına göre bundan sonra atacağınız taşlar da ulaşacaktır nihai hedefe.
Siz taşı attığınız yerin kuyu olduğunu bilmeden bazıları orası "dipsiz kuyu" kehanetinde bulunur. Bereket ki siz onlara kulak asmayıp taşı var gücünüzle fırlatmış ve ilk ses sayesinde haklı çıkmışsınızdır.
Bu ayki yazıya böyle bir notla başlayayım dedim O nottaki kehanet -birebir olmasa da- dergi için de söylenmişti. İlk taş amacına ulaştı, şimdi sıra diğer taşlarda yani sayılarda...
3. sayı ilk iki sayının aksine bir kapak konusuyla öıkıyor karşınıza. Sarıkamış Harekatı'yla.
Prof. Dr Bingür Sönmez'in 4 Aralık 2009'da verdiği Sarıkamış Harekatı (tam adını not almadığım için yazamıyorum) konulu konfernasta "Kurtuluş Savaşı'nın önsözü Çanakkale'yse, Çanakkale'nin önsözü Sarıkamış'tır" sözü yerinde ve önemli bir tespittir.
90 bin şehit, en az o kadar da esir verdiğimiz Sarıkamış Harekatı maalesef hakketiği ilgiyi görememiştir. Prof. Dr. Bingür Sönmez gibi değerli bilim insanlarımızın çalışmaları sayesinde bu büyük eksiklik gideriliyor. Bu tür gelişmeler birçoğumuz bizi de sevindirmekte.
Bundan hareketle, tek başımıza atacağımız bir taşın zayıf bir ses çıkaracağından endişelendiğimizden, tarih alanında değerli çalışmalar yapmış değerli hocam Yard. Doç. Dr. Ergünöz Akçora'ya bu ayki sayımızı "Sarıkamış" konulu bir kapakla çıkarma düşüncemizi ilettik. O da bizi kırmayıp "Sarıkamış Harekatı" adlı yazısını verdi.
Yetkinlğini ve değerliliğini yaptığı bilimsel çalışmalarla, yetiştiridiği ve en az onun kadar değerli bilim insanı ve öğretmenle ortaya koyan arkadaş çevremizde "profesörlerin profesörü" diye söz ettiğimiz değerli hocam Ergünöz Akçora'ya bu yazıyı okuyanlar aracılığıyla teşekkür ediyorum.

Türkçe - Sümerce İlişkisi - Nurullah Geyik


            Türk dili çok eski bir geçmlşe sahip bir dildir. Moğolistan ve Çin içlerinden Orta Avrupa'ya, Sibirya'dan Hindistan ve Kuzey Afrika'ya geniş bir alanda varlık gösteren, binlerce eser, anıt, yazıt ve belge bırakanTürk dili bugün de Türkistan, Azerbaycan, Anadolu, Balkanlar ve Avrasya bozkırlarında kullanılmaya devam etmektedir. 20. yy'da iletişim teknolojilerinin gelişmesi ve Türkler'in çeşitli sebeplerle dünyanın başka yerlerine göç etmeleri sonucu Türkçe bugün dünyanın her tarafına yayılmıştır.
            Türk dili, köken bakımından Ural - Altay dilleri ailesine mensup bir dildir. Zamanla değişime uğrayıp bugün ki şeklini almıştır. Türk dili çok eski bir tarihe sahiptir. Bilinen ve tespit edilen en eski Türkçe metinler Orhun Abideleri'dir. Bu abideler Türk adının geçtiği ve saf Türkçe'yle yazılmış edebi bakımdan yüksek bir edebiyat seviyesinin ürünleridir. Bu abidelerin tarihi 6. yy'la dayanmakla beraber anlatımdaki ustalık ve akıcılık bu edebi ürünlerin temelinin daha eskiye dayandığını kanıtlamaktadır. Çünkü bir dil ortaya çıktıktan sonra edebi bir zemine oturması için oldukça geniş bir zaman dilimine ihtiyaç vardır. Bu nedenle Türk dilini 6. yy'la sınırlandırmamamız gerekir.
            Son zamanlarda Sümerce alanında araştırma yapan bazı dil bilginleri Sümerce ve Türkçe arasında ilgi kurmuşlardır. Ancak Sümerce'de ön ekler varken Türkçe sondan eklemeli bir dildir. Buna rağmen araştırmacıların Türkçe ile Sümerce arasında kurduğu ilişki son derece önemli ve üstünde durulması gereken bir konudur. Mesela Türk dil bilgini Osman Nedim Tuna, Türkçe ile Sümerce arasında 168 ortak kelime tespit etmiştir. Bu kadar kelimenin benzer olması; hem ses hem de anlam bakımından birbirinin aynı olması araştırmacıların tezlerini kanıtlamaktadır. Bu durum, sanılanın aksine Türkçe'nin ilk yazılı belgelerinin Orhun Abideleri değil, Sümerce belgeler olduğunu bir nevi kanıtlar. Hala devam eden araştırmalar bize gösteriyor ki Türkçe'nin dünyanın en eski dillerinden dolaysıyla Türkler'in de dünyanın en eski kavimlerinden olduğunu gösteren bir başka kanıttır.

Özür Dilerim

Kopenhag'daki liderler zirvesinden bir sonuç (beklendiği gibi) çıkmadı. Greenpeace'in hazırladığı afişlerde liderler 20 yıl sonra torunları büyüdüğünde "Kopenhag'da iklim değişikliğini önleme şansımız vardı; ama maalsef hiçbir şey yapamadık. " diyorlar. İyimser bir yaklaşım; çünkü her siyasi gibi bugünki liderler de suçu başka siyasilere atacak ve sıyrılacaklar işin içinden. Tabi yeni nesillere yaşanamayacak bir gezegen bırakarak...
Özür dilerim şu an ki lidere oy vermememe rağmen, onu bu konuda uyaranlar arasına sadece bir e-posta yollayarak katıldığım için özür dilerim..
Hepinizden özür diliyorum. Yeni nesillere, ülkeleri sular altında kalacak ada ülkelerinden, gazlardan zehirlenenler..
Asla özür dilemeyecek, liderlerimin yerine özür diliyorum sizlerden...
Murat Mutlu

Kopenhag İklimin Tabutunu Çiviledi - Johann Hari


İklim zirvesinde ada ülkelerini sular altında kalmaktan kurtarmak için ellerinden geleni yapan hüzünlü liderler ve protestocular çok sayıda somut öneride bulundu. Kuzey Amerika ve Avrupa'ysa, çevre mahkemesinden iklim borcuna uzanan bu önerileri sistematik biçimde veto etti.
Demek buraya kadarmış. Dünyayı en çok kirletenler, yani iklimi esaslı biçimde değiştirenler, Kopenhag’da bütün bilimsel uyarılara karşı koyarak aynen devam edeceklerini ilan etmek için toplandılar. Bir anlaşmayı değil, dünyanın sular altında kalma tehlikesi yaşayan adalarının, buzullarının, Kuzey Kutbu’nun ve milyonlarca hayatın tabutunu mühürlediler.
Bu konferansı dikkatli gözlerle izleyenlerimiz şaşırmadı. Biliminsanları, gelişmekte olan ülkeler ve protestocular tarafından her gün atmosferi ısıtan gazların salınımını azaltacak pratik ve akıllıca çözümler sunuldu ve bunlar Kuzey Amerika’yla Avrupa hükümetleri tarafından sistematik biçimde veto edildi.

Ticaret mahkemesi önerilse...
Bir kenara itilen bazı fikirleri hatırlamak önemli; zira dünya nihayet gerçek bir çözüm bulmaya karar verdiğinde bu fikirleri canlandırmamız gerekecek.
Çöpe atılan ilk fikir: Uluslararası Çevre Mahkemesi. Liderlerin Kopenhag’ın sonucu olarak gerçekleş-tirmek istediklerini savundukları bütün kesintiler sadece gönüllü olacak. Eğer bir hükümet bunlara uymamaya karar verirse, hafif bir yüz kızarması ve felaket boyutta ısınma dışında hiçbirşey değişmeyecek. Kanada Kyoto Protokolü’nde salınımlarını azaltacağına dair imza attı ve sonra bunları yüzde 26 oranında artırdı - ve hiçbir sonuçla karşı karşıya kalmadı. Kopenhag yüz tane daha Kanada’yı serbest bırakacak.
Buzullarının dehşet verici bir hızda erimesine tanıklık eden cesur ve açıksözlü Bolivyalı delegeler buna karşı çıktı. Eğer ülkeler salınımları azalmakta ciddiyse, bu azaltımların insanları cezalandırma yetkisi bulunan bir Uluslararası Çevre Mahkemesi tarafından denetlenmesi gerektiğini söylediler. Bunun pratik olmadığını söylemek zor. Liderlerimiz ve onların şirket lobileri bir konuyu, örneğin ticareti gerçekten önemsediğinde, egemenlikle bir saniye içinde bir merkezde biraraya getirebiliyorlar. Dünya Ticaret Örgütü sıkı sıkı telif hakkı yasalarına uymadıkları durumlarda uluslara ağır cezalar ve yaptırımlar dayatıyor. Güvenli bir iklim bir markadan daha mı az önemli?
Çöpe atılan ikinci fikir: Fosil yakıtların yeraltında bırakılması. Kopenhag’da Friends of the Earth (Yeryüzünün Dostları) adlı kuruluşun yeni uluslararası başkanı Nnimmo Bassey ve çevre yazarı George Monbiot sıradışı bir ikiyüzlülüğe parmak bastı: Hükümetler fosil yakıt kullanımlarını ciddi miktarda azalt-mak istediklerini söylüyor, fakat aynı zamanda bulabildikleri her fosil yakıtı hevesle çıkarıp daha fazlasının peşine düşüyorlar. Bir ellerinde yangın söndü-rücü, diğer ellerinde bir alev makinesi tutuyorlar.
Bu içgüdülerden sadece bir tanesi baskın gelebilir. Nature dergisinin bu yılın başlarında yayımladığı bir çalışmaya göre, eğer dizginlerinden çıkmış, felaketvari bir ısınmanın doğru tarafında duracaksak, şu ana dek keşfettiğimiz petrol, kömür ve doğalgazın en fazla yüzde 60’ını kullanabiliriz. Dolayısıyla mantıklı bir iklim anlaşmasının ilk adımı, daha fazla fosil yakıt arayışı için acilen moratoryum ilan etmek ve mevcut stoktan neyi kullanmayacağımıza nasıl karar vereceğimiz konusunda adil planlar yapmak olmalı. Bassey’nin dediği gibi: “Kömürü deliğinde bırakın. Petrolü toprakta bırakın. Katranlı kumu yerde bırakın.” Bu seçenek liderlerimiz tarafından tartışılmadı bile.

Yoksul ülkeleri tiksindirdik
Çöpe atılan üçüncü fikir: İklim borcu. Atmosferi ısıtan gazların yüzde 70’inden zengin dünya sorumlu. Bununla birlikte, bu durumun etkilerinin yüzde 70’i gelişmekte olan dünyada hissediliyor. Hollanda topraklarını sel basmasını önlemek geniş bentler inşa edebiliyor; Bangladeş’in boğulmaktan başka seçeneği yok. Sebeple sonuç arasında zalim bir ters ilişki söz konusu: Kirleten ödemiyor.
Dolayısıyla bir iklim borcunu biriktirmiş durumdayız. Biz borçlandık; onlar ödedi. Yoksul ülkeler bu zirvede ilk defa tiksinmiş bir halde ayağa kalktılar. Başmüzakerecileri, önerilen tazminatın ‘tabutların bile parasını ödemeyeceğine’ işaret etti. Çevreciliğin zengin bir insanın ideolojisi olduğuna dair klişe, karbondioksitle dolu son nefesini verdi. Yazar Naomi Klein’ın da yazdığı gibi, “Bu zirvede çevrecilik kutbu güneye taşındı.”
Atmosferin emebileceği ısıtıcı gazların kalan son birkaçını salmaya kimin hakkı olup kimin olmadığına dair bölüştürme yaparken sınırlarımızı iyice aştığımızın farkına varmamız gerekiyor. Kendi payımızı ve daha fazlasını tükettik. Buna rağmen ABD ve AB iklim borcu fikrini bir kenara attı. Bu temel adalet prensibini gözardı edersek, her ülkenin kabul edeceği ve sürdürülebilir bir anlaşmaya nasıl varabiliriz? Zenginler bunu yapmayı redderken en yoksullar hiçin kendilerini kısıtlasın ki?

Küresel plasebo
Bu fikirlere dayalı bir anlaşma atmosferi gerçekten de soğutabilir.
Zengin dünyanın Kopenpag’da yücelttiği alternatifler, karbon dengelemesi, karbon ticareti ve karbon tutmak bunu yapmayacak. Bu alternatifler küresel bir plasebo. Gerçek çözümleri ‘gerçekçi’ bulmayanlar kendi alternatiflerinin yine de daha mantıksız olduğunun, yani doğal süreçleri hızla çöken bir gezegende medeniyetin mutlu mesut devam edemeyeceğinin farkında değil.
Deniz seviyesinin altında kalma tehlikesiyle karşı karşıya bulunan ada devletleri, müzakereler boyunca birer can yeleği olarak gerçek fikirlere tutundu; zira ülkelerini kabaran bir denizden kurtarmanın tek yolu bu fikirler. Onların üzgün gözlerle bakan, sessiz ve hüzünlü temsilcilerini bizzat kendi varoluşları için yalvarmak zorunda bırakılmasını izlemek sıradışıydı. İkna yollarını, bilimsel kanıtları ve topraklarına duydukları sevgiye dair şiirsel sözleri denediler ve bunların tümü gözardı edildi.

Petrol hayattan önemli
Çöpe atılan bu fikirler ve bunlara benzeyen düzinelerce fikir daha, insan eliyle meydana gelen küresel ısınmanın durdurulabileceğini gösteriyor. Evet bazı şeylerin feda edilmesi gerekecek. Yenilenebilir enerjiyle ‘çalışan’ bir dünya için daha yüksek vergi ödemek ve uçağa daha az binmek zorunda kalacağız; fakat ısındığımız, özgür olduğumuz ve karnımızın doyduğu bir dünyada rahat yaşamlar sürebileceğiz. Tek kaybedenler fosil yakıt şirketleri ve petro-diktatörlükler olacak.
Fakat siyasetçilerimiz bu sağduyulu yolu seçmedi. Hayır, onlar yarın hayatta kalmamızın yerine bugünün hareketsizliğini, düşük vergilerini ve petrol parasını seçtiler. Şu anki sistemimizin ve Kopenhag’ın gerçek yüzü, gelişi güzel bir biçimde çöp kutusuna atılan hayat kurtarıcı fikirlerde görülebilir.

The İndependent
19 Aralık 2009

Son Ada / Murat Mutlu

 
  İnsanların hayatına nasıl müdahale edersiniz? Yapmak istediklerini engelleyerek mi, düşüncelerinizi kabul ettirerek mi, yoksa onları öldürerek mi? Gücünüz yetiyorsa bile öldürmeyi göze alamıyorsanız, bu yüzden yaşamalarına sebep olanları yok etmeye çalışacaksınız. Öldürmeye gücünüz yetiyorsa bunu da yapabilirsiniz...
      Yaşama sebep olanları yani hayat bağlarını bulmaya çalışırsınız bunları bulduktan sonrası kolay. Ama siz bunu daha iyi hayat vs. için yaptığınızı için söyleyin ki tepki almayasanız ya da fark edemesinler.
      Şimdi yaşadığınız ortamdan sıyrılıp çok az kişinin bildiği ve anakarada ne olup bittiğini haftada bir gelen vapurun getirdiği gazetelerden öğrenen bir adanın 40 sakininden biri olduğunuzu düşünün. Yıllar önce bir kişinin aldığı sonra da eşi dostu adaya yerleşmesi için davet edilenlerden biriymiş gibi...
      Ana karadaki gibi orda da paraya ihtiyacınız olacak; ama haftada bir gelen vapurdan alışveriş yapmak için. Onun dışında bir de küçük bakkalınız var. Korkmayın, para kazanmak için ortak bir işiniz var. Çam kozalaklarından fıstığın gelirini paylaşıyorsunuz sonuçta elinize hatırı sayılır bir para geçiyor. Yüzmek için rüzgarın durumuna göre farklı koyları seçme imkanı, ağaçlıklı bir yol, bahçesinde iç açıcı kokular saçan çiçekler olan bir eviniz  ve elbette sevdikleriniz var. Çoğu kişiye ne hoş geliyordur bunlar . Baksanıza hayat bağlarına... Siz o adada ülkedeki her şeyden, siyasi cinayetlerden, sokak çatışmalarından, şehrin hengamesinden soyutlanmış mükemmel bir hayat sürüyorsunuz... Hayır, siz o adanın bağlı olduğu ülkede yaşamıyorsunuz. Hatta o dünyada yaşamıyorsunuz; çünkü ülkenizin muzdarip olduğu konulardan dünyadaki diğer ülkelerde nasibini almış. Cinayetler, tutuklamalar, gündüz gözüyle sokak çatışmaları, korku...
      Adadaki herkes gibi davet üzerine geldiği adada yaptığı evi satılığa çıkarır. Şansa bakın ki o evi emekliliğini sakin bir şekilde geçirmek için alan biri çıkar. Onu çok iyi karşılayacaksınız ya da zorundasınıdır. Kimbilir. Ama adam otoriterdir ve müdaheleyi sever. Ağaçlık yolla başlar işe adanın görüntüsünü bozuyor diye. Yolun yeni, haline alışamayan martıların hareketinden korkup düşen ve yaralanan torununun intikamını almaya çalışan adam, adaya ikinci müdahalede bulunacak ve martılara savaş açacak; siz istemeye istemeye bu savaşa katılacaksınız. Başedemeyeceksiniz bu yüzden martı yumurtalarını yiyen tilkileri adaya getirteceksiniz.Yine şansa bakın ki, öldüre öldüre bitiremediğiniz martılara çözümü adamın mükemmel fikri sayesinde bulacaksınız. "Düşmanın karşısına başka bir düşman çıkartarak." Burayı not alın. Martılar azaldı; ama bu sefer de yılanlar çoğaldı, hatta adanızdaki birini öldürdü, sizi ısırmasından sevdiğiniz kurtarıyor. "Düşmanın karşısına başka bir düşman çıkartma" taktiğini bu kez yılanlar için kullanacaksınız bunun için adaya leylek getirtmeye çalışacaksınız. Bunu için getirttiğiniz ünlü kişinin planı işe yaramaz ve siz bunu farkedinceye kadar o gün adaya gelen vapurla çoktan ayrılmıştır adadan. Ne yapacaksınız? Çaresiz eldeki tek silahı kullanacaksınız ,martıları... Bunun için önce tilkileri halletmeniz lazım. Malum onlar da baya çoğaldı oysa sadece 10 çifttiler... Martılarda yaptığınız gibi tek tek öldürmeye çalışacaksınz; ama bu çözüm olmaz. Bu yüzden o meşhur taktiği bir daha kullanacaksınız. Başrolde yangın var bu kez... Bu arada tüm bu olanlar yüzünden ada sakinleriyle aranız bozulacak; ama olsun "her şey ada için." Yangını başlattınız ve yine şansa bakın ki rüzgar bir anda ters esti ve yangın adayı küle çevirdi. Şimdi düşünün; bağlardan ne kaldı?
      Başarısız olduğunu gören adam adadan ayrılmaya karar verir. Bunu ada sakinlerine söylediği sırada martı katliamına sizinle birlikte katılmayan birkaç kişiden biri olan bakkalın sağlıksız çocuğu adamın üzerine atlar ve ikisinin hayatı kayalıklarda son bulur. Ertesi gün adaya askeri bir gemi gelir, sizi adadan alıp ülkenin en ünlü cezaevine götürecek. Çünkü adaya gelen adam devletinizin başına ihtilalle gelen, anarşiyi önlemek için her grubun karşısına başka bir grup çıkararak yok etmeyi hedefleyen kişinin ta kendisi. Anlayacağınız gibi ülkenizde başarısızlığın cezasını emekli ettirilerek ödeyen başkan, adadaki başarısızlığını ise hayatıyla ödedi.
      Başkanın ödemesi gereken bedel için sizin " Son Ada"nızı kaybetmeniz gerekiyormuş...
      Son Ada'nın öyküsü bu. Bir anlamda Türkiye'nin. Son Ada'yı okurken evet burası bizim ülke, burası Türkiye ve orda yaşananlar çok değil 20 - 30 yıl önce olanlar.
Yaşınz yetiyorsa hafızanızı, yetmiyorsa imkanlarınızı (hiç olmazsa birkaç internet sitesi dolaşın bu konuyla ilgili) zorlayın."Sol"cuların karşısına "Sağcı"ların çıkarıldığı dönemleri. Yakılan Alevi aydınlarını, öldürülen binlerce genci düşünün.Adanızdaki martı, tilki, yılan, yangın... ne çok benzerlik var. Yaşınız yetmiyorsa bile bunlardan haberdar, (en azından duymuş) olmalısınız. Bu ülkenin gerçeği bunlar Uğruna binlerce yıldır öldüğümüz \ öldürdüğümüz bu toprakların yakın zamandaki gerçekleri bunlar. Kitabın yazarı, bu gerçekleri yaşayan, maruz kalan bir aydının, Zülfü Livaneli. Kendini ve ülkesini bu coğrafyadan beslenen sanatıyla anlatıyor. Sevdalım Hayat'ını okurken çok daha iyi anlıyorsunuz bunu.
      O dönemleri kalkıp analatacak değilim. Buna hem yaşım, hem bilgim hem de konumuz müsade etmiyor.
      Kitabın arka kapağında yazdığı gibi "...alegorik bir biçimde ele alıyor."

      "Son Ada", akıcı üslubuyla, betimlemeleriyle ve gerçekleriyle farklı bir tad bıraktı. Kendinizi ödüllendirmek istiyorsanız bu kitabı okuyun derim...





Zülfü Livaneli

Murat Mutlu

Sarıkamış Harekâtı - Yard.Doç.Dr.Ergünöz Akçora


Sarıkamış Harekâtı (22 Aralık 1914 - 15 Ocak 1915)



Osmanlı Ordusunun 1913'de Balkan savaşından yenik çıkması sonrası Enver Paşa Başkumandan vekili olarak göreve başladıktan sonra Almanlarla dostluğunu ilerletmişti. Hatta arkadaşları ile Almanya’ya gitmiş, batının bu ileriye yönelik çalışmalarıyla sanayileşen ve gelişen devletini yakından tanımıştı.
Balkan Savaşı’ndan yeni çıkmış olması ve yeterli hazırlıkları yapma imkânı ve zamanı olmadığından dolayı savaşın ilerleyen dönemlerinde Osmanlı Devleti, İngiliz donanmasından kaçıp gelen Goben ve Bereslav adındaki iki Alman gemisi Amiral Şuson kumandasında Boğazlardan sessizce girip Karadeniz’e açılmış, sonradan adları Yavuz ve Midilli olarak tanınan bu iki geminin komutan ve erleri Türk askeri üniformasını giyerek, Odesa ve Sivastopol bombalanmış Osmanlının harbe girmesi ve Ruslara karşı savaşması sağlanmıştı.
Bu olaydan sonra 1 Kasım 1914 sonunda Osmanlı Devleti, Almanya ve Avusturya imparatorlukları yanında, Rusya, İngiltere, Fransa ve müttefiklerine karşı harbe katılmıştı.
Osmanlı Devletinin Kafkasya'da girişecekleri savaşın amacı üç aşamalı olarak gelişecektir: Birinci aşama, 1877-78 Savaşı sonunda Ruslara bırakılmış olan Batum, Ardahan ve Kars'ı geri almak: ikinci aşama, daha önceki savaşlarda Ruslara kaptırılmış olan Kafkas halkını ve en çok Müslümanları Rus boyunduruğundan kurtarmak.

Enver Paşa
Enver Paşa'nın girişeceği ve Sarıkamış Savaşı adını taşıyacak olan savaş hareketlerinin amacı 1878'de Ruslara bırakılmış olan Kars, Ardahan ve Batum'u geri almaktı.Ancak Almanya, bunun yerine Odessa'ya bir çıkartma yapılmasını veya Osmanlı kuvvetlerinin Galiçya'ya çıkartılıp Avusturya cephesinde savaşmasını önermişlerdi. Enver Paşa kabul etmemişti. çünkü Ruslar er geç Kafkasya ve İran'daki durumlarından faydalanarak Doğu Anadolu'yu istila etmeye kalkışacaklardı.. Savaşa katılacak Osmanlı kuvvetlerinin esasını 3. Ordu teşkil ediyordu. bu ordunun savaşa yarar kuvveti 90.000 kadardı. Biri Irak'tan, diğeri İstanbul'dan gönderilecek iki tümenle bu mevcudun 120.000'e çıkartılabileceği düşünülmüştü.
1914 sonunda Osmanlı Devleti, Almanya ve Avusturya imparatorlukları yanında, Rusya, İngiltere, Fransa ve müttefiklerine karşı harbe katılmıştı. 1878’den beri Kars ve Artvin, Rusya’nın elinde idi. Türklerle meskun bu illeri geri almak Almanların Doğu Avrupa’daki Rus cephesindeki hareketlerini hafifletmek, bir muharebe kazanmak, Kafkasya ve diğer Türk illerine yaklaşmak gibi gayelerle, Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa, bu cephede taarruza geçmeyi düşünmüştü.
Üçüncü kademeye gelince Hazar Denizi dolaylarında Orta Asya'da yaşayan Türklerle temasa geçerek Pan Turancılık planını gerçekleştirmektir.
Rus Ordusunun ise Kafkasya'dan Osmanlı İmparatorluğuna yönelmiş olduğu ve Birinci Dünya Savaşı'nda da yönelteceği savaşların amacı da üç aşamalıydı.:Birinci aşama, Doğu Anadolu'yu istila ederek Güneyde İskenderun'dan Akdeniz'e inmek: İkinci aşama, Karadeniz'de Trabzon'u aldıktan sonra İstanbul'a kadar uzanmak : Üçüncü aşamaya gelince, Doğu Anadolu yönünden ve Dicle-Fırat havzasından Basra Körfezi'ne çıkmaktı
Dünya Savaşı'nın başlarında Rusların Kafkasya'da önemli kuvvetleri yoktu. Ruslar da Almanlar gibi savaşın kısa süreceğine ve sonucun Avrupa'da alınacağına inanmakta idiler..
Ekim ayı sonunda Savaş başladığı anda Rus’ların Kafkasya mıntıkasında toplam 160.000. kişilik birlikleri vardı. Ayrıca Ermenilerden 4.000 ve Gürcülerden 2.000 kişilik yardımcı kuvvetler vardı. Rus Kafkas ordusu ayrıca Türkistan birliklerinden takviye edilmek imkanına sahipti. Nitekim Sarıkamış harbinde bu takviyeler yetiştirilmiştir.
Osmanlı Başkomutanlığı kesin bir savaş planı düzenlememişti. Ancak savaş hareketleri planında, Kafkas cephesinde Osmanlı ordusunun Rus kuvvetlerini oyalamakla yetineceği belirtilmişti. Bu görev de 3. Orduya verilmişti. 3. Ordu, 8,9 ve 10. kolordularla nizamiye ve yedek süvari tümenleri ve sınır birlikleri ile kale birliklerini kapsamakta idi.
Bütün bu kuruluş ve birlikler, savaş başlayacağı sırada sayı bakımından Doğuyu korumakla görevli 3. Ordunun bütün sahasında mevcut Jandarma kuvvetleriyle geri hizmetliler ve gayri muharip teşkilat dahil 120 bin insan vardı. 3. Ordu Komutanı Hasan İzzet Paşa, Kurmay Başkanı da Gazi Bey'di. Ordugahı da Erzurum'daydı.
Görünürde Osmanlı kuvvetleri Rus kuvvetlerine üstündü. Fakat bu üstünlük ancak sayı ve moral bakımdandı. Kaldıki 120.000 olarak gösterilen askerden eğitim görmüş ve savaşacak durumda olanlar bu miktarın yarısı kadardı. Üstelik de ordu yiyecek-giyecek ve taşıt araçlarından yoksundu. Doğu Anadolu' da Kar yüksek dağlara düşmüş, derece sıfırın altına inmişti.
Dönemin Genelkurmay Başkanı Enver Paşa silah arkadaşlarının itirazlarına rağmen yaklaşan kara kışı hesaba katmadan Ruslarla savaşmak için Kafkas Cephesi'ne 100 binden fazla asker gönderme kararı almıştı. Askerler gönderildikten hemen sonra kış bastırdı. Üniformaları hava şartlarına uygun olmayan askerler daha savaş başlamadan Sarıkamış'ta şehit düşüyordu
1 Kasım'da, Rus birlikleri sınır boylarında Osmanlı karakollarına saldırmaya başladılar. 2 Kasım'da General Bergman komutasında önemli Rus birlikleri Karaurgan, Oltu, Kağızman'dan hareket ederek sınırı aştılar. Zivin, Doğu Beyazıt ve Diyadin'i ele geçirdiler. Ruslar, 4 Kasım 1914’te Köprüköy önlerine gelmiş bulunuyorlardı. Karaköse Murat suyu cephesinde de aynı surette ilerlediler.
5 Kasım'da Hasan İzzet Paşa'ya Genel Karargah'tan Köprü Köy dolaylarına gelmiş olan Rus kuvvetleri üzerine saldırıya geçmesi emri verildi. Bu emir verildiği sırada Doğu Anadolu’da kışın en şiddetli, sert günleri başlamıştı. Nitekim Rus ordusu da taarruz emri alasına rağmen harekete geçemiyordu. 6 Kasım'da Rus ve Osmanlı kuvvetleri arasında temas hasıl oldu.
Ertesi günü yani 7 kasımda savaş başladı. Rusların 22 taburuna karşılık Osmanlıların 26 taburu vardı. Ne var ki, Osmanlı birlikleri arasında bağlantı sağlanamadı.. 8 Kasım'a kadar devam eden muharebede iki taraf da kesin bir sonuç sağlayamadı.
Böylece 3. Ordumuz ve XI. Kolordu, süvari birlikleri 6-9 Kasım Köprüköy muharebesiyle Ruslar’ın taarruzunu kırmış ama 18. Piyade Alayı ve 30. Piyade Alayının gerilemesi yüzünden alan kaybetmiştir.
Enver Paşa Birinci Köprü Muharebesi'nin yarattığı olumsuz havayı dağıtmak için de düşmanın kendisini toparlamasına meydan vermemek amacıyla Hasan İzzet Paşa'ya, bütün kuvvetleriyle düşmana saldırmasını ve bir kolordu kadar tahmin edilen kuvvetinin yok edilmesini emretti.
Hasan İzzet Paşa böyle bir saldırı için hazırlıklı olmamakla beraber verilen emre uyarak, 10 Kasım'da düşmanın Köprü Köy dolaylarındaki 11-12 Kasım'da IX. Kolordu, Ahmet Fevzi Paşanın komutasında, ve XI. Kolordu solunda olmak üzere süvari birliğinin öncülüğünde ilerlemeye başlamıştır.
3. Piyade Alayı, Köprüköy'ü ele geçirmeyi başarmıştır. Osmanlıların iki kolordusu karşısında kuvvetlerinin yüzde kırkını kaybedince geri çekilmeye başladılar.
Çekilme Azap bölgesindeki eski mevkilerine kadar devam etti. 17 Kasım'da Osmanlıların bu mevkileri de ele geçirmek için yaptıkları saldırılar başarıya ulaşamayınca Hasan İzzet Paşa, savaş hareketlerini durdurmak zorunda kaldı.
3. Ordu'nun Rus kuvvetlerini yok etmekteki başarısızlığı Enver Paşa’yı ve Alman İmparatoru ile Genelkurmayı da her halde hayal kırıklığına uğramıştı.
Fakat Rus Kuvvetleri, 7-12 Kasımda Köprüköy ve 17-20 Kasımda cereyan eden Azap muharebelerini kaybederek geri çekilmek zorunda kalmıştır
Ancak Başkumandan Vekili Enver Bey "Kolordu hiç durmadan dağı aşıp Sarıkamış'a gelsin!” acele ve kesin emri ile Allahuekber Dağları'nın karlı, tipili, şiddetli soğuklarında binlerce Türk askeri kırılmasına sebep olmuştu. Geriye kalanların pek azı dağı aşmıştı.. Öte yandan buna rağmen IX. Kolordunun iki tümeni Oltu, Bardız üzerinden ilerlemiş ve Eski Sarıkamış'ın kuzeyini, Turnagöl sırtlarını işgal etmeyi başarmıştı.
Neticede Savaşın galibi General Yudenic, Rus Kafkasya Ordu komutanı ilan edilmiş ve 1915 yılın yaz aylarında Anadolu'ya taaruza geçmiş ve. Rus ordu birlikleri Erzincan'a kadar ilerlemişti.
6 Aralık'ta Enver Paşa Bronzard Paşa ile Yavuz Zırhlısına binerek Erzurum'a gitmek üzere Trabzon yolunu tutmuştu. 8 Aralık'ta Trabzon'da karaya ayak basmış, oradan da Erzurum'a geçerek 13 Aralık'ta 3. Kolordu karargahının bulunduğu Köprü Köy'e ulaşılmıştı.
9 Aralık 1914'de IX. Kolordu harekâta geçtiğinde müthiş bir kar fırtınasına tutulmuş, Oltu'dan Bardız'a kadar kar, tipi, soğuğun -20 dereceye kadar düştüğü yollardan yürüyerek Bardız bucağına varmıştı.Ancak burada çok feci bir durum olmuş iki birlik yanlışlıkla vurmuştu.19 Aralık 1914 tarihine kadar beş gün bir tepeye hakîm olarak Türk ordusuna ağır kayıplar verdiren Ruslar, sonunda Eski Sarıkamış köyünü işgal ederler. Neticede bitkin ve yorgun 800 askerin çoğunun şehit düştüğünü bildirirler
3. Ordu'nun komutasını doğrudan üzerine alan Enver Paşa, kış ortasında, 1,5 metre kar altında, -25 derecede ve 2-3 bin metre yükseklikte, arazinin dağlık ve ancak patika yollarından yararlanılabildiği bir yerde, Liman von Sanders'in de karşı koymasına rağmen 19 Aralık 1914 tarihinde orduya saldırı emrini verdi. 90.000 kişilik mükemmel disiplinli bir ordu "Sarıkamış Saldısı"na başladı.
XI. Kolordu ve süvari tümeni Aras'ın güney ve kuzeyinde bulunan ve yaklaşık olarak bir kolordu ile bir süvari taburundan ibaret olan Rus kuvvetlerini gösteri saldırılarla oyalayarak yerinde mıhlayacak, bu esnada IX. ve X. Kolordularla da Bardız ve Oltu üzerinden düşmanın sağ kanadını çevirerek Araş vadisine atıp, Sarıkamış ve Oltu hattından uzaklaştıracaktı.
22 Aralık'ta çevirme saldırısı, plan gereğince başladı. IX. Kolordu Bardız; X. Kolordu Oltu yönünde ilerledi. Zayıf Rus kuvvetlerine karşı başarılar kazanıldı. Bu arada bir Rus saldırısı da püskürtüldükten sonra Osmanlı kuvvetleri Oltu ile Bardız'a girdiler. Bir yandan da Ardahan ve Kars üzerine yürüdüler. Ne var ki bu başarılar, sonra gölgelenmeye başladı.
24 Aralık'ta verdiği taarruz emrinde, ordu karargahının 25 Aralık öğleden sonra Sarıkamış'a nakledileceğini bile söylemişti.
9.Kolordu,Albay Arif bey komutasındaki 29.Tümen'in öncülüğünde 25 Aralık sabahı saat yedide Sarıkamış'a gitmek üzere Bardız'dan hareket etti.Birlikler daha sertleşmemiş,diz boyunu aşan karlarla mücadele ederek yürüdüler..Hava iyice soğuduğu için yorgun askerler arasında donanların sayısı artmaya başlamıştı.
Dinlenmeye fırsat bulamadan dört günden beri sarp dağlarda ilerleyen 25. bin kişilik 9. Kolordu hem çok fazla kayıp vermiş hem de kuvvetlerini henüz Sarıkamış etrafında toplayamamıştı.
Enver Paşa 25 Aralık'ta IX. Kolordu'nun bir tümeni ile Bardız'dan yoluna devam ederek, Sarıkamış'a 6 kilometre yaklaştı. Bir Rus birliği yolunu kapamaktaydı. Ruslar X. Osmanlı Kolordusu'nun Allahüekber Dağı'ndan ilerlemekte olduğunu, XI. Kolordu'nun da kendilerine karşı saldırıya geçtiğini öğrenmişler ve kötümserliğe kapılmışlardı.
26 Aralıkta 10. Kolordu,Sarıkamış'a ulaşmak için Allahuekber dağlarını geçmekle meşguldü.Yaklaşık 20 bin kişiyle başlayan bu tırmanış 19 saat sürdü ve maalesef büyük bir faciayla noktalandı.17 bin Türk askeri şehid olmuştu.Azim ve cesaretle Sarıkamış'a yürüyen kahraman Türk evlatları,Allahuekber dağlarının donduruvu soğuğuna ve boğucu tipisine dayanamayarak şehid olmuşlardı.. Dağın güney yamaçlarına yalnızca 3 bin 200 kişi ulaşabildi.Bu askerlerin büyük çoğunluğunun elleri ve ayakları donmuştu ve %20'si savaşamayacak durumdaydı.
Büyük zayiat vermelerine rağmen 10. Kolordu'dan arta kalan birlikler,yılmadan ilerlemeye devam ettiler ve 27 Aralık'ta,Rus ordusunun can damarı durumundaki Kars-Sarıkamış demiryolunu tahrip etmeye muvaffak oldular.
Demiryolunun tahrip edilmesi Ruslardaki panik ve korkuyu bir kat daha arttırdı.Savaşın başından beri büyük bir ümitsizlik içinde bulunan Mişhlayevski,Türk ordusunun savaşı kazanacağına, Rus ordusunun bir şansı kalmadığını düşünerek,cepheyi terkedip Tiflis'e kaçtı..Mişhlayevski'nin cepheden getirdiği kötü haberler Kafkasya'da büyük bir panik ve kargaşaya yol açtı.
Öncü kuvvetler bir ara Sarıkamış'a girmeyi bie başardılar ve başlattıkları süngü savaşıyla Ruslar'a önemli kayıplarr verdirdiler.Hatta Ruslar'ın Kazak Alayı Komutanı Albay Kravçenko da öllenler arasındaydı.Fakat düşmanın uzun menzilli sahra topları,ormanlar içine mevzilenmiş olan Türk birliklerini yerlerinden kıpırdayamaz hale getirdiği için öncü kuvvetler,Sarıkamış sokaklarında birkaç yüz şehid ve yaralı bırakarak geri çekilmek zorunda kaldılar.
28 Aralık günü Sarıkamış'ı kuşatan iki Türk kolordusunun toplam mevcudu aç ve perişan halde bulunan beşbin kişiden ibaretti.Buna karşılık Sarıkamış'taki Rus kuvvetleri 15 bin kişiye ulaşmıştı. Ruslar'ın 34 topu ve birçok makineli tüfeği olmasına rağmen,Türk taarruzu devam etti.
Yiyecek ve ısınma için hiç bir hazırlık yapılmamış olan bu saldırıda Türk askerinin 60.000'den çoğu soğuktan donarak öldü 28-29 Aralık'ta da Sarıkamış kuşatıldı. Fakat ordunun 2/3'ü soğuktan donarak öldüğü için kuşatma başarısız oldu.Ancak.Türk askerleri,en ümitsiz anlarda bile en ufak bir yılgınlık ve bozgun emaresi bile göstermeden kahramanca savaşmışlardı.
1 Ocak 1915'te, planın başarısızlığını gören Enver Paşa yine de saldırıyı devam ettirdi. 2 Ocak günü ise cepheden ayrıldı. Rus ordusunun ileri harekatı ile Ardahan ve Oltu yeniden Rusların eline geçti. Türk askeri çekilirken yine soğuk,açlık ve hastalıktan büyük kayıplar verdi. 90.000 kişilik ordudan 12.000 kişi geriye dönebildi, geriye dönenler de hastalıklı idi.
Hafız Hakkı Paşa,4 Ocak'ta geri çekilme emri verdi.Bu sırada Rus birliklerinin tarruzu başladı.9. Kolordu karagahı düşmana esir düştü.9. ve 10. Kolordu birliklerinden arta kalan askerler dağ yollarını takip ederek Bardız'ın doğusundaki Çemik köyü üzerinden Erzurum' çekildiler.Böylece büyük ideallerle başlayan Sarıkamış Harekatı'nda son perde en acı mağlubiyetle kapandı.
3.Ordu,Sarıkamış Harekatı'nda çok ağır kayıplara uğramıştı.En çok kaybı 9. ve 10. Kolordular vermişti.Cepheden taarruz eden 11. Koloedunun zayiatı diğerlerine nispeten azdı.
Bu başarısızlık karşısında Enver Paşa, 10 Ocak 1915’te 3’üncü Ordu komutanlığını Tuğgeneral Hafız Hakkı Paşa’ya devrederek İstanbul’a dönmüştür. Savaştan sonra İstanbul'a dönen Enver Paşa uzun bir süre Sarıkamış Savaşı hakkında herhangi bir haber, bildiri, veya yayın yapılmasını engellemiş ve Osmanlı halkı savaşta olup bitenleri uzun yıllardan sonra öğrenebilmiştir.
Sonuç olarak , 1 Kasım 1914'de başlayan Rus harekâtı Köprüköy'de 14 Kasım 1914'de Türk ordusunun azimli karşı duruşu ile kırılmıştı, ancak bundan sonraki hareket aceleye getirilmiş, üç kolordudan teşekkül eden Üçüncü Ordunun Doğu cephesinde tahkim edilmemiş arazideki dağılışı ve kumanda zincirindeki irtibatsızlık, teçhizat bakımından zayıf olması beklenen zafere ulaşmayı engellemiştir. Taarruza iştirak eden birliklerin büyük bir kısmı, özellikle Arabistan’dan geri çekilen ve Güneydoğu Anadolu’dan sevk edilenler, sıcak iklime alışık olup, teçhizatları yönünden kış şartlarına hazırlıksız yakalanmıştı.
Üçüncü Ordunun üç kolordusu (9, 10, 11. Kolordular), 24 Aralık 1914 günü -39 derece soğukta Büyük Sarıkamış Çevirme ve Kuşatma Harekâtına başlamış ve Allahü Ekber Dağlarını aşarken çetin zorluklar ve kış şartları sebebiyle gerek miktar, gerekse mevcut silahları yönünden çok zayiat ve kayıp vermişlerdir.
Kış, 3-4 Ocak 1915 gecesi daha da şiddetlenmiş, Fırtına ile yağan kar, yolları tıkayıp, çadırları yıkmış ve arkasından da dondurucu soğuklar bastırınca, 150 000 kişilik ordunun 90 000’i donma, dizanteri ve tifo gibi hastalıklarla mahvolmuştu. Bu harekâtta Ruslar ise, 30. 000 kayıp vermişti
Ordunun kış şartlarına hazır olmaması ve olumsuz iklim şartları sebebiyle ikmal ve iaşe hizmetlerinin yapılmayışı, kıtalarda açlığa, hayvanların telef olmasına, dolayısıyla birliklerin dağılmasına sebep olmuş ve Enver Paşanın verdiği gece taarruzu emiri ise kayıpları daha da arttırmıştır..
Sarıkamış Savaşı, Balkan Savaşlarından ayrı bir ruh ile yönetilmiş ve yapılmıştır. Gençleştirilmiş olan komutanlar ve subaylar, yüksek bir disiplin ve vatanseverlik duygusu ile savaşmışlardı. Erlerde, birçok olumsuz olay dışında, bin bir güçlük ve yoksulluğa rağmen, ulusal bir savaş yaptıklarının bilinci ile görevlerini yerine getirmişlerdir.
Sarıkamış, Türk harp tarihinin en acı muharebelerine sahne olmuştur. Türk Ordusu, ağır şartlar altında yapılan bir muharebede kahramanca savaşmıştır. Türk Ordusunun kayıplarındaki asıl etkenler, çetin arazi ve şiddetli kış şartları ile teçhizat eksikliği ve ikmal yetersizliğine rağmen. muharebenin sonuna kadar direnmiş, vatanını korumak ve başarıya ulaşmak için sonsuz gayret göstermiştir. Sarıkamış Harekâtı, Türk milletinin vatanı ve kutsal varlıkları uğruna neler yapabileceğinin önemli bir delilidir.
Nihayet 5 Ağustos 1922’de bir Kurban Bayramı günü Türkistan'da Çiğen Tepesine 45–50 kişilik bir kuvvetle hücum eden Enver Paşa da, Pamir eteklerinde Dereryi Hâkiyan mevkiinde Kızılordu askerleri tarafından şehit edildilmiştir
Türk Ordusunun kayıplarındaki asıl etkenler, çetin arazi ve şiddetli kış şartları ile teçhizat eksikliği ve ikmal yetersizliğidir. Çok ağır şartlar altında kahramanca savaşan Türk askeri, muharebenin sonuna kadar direnmiş, vatanını korumak ve başarıya ulaşmak için sonsuz gayret göstermiştir. Sarıkamış Harekâtı, Türk milletinin vatanı ve kutsal varlıkları uğruna neler yapabileceğinin bir delilidir.


Sarıkamış Anıtı


Yard.Doç.Dr.Ergünöz Akçora

Yapı Eğitimi Bölümleri - Hasan Hüseyin Akkurt




Yapı  Eğitimi bölümü Fırat Üniversitesinin eski ve gözde bölümlerinden biri olmakla beraber çalışma alanında oldukça geniştir.Yapının her alanıyla ilgilenir.Bina.kara yolları baraj gibi su yapıları v.s. gibi bir çok alanla ilgilenmektedir.Bölümde her ders uygulamalıdır ve başarı imkanı genel olarak orta derecelidir.Bununla ilgili olarak ahşap ve kargir atölyeleri örnek verilebilir.Sonuçta ahşabın ne olduğunu nasıl bir malzeme olduğunu nasıl kullanılacağını bilmeyen birisi nasıl çatı v.s çizebilir yada duvarın nasıl örüleceğini bilmeyen birisi nasıl duvar örebilir.Düşünürsek çok zor görünen fakat çok zevkli bir bölüm.Yapı öğretmenliği ve Yapı ressamlığı öğretmenliği olarak iki bölümden oluşmaktadır.Yapı öğrt. Bölümü inşaat mühendisliği ile benzerlik gösterirken Yapı res.öğrt. bölümü daha çok mimarlıkla benzerlik gösterdiginden tamamen tasarım ve çizime dayanmaktadır.Bayanların da ilgi gösterdigi bu bölüm önü açık ve geleceği parlak bir bölümdür.




Sonuçta insanoğlu yaşamaya devam ettiği sürece çeşitli yapılara ihtiyaç duyacaktır...


Yakamoz - Veysel Tunç


Gözler bitap düşmüş
Sözler acı bir hitap,
Okyanuslar girdap…
Bense yakamoz, kurtar!

Bazen bir sahil kenarında yakamoza bakarken derinden bir ah! Çekersiniz. Yalnızlıktır ya yakamoz, hüzün sarmıştır her yanınızı ve gözleriniz ağlamaklı olur.
Yıllarca şarkılara, şiirlere konu olan yakamoz, bir çok sanatçı ve şairin ilham kaynağı olmuştur.
Peki bu muazzam doğa olayı nasıl gerçekleşir hiç düşündünüz mü? Çıplak gözle görülmeyecek kadar küçük plankton denilen canlıların deniz yüzeyinde ışığı yansıtarak bu güzel doğa olayını oluştururlar.
İyi ki varsın plankton! Ama Asıl anlatmak istediğim bunun bilimsel yönünden çok duygusal yönü olmuştur. Neden yakamoz yalnızlığı anımsatır insana? Bence uçsuz bucaksız ve bir o kadarda karanlık su kütlesinin içinde tek başına olmasına rağmen, inatla parlayarak ben burdayım! Diyerek yalnız olduğunu haykırmasındandır.Ana tema yalnızlık olduğundan seyir anında mutluluk ve hüzün karışımı duygular sarar benliği. Mutluluk diyorum; çünkü yalnızlık bazen mutlulukta verebilir. Burada karşılıklı tatmin söz konusudur.
Yakamoz bir an bile olsa yalnızlıktan kurtulmuştur, seyircide yalnızlığına derman bulmanın sevinci içindedir.
Her seyrinizde derman bulmanız ümidiyle…

Yakamozun hücrelerine teşekkürler!
Veysel Tunç

5 Yıl Bıkmadı, Biriktirdi...

Elazığ'ın Keban ilçesinde genç bir kız, çevre kirliliği yaratmaması için 5 yıl boyunca kullandığı plastik şişeleri biriktirdi.

Fırat Mahallesi'nde ailesiyle birlikte oturan 25 yaşındaki Şenay Fırat'ın 29 büyük boy poşette biriktirdiği plastik şişeler, Elazığ Belediyesince geri dönüşüm tesislerinde değerlendirilmek üzere teslim alındı.

Şenay Fırat, 5 yıl önce televizyonda plastik maddelerin doğada yok olma süresinin çok fazla olduğunu öğrendiğini, ailesinin de desteğiyle çevre kirliliği yaratmaması için satın aldıkları yağ, kola, deterjan gibi maddelerin boş plastik şişelerini evde saklamaya başladığını söyledi.

Malzemeleri, büyük boy poşetlere koyarak evin çatısında saklamaya başladığını anlatan Fırat, şöyle konuştu:''Satın aldığımız malzemelerin pet şişelerini plastik olmalarından dolayı çevreye zarar vermemesi, ileride geri dönüşümü olur düşüncesiyle 29 büyük boy poşette biriktirdim. Amacımız çevreye zarar vermemek. Böyle bir birikimle biz çevremizi korurken bir ailenin bu süre içinde çevreye ne kadar zarar verebileceğini siz düşünün. Biz çevremize sahip çıkarsak ve çevremizi ne kadar çok korursak bizim o kadar karımız olur.''


GERİ DÖNÜŞÜM İÇİN TESLİM ALINDI
Fırat, gazetelerden Elazığ Belediyesinin katı atık geri dönüşüm tesisi kurduğunu öğrendiğini, çevresinin de katkısıyla belediyeye ulaştığını belirtti.
 
Belediye ekiplerinin, çevrenin kirlenmemesi için topladığı plastik malzemeleri bir kamyonla gelip teslim aldıklarını ifade eden Fırat, ''Emeğim boşa gitmediği için çok sevinçliyim. Malzemeler için hiç bir bedel almadım. Çevre adına güzel bir şeyler yapmamın mutluluğu yeterli'' dedi.

Elazığ Belediyesi ''Beyaz Masa 153 Sizin Sesiniz'' birimi sorumlusu Kenan Özdemir ise Keban'da bir vatandaşın böylesi duyarlılıkla pet şişe topladığını öğrendiklerinde çok mutlu olduklarını söyledi.

Özdemir, kendi mücavir sınırları dışında bölgelere müdahale edemediklerini, ancak verilen bu emeği karşılıksız bırakmamak için biriktirilen pet şişeleri belediye görevlilerinin teslim alarak, geri dönüşüm tesislerine ulaştırdıklarını kaydetti.

"Danimarka Tarafsızlığını Kaybetti: Hükümsüzdür"

İklim Zirvesi'ni takip eden gençlerin kaleminden: "Medyaya sızan politik bildirge, nam-ı diğer “Danimarka Metni” iklim zirvesinin kapalı kapılar ardındaki yüzünü gösterdi ve şüpheci aktivistleri haklı çıkardı..."

Dedikodular gerçeğe dönüştü. Geçtiğimiz günlerde basına sızan ve Danimarka Hükümeti tarafından hazırlandığı kaydedilen “politik bildiri”, zengin ve gelişmiş ülkelerin Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi’nden kapsamlı ve hukuken bağlayıcı bir anlaşma değil politik vaatler içeren içi boş bir metinle eve dönmeye çalıştıklarının kanıtı oldu.



Özellikle Güney ülke delegelerinin ve sivil toplum temsilcilerinin tepkisini çeken metnin başlığı Kyoto Protokolü’nün altının oyulmaya çalışıldığını açıkça belirtiyordu: “Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi – Kopenhag Antlaşması”. Bu metin, Kyoto Protokolü’nün çizdiği “sanayileşmiş ülkeler ve diğerleri” sınırını yok sayıp yerine en az gelişmiş ülkeler haricindeki tüm ülkeler için yüzdeye dayalı salım azaltım hedefleri öngören bir yaklaşım öneriyor. Metin ayrıca, normalde Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi kapsamında Ek-1 taraf ülkeleri dışındaki ülkelere sağlanması öngörülen finansal ve teknolojik yardım tedbirlerinin, yeni anlaşma ile birlikte ülkelerin kompleks salım izleme önkoşullarını sağladığı oranda bu tedbirlerden yararlanmasını öngörüyor. Hali hazırda oluşmuş müzakere bloklarının yeniden şekillenmesi ve zaten görece olarak zayıf olan az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin ellerinin daha da zayıflatılması ile sonuçlanabilecek bu süreç taraflardan sert tepkiler aldı.

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Sekretaryası, bu metnin basına sızmasından doğabilecek güvenilirlik kaybını engellemek adına bir bildiri yayınladı. Sekretarya Başkanı Yvo de Boer, taslak metinin Danimarka Başbakanı tarafından sunulan bir karar önerisi olduğunu belirtti ve metnin müzakere sürecinde herhangi bir resmiyetinin bulunmadığını yineledi.
 
Fakat taslak hakkındaki tüm bu açıklamalar, Güney ülkeleri delegelerinin kızgınlığını dindirmedi. G77 ve Çin müzakere bloğunun (132 ülkeyi temsil ediyor) Sudan’lı sözcüsü Lumumba Di-Aping, Danimarka Başbakanı Lars Lokke Rasmussen’in tarafsızlığını kaybettiğini ve dahası zengin ülkeleri koruma yanlısı olduğunu açıkça gösterdiğini söyledi. Bunun yanı sıra, “Pan Afrika İklim Adaleti İttifakı” üyelerinin sert protestosu müzakerelerin yapıldığı salonda yankılandı: “Sıcaklık artışını 2 derecede sınırlamak intihardır! Sadece bir Afrika var ve artış 1 derece ile sınırlanacak!”.


Metin hakkındaki eleştiriler yalnızca metnin içeriği ile ilgili değil hazırlanış yöntemi ile de ilgili. Kopenhag’da bir demokrasi açığı söz konusu. Taraflar Konferansı (COP) Sekretaryası, Birleşmiş Milletler karar alma mekanizmalarını by-pass etmekle suçlanıyor. Friends of the Earth (Dünya’nın Dostları) Malezya şubesi Onursal Sekreteri Meena Raman “Sızan Danimarka Metni, Birleşmiş Milletlerin demokrasi prensibini hiçe saymakla kalmayıp, müzakerelerin az kalsın sona ermesine neden olacaktı. Danimarka’lılar kapalı kapılar ardında birkaç seçilmiş ülke temsilcileri ile beraber bu metni hazırlarken, tüm dünyanın ev sahibi ülkeden
beklentisinin tam tersini yaptılar.” şeklinde konuştu.

Eleştirilerin kesiştiği nokta iklim adaleti noktası. Müzakerelerin başlangıç noktasının gelişmiş ülkelerin tarihsel sorumluluklarının kabul ettiği nokta olması ve bu ülkelerin iklim değişikliğinden en az sorumlu fakat en fazla etkilenecek ülkelere karşı iklim borçlarını ödeyecek adımlar atması gerekliliğinin altı çiziliyor.
Türkiye’nin bu metin karşısındaki tavrına dair herhangi bir ipucu yok. Sessizce ölmeyeceğiz diyen ülke delegelerine karşılık sessizce bekleyen Türkiye tarafının rengini bakalım ne zaman görebileceğiz.

Bizler sürecin takipçisiyiz. Yüzbinler ile beraber…

Kaynak Ntv

Minik Tuvalu Devlere Karşı Hakkını Arıyor

Kopenhag’dan çıkacak anlaşmanın yasal bağlayıcılığı olmasını isteyen Tuvalu, görüşmelerin askıya alınmasına neden oldu.

Tuvalu, Avustralya yakınlarında bir ada ülkesi. Yaklaşık 11 bin kişilik nüfusuyla Birleşmiş Milletler’e üye olan en ufak ülkelerden biri. Demokrasiyle yönetiliyor ve ülkede yalnızca 700 telefon hattı bulunuyor.

ABD’nin 27’de biri, Çin’in ise 120’de biri nüfusa sahip bu minik ülke büyük bir cesaretle Kopenhag’da bu devlere karşı durdu ve iklim zirvesinde devam eden görüşmelerin durmasına neden oldu. Amacı, ABD gibi büyük ülkeler tarafından sulandırılmaya çalışılan Kopenhag anlaşmasının “yasal bağlayıcılığı olan bir anlaşma” olarak kalmasını sağlamak, çünkü bu gerçekleşmezse Tuvalu, Fiji, Trinidad ve Tobago veya Kiribati gibi tamamıyla sular altında kalacak ve yok olacak. Zaten bugün birçok insan iklim değişikliğinin yarattığı sonuçlar nedeniyle ülkeden göç etmek zorunda kalıyor.

Greenpeace Akdeniz Enerji ve İklim Kampanyası Sorumlusu Hilal Atıcı’ya göre ABD’nin derdi Kyoto’da belirlenen yasal bağlayıcılık durumunu politik bağlayıcı bir anlaşmaya dönüştürmek: “Bu sayede anlaşmayı hiçbir yaptırımı olmayan, içi boş bir anlaşmaya çevirmeye çalışıyorlar. Oysa sorumluluklar Tuvalu’nun da haklı olarak talep ettiği gibi genişletilmeli ama ülkelerin kendi keyfine bırakılmamalı.”

Türkiye’nin yasal bağlayıcılığı olan bir anlaşmaya dair duruşu ise henüz belli değil. Fakat son strateji belgesinde hiçbir indirim sorumluluğu belirlememesi ve sadece belli alanlarda zayıf NAMAs (Ulusal Uygun Azaltım Eylemleri) önerileri sunmuş olması, aynı hatayı Türkiye’nin de yaptığını gösteriyor.

Başbakan Erdoğan Özür Diledi!

2020 yılında, Başbakan Erdoğan, 2009 Kopenhag İklim Zirvesi'nde gerekli kararları almadıkları için özür dilerken.


İklim değişikliğiyle mücadelede Kyoto Protokolü’nden sonraki dönemin anlaşma zeminini oluşturacak Kopenhag Zirvesi öncesinde Greenpeace Akdeniz Başbakan Erdoğan’ı zirvede aktif bir rol oynamaya çağırdı. Kopenhag havaalanında dünya liderlerinin 2020 yılındaki hallerini billboardlara taşıyan Greenpeace aynı tasarımı Başbakan Erdoğan için de hazırladı.
Başbakan Erdoğan'ı Kopenhag’da 18 Aralık’ta bir araya gelecek yüzün üzerinde devlet başkanının arasında görmek istediklerini söyleyen Greenpeace Akdeniz Enerji ve İklim Kampanyası Sorumlusu Hilal Atıcı, Başbakan'ın iklim değişikliğiyle mücadelede üzerine düşen sorumluluğu almak zorunda olduğunu ve gelişmiş ülkelere Kopenhag’dan yasal anlamda bağlayıcı bir anlaşma çıkması için baskı yapması gerektiğini belirtti: "Geleceğimizin karara bağlanacağı bu tarihi dönemeçte dünyanın en büyük 17. ekonomisi olarak Türkiye’nin de oynayacağı büyük bir rol olmalı”.
Kopenhag’dan başarılı bir anlaşma çıkması için gelişmiş ülkelerin iklimi değiştiren gazların salımlarını 1990 seviyesine oranla en az yüzde 30 azaltma taahhüdünü vermeleri gerekiyor. Türkiye ise Kyoto Protokolü dahil bu konuda şimdiye kadar hiçbir sorumluluk almadı ve seragazı salımları 1990’dan bu yana iki kattan daha fazla artış gösterdi. Bu tehlikeli artışın durdurulması, gelişmekte olan bir ülke olarak Türkiye’nin 2020 yılında beklenen salımlarının en az yüzde 30 altına düşmeyi taahhüt etmesine bağlı.


klim için, geleceğimiz için “van minüt”

Atıcı gelinen noktada hiçbir şey yapmadan bekleme lüksümüzün olmadığını söyledi: "İklim değişikliği gibi ciddi bir meselede Erdoğan, sessizce oturmaya devam edip on yıl sonra bizlerden özür mü dileyecek, yoksa bu kez iklim değişikliğinden en büyük zararı görecek dünyanın fakir halkları ve kendi ülkesinin geleceği için güçlü bir “van minüt” mesajı mı verecek?”
Greenpeace’in üç aydan uzun bir süredir yürüttüğü “iklim için van minüt” kampanyasına karşılık Erdoğan hala Kopenhag’ın seyrine yönelik hiçbir açıklama yapmayan birkaç liderden biri olma kararlılığını sürdürüyor.
Greenpeace bugüne dek “iklimicinvanminüt.org” sitesi üzerinden ve sokak çalışmalarıyla 30 binden fazla imza toplamış ve Başbakan Erdoğan’ı Kopenhag’a gönderecek dev bir uçak bileti hazırlamıştı. Ayrıca, kendisine de bu talepleri dile getiren bir mektup göndermiş ve görüşme talebinde bulunmuştu.

Küresel Isınmaya '20 İlaçlık Reçete'

The Sunday Times Gazetesi 7 Aralık'ta Kopenhag'ta başlayacak İklim Zirvesi öncesi küresel ısınmaya karşı 20 maddelik bir çözüm listesi yayımladı.

İnsanlık birçok farklı yönetmle doğaya zarar vermeye devam ederken üzerinde yaşadığımız Dünya alarm vermeye ve uyarılarına devam ediyor.
Uyarıların gözardı edilmeyecek boyutlarda olması dünya liderlerini 7 Aralık'ta başalyacak Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Zirvesi'nde biraraya getiriyor.
Zirve öncesi İngiliz The Sunday Times gazetesi Dünyamızın kurtarılması için 20 yıl adlı bir liste açıkladı.

Getirilen önerilerin hepsi şu an sahip olduğumuz teknolojiyle yapılabilir ve uygulanabilir olmasıyla dikkat çekiyor. İşte Dünyayı kurtaracak liste;
1)Güneş Enerjisi
Güneş , doğayla en barışık enerji kaynağı olmaya devam ederken bu kaynağı en çok kullanan ülke ise İspanya. Sevilla yakınlarında kurulan tesiste 600'den fazla hareketli ayna bulunacak ve elde edilen enerji 15 saat boyunca erimiş tuz molekülerinde depolanabilecek. Güneş enerjisinin depolanabilmesi için geliştirilen bu teknikle 25 bin eve elektirik sağlanabilecek. Tesis 2011 yılında faaliyete geçecek.
2)Karbon depolama
Termik santrallerde kullanılan kömür ve türevlerinin atık olarak havaya saldığı karbondioksitin küresel ısınmaya neden olduğu biliniyor. Norveç'te 1996 yılından beri kullanılan bir yöntemle termik santrallerden çıkan karbon dioksit petrol kuyularına depolanabiliyor. Avrupa Birliği, atıklarını bu yöntemle depolayacak 12 termik santral projesine başladı. Santraller 2020 yılında tamamlanacak.
3)Akıllı sayaç
Gereksiz elektrik kullanımını önlemek için dünyada akıllı sayaç kullanımı artıyor. İtalya’daki evlerin yüzde 85’inde akıllı sayaç bulunuyor. ABD ise sıralamada ikinci durumda.

4)Rüzgar Enerjisi
2020 yılında İngiltere’nin enerji ihtiyacının yüzde 30’unu rüzgardan karşılaması bekleniyor. Norveç ise Haziran 2009’da karadan 10 km açıktaki yüzer platformlarda ‘rüzgar tarlalarını’ devreye sokacak.
5)Nükleer Enerji
Çin, Güney Kore, Hindistan ve Rusya’nın aralarında olduğu 13 ülke halen 53 reaktörün yapımına devam ediyor. Gelişmiş güvenlik önlemlerinin kullanılmasıyla nükleer enerji tekrar gündeme geldi. İngiltere yüksek maliyetleri koyduğu karbon vergileriyle karşılamak için bir dizi plan hazırlıyor. Gelişmelere rağmen İngiletere 25 yıldır ülkesinde hiçbir nükleer tesis inşaa etmedi.
6)Güneş panelleri
Evlerde suyu ısıtmak için oldukça yaygın olarak kullanıyor. Gelecekte panellerden oluşacak güneş çiftlikleri enerji ihtiyacının giderilmesi için kullanılacak.
7)Hızlı toplu taşıma
Elektirik ve hidrojenlere çalışan araçlara yaygınlaşırken ilerde sürücüsüz ve doğayla barışık trenler şehirlerin vazgeçilmezi olacak. Prototipler Londra Heathrow Terminali’nde test ediliyor.
8)Karbon ticareti
Henüz yeni bir finans piyasası olan karbon borsasında salım hakkını kullanmayan şirketler haklarını başka şirketlerini satarak hem dengeyi koruyor hemde para kazanıyorlar.
9)Dalga Enerjsi
Yılana benzer dalga yakalayıcıların kulanılmasıyla denizlerdeki dalgalardan üretilen enerji miktarında büyük artış gözlendi. Portekiz ve İskoçya bu konuda pilot bölgelerde uygulamalara başladı. Dalgadan enerji üretme tekniğinin rüzgar enerjisinin 15 yıl gerisinde kaldığı düşünülüyor ve asıl gelişmelerin 2020'lerin ortlarında olması bekleniyor.
10)Çevreci uçaklar
Yeni tasarlanan ‘süzülen kanatlar’ teknolojisiyle yakıttan yüzde 25 tasarruf edilmesi planlanıyor. Boeing ise yeni tasarladığı motorlar için yüzde 35 daha az yakıt kullanımını garanti ediyor. Karbon salınımının önemli bir kısmının uçaklarda kullanılan yakıtlardan kaynaklandığı göz önüne alındığında bu gelişmelerin küresel ısınmanın önüne geçilmesi için kritik bir
rolü bulunuyor.


11)Gel-git enerjisi
Mevcut teknolojiyle pahalı ve az verimli gibi görünse de denize kıyısı olan ülkeler enerji ihtiyaçlarının yüzde 5 ‘ini bu şekilde karşılayabilir.

12)Güneş çatıları
Güneşten gelen enerjiyi alıp eletrik enerjisine çeviren çatılar yueni nesil evler için tercih nedeni olmaya başlayacak.
13)Güneş pencereleri
Evde kullanılan enerji için çatıların yeterli olmadığını düşünen bilimadamları pencerelerin üstüne yerleştirilen ve güneş enerjisini elektiriğe çeviren hücreleri genel kullanıma sunmaya hazırlanıyor.
14)Dönüşümlü ısı pompaları
Isı pompları, yaızn toplanan ısının yera atlında depolanması ve kış geldiğinde ise evin depolanan ıenerjiyle ısıtılması için kullanıyor. Günmüzde kırsal alanda yaşasyanlar bu yönetemi sıkça kullanıyor.
15)İkinci jenrasyon biyoyakıtlar
Mısırdan elde edilen biyoyakıtın 100 misli su yosunlarından elde edilebilir. 2030 yılında jet yakıtlarının yüzde 12 ‘sinin yosunlardan elde edileceği düşünülüyor.
16)LED ampüller
Philips tarafından geliştirilen yeni nesil ampüller geleneksel ampüllere göre yüzde 95 enerji tasassurufu sağlıyor. Yeni nesil ampüller mekanik olmamamakla birlikte ışığın şeklini ve büyüklüğünü elektiriksel olarak ayarlaayrak maksimum verim sağlıyor.


17)Sıcak su ile enerji
Danimarkada’da birçok eve santraller tarafından ısıtılan sular borular aracılığıyla aktarılıyor. Santarllerde ısıtlan suyun boşa gitmesi yerine bu şekilde değerlendirilmesinin yaygınlalştırlıması palanlanıyor.
18)Video konferans
Uçak yolculukları yerine video konferansların tercih edilmesi yakıt tüketiminde ciddi azalmalara yol açabilir.
19)Teknolojik gelişim
Teknolojiyle herşey mümkün! Elektrikle çalışan arabalarla 40 ila 400 km yolculuk yapmak mümkün. Elektrikli arabaların meznili uzaması ise lityum-ion pillerinin gelişmiyle mümkün olacak.
20)Güneş yansıtıcıları
Uzaya yerleştirecek yansıtıclıar ile Dünya'ya geri dönen mikro dalga ışınlarından enerji üretilmesi planlanıyor.

Sadece 4 Derece

Dünya liderleri kısa bir zaman sonra, küresel sıcaklık artışını 2 derecenin altında tutmak için bir anlaşmaya varmak umuduyla, Kopenhag’da toplanacaklar. Fakat ya başarılı olunmazsa?

İkim değişikliğinin etkileri tüm Dünya’da görülecek. Sera gazlarının salınımı atmosfere şimdiden değiştirdi ve iklim giderek değişiyor.
Salınımı azaltmak için alınan önlemlere rağmen önümüzdeki 20, 30 senelik periyotta iklim değişikliğinin sonuçlarıyla yaşayacağız. Fakat bu süreden sonra iklim değişikliğini tamamen atmosfere şimdi ki kadar sera gazı salıp salmadığımız belirleyecek.
Bu iki durum arasındaki fark bize şunu anlatıyor: Bunlardan ilki, iklim değişikliğinin geri dönülmez sonuçları, diğeri ise uzun vadeli ve iklim değişikliğinin geleceği en son nokta. İklim değişikliği zirvesinde liderler de bu kararla yüzleşecekler.
Son noktada iklim değişikliğinin geleceği durumu ve Kopenhag’da başarılı anlaşmaya varılamaması halinde olacakları daha iyi anlamamız için Britanyalı Met Ofis Hadley Merkezi bir harita üretti.
Bu haritada küresel sıcaklığın normalin 4 derece üstüne çıkması halinde ortaya çıkacak etkilerin bir kısmı anlatılmış.