Patasana / Ahmet Ümit

patasana // Ahmet ümit

Romanın, "insan benliğine yapılan bir kazı" olduğunu sıkça dile getiren Ahmet Ümit, aynı hareket noktasını "Patasana"da da koruyor. Anadolu’nun güneydoğusunu da içine alan ve tarihte Mezopotamya olarak anılan bölge, yüzyıllar boyunca hem kanlı iktidar kavgalarının hüküm sürdüğü çeşitli uygarlıklara hem de coğrafî bir kesişme noktası olduğu için şiddetli savaşlara sahne oldu ve bu topraklardan kan ve şiddet hiç eksik olmadı. “Patasana”da bir anakroniye başvuran Ahmet Ümit, Hititler döneminde yaşanan iç çatışmalarla Türkiye’nin son yirmi yılda tanık olduğu kanlı bir dönemi anlamaya çalışıyor.
Romanı için seçtiği konu ve karakterleri bir söyleşisinde şöyle anlatıyor yazar: "Ben benliğinde kazı yapacağım kişilerimi seçerken, baştan belirlediğim içeriğe uygun tipler seçtim. Yani Yüzbaşı Eşref, Kürt gerilla lideri Cemşid, Vietnam gazisi Timothy, korucubaşı Düzgün gibi bir dönem şiddet uygulamış tipler ya da şiddete tanıklık edecek, buna tepki verecek Esra, Elif ve diğer kişilikler. Ama bu kişilerimi yalnızca anlatacağım konuyla sınırladığım düşünülmesin. Onları yaşayan, olaylara müdahale eden, hatta zaman zaman yazarı bile takmayan güçlü, çelişkiler içindeki karakterler olarak anlatmaya çalıştım. Onların yaşayan kişilikler olması çok önemliydi, çünkü hemen hepsi bir arkeoloji kazısı sırasında bir araya gelmişti. Bir yanıyla yaptıkları iş nedeniyle bilimsel tartışmalar yaparken bir yanıyla da yaşamın gündelik, basit gereksinimlerini tartışıyorlardı. Banyo sırası gibi, yemeğin ne olacağı gibi, futbol maçına gitmek, Fırat'ta yüzmenin halkın tepkisini çekmesi gibi. Burada şunu da söylemeliyim ki bir karakteri anlatabilmenin –yaratabilmenin– olanakları yaşamın kriz anlarından, ya da trajik durumlardan çok gündelik olanın, her gün tekrarlanan sıkıcı davranışlarında daha fazladır. Kuşkusuz kahramanınızın, psikolojik profilini en iyi, gündelik yaşamla, kriz anlarındaki davranışın birliği içerisinde ortaya serebilirsiniz.
Ama gündelik yaşamı anlatabilmek hem çok zordur hem de çok önemlidir. Belki de kriz anlarındaki kesintiyi, coşkuyu, heyecanı anlatabilmeniz için basit yaşamı anlatmanız gerekir."
Ahmet Ümit, tıpkı diğer romanlarında olduğu gibi olayı, yaşadığı bugünün içinde insanı anlamanın bir aracı olarak kullanır. Dolayısıyla roman kahramanları ve karakterleri de alabildiğine sahicilik taşır. Bu niteliklerle birlikte "Patasana", Ahmet Ümit romancılığının önemli bir halkasını oluşturur..

Büyük Anadolu Yürüyüşüne Çağrı

Biz, Anadolu insanları Nisan 2011’de köylerimiz, kasabalarımız ve şehirlerimizden çıkarak Ankara’ya yürümeye karar verdik.

Çünkü binlerce yıldır insan uygarlığının beşiği olan Anadolu, bugün eşi görülmemiş bir yıkımla karşı karşıya.Ancak dünya, bu büyük yıkımın farkında değil.

Son on yıl içinde tüm sularımız enerji şirketlerinin eline geçti. Üzerlerine binlerce HES ve baraj kuruluyor. Dağlarımız maden şirketleri tarafından parsellendi, delik deşik ediliyor. Yaşamımız, nükleer ve termik santrallerle tehlike altında. Feryadımızı duyan yok. Binlerce yıldır ekip biçtiğimiz tohumlar, yok olmaya başladı. Ormanlarımız, parça parça kesiliyor.

Bu yıkım sonucunda, tüm insanlığın ortak mirası, dünyanın en eski yerleşim yerleri sular altında kalıyor. Sayısız hayvan ve bitki türünün nesli tükeniyor.

İnsanımız, doğduğu bereketli topraklarda artık doyamıyor. Köyünü, ata toprağını terk ediyor. Binlerce insan şehirlere göç ediyor ve kadim Anadolu kültürleri birer birer yok oluyor. Hızla kalabalıklaşan şehirlerimizde yaşamak her geçen gün daha da zorlaşıyor, maddi ve manevi bedeli artıyor.

Yalnızca bir avuç insanın menfaatini gözeten bu düzen, doğayı, insanları ve kültürümüzü hiçe sayarak Anadolu’nun dört bir yanını işgal etmeye devam ediyor.

Bu toprakları yönetenler, bu yıkıma karşı çıkanların çığlığına kulak tıkıyor ve yıkımı daha da çoğaltıyor. Anlıyoruz ki, onların gözünde artık köklerimizin hiçbir değeri yok.

Bu nedenle biz, Anadolu insanları, Anadolu’yu yaşatmak için kendi halk irademizi kullanmaya karar verdik. Birleşiyoruz!

Biliyoruz ki, her şeyimizi kaybettiğimizde, çalışıp yeniden ayağa kalkabiliriz. Ancak doğamızı kaybettiğimizde asla!

Vicdan sahibi herkesle buluşarak yedi ayrı koldan, 40 gün 40 gece Anadolu’yu arşınlıyoruz ve nehirler gibi akarak Ankara’ya yürüyoruz. Geçmişe olan saygımız ve çocuklarımızın geleceği için, doğanın hakları ve yaşam hakkımız için yürüyoruz.

Suyumuzu, doğamızı, köklerimizi ve Anadolu’yu geri alana kadar, dönmüyoruz.

Hiçbir dil, din, ırk ve siyasi görüş ayrımı gözetmeden, tüm Anadolu insanlarını ve dünya insanlığını bu yürüyüşe katılmaya davet ediyoruz.

Anadolu’yu vermeyeceğiz!

Yürüyüşe katılmak için lütfen alttaki eposta adresine bilgi veriniz.

Eposta: anadoluyuvermeyecegiz@gmail.com
www.anadoluyuvermeyecegiz.net
www.twitter.com/vermeyoz
www.facebook.com/anadoluyuvermeyecegiz
Kaynak: http://www.facebook.com/notes/anadoluyu-vermeyece%C4%9Fiz/b%C3%9Cy%C3%9Ck-anadolu-y%C3%9Cr%C3%9Cy%C3%9C%C5%9E%C3%9Cne-%C3%87a%C4%9Eri/168446413206969?refid=7

Büyük Anadolu Yürüyüşü MANİFESTO

Gezegenimiz, üzerinde yaşayan tüm canlılarla birlikte tarihte görülmemiş bir yıkımla karşı karşıya. 

İnsanoğlunun aşırı tüketime dayalı bugünkü yaşam şekli nedeniyle ortaya çıkan doğa yıkımı, geri dönüşü olmayan bir noktaya doğru hızla ilerliyor. Her on üç dakikada bir, yeryüzünde bir canlı türü daha yok oluyor.

Günümüz insanı, varolmanın yegâne yolunu ihtiyacının fazlasını üretmek ve tüketmek olarak görüyor. Bu anlayış, doğa üzerinde egemenlik mantığını temel alan sonu gelmeyen bir kâr hırsıyla tüm yaşam kaynaklarımızı metaya dönüştürüyor. 

Sınırsız tüketime dayalı bu sistemin Türkiye’deki yansıması, çok daha korkunç bir tablo olarak karşımıza çıkmaktadır: 

Son elli yılda yok edilen sulakalanlarımızın büyüklüğü Marmara Denizi’nin büyüklüğünü geçti. Yani 60’lı yıllardan bu yana sulak alanlarımızın %40’ını kaybettik.

Dağlarımız, son on yılda verilen 40 binden fazla maden ruhsatıyla maden şirketlerine tahsis edildi.

2B yasası tasarısı ile ormanlarımızın satışı için düğmeye basıldı.

Yakın zamana dek kendi kendine yetebilen nadir toplumlardan biriyken, yanlış tarım politikaları nedeniyle yediğimiz ekmeğin buğdayını bile ithal eder hale geldik. 

Yanlış tarım politikları sonucunda doğduğu topraklarda doyamaz hale getirilen köylü nüfusun kırsal alanlardan şehre göç etmesiyle insansızlaşan topraklarımız, GDO’lu tohumlara ve rant peşindeki büyük tarım şirketlerine terk edildi. 

Bugüne kadar kanunları eğip bükerek el konulmaya çalışılan kıyılarımız, yaylalarımız, ormanlarımız; hazırlanan yeni kanunlarla satışa çıkarılıyor. 

Toprağımıza ektiğimiz tohumdan çocuklarımıza yedirdiğimiz mamaya, enerji üreten santrallerde kullanılan makinelerden üzerimize giydiğimiz kıyafetlere kadar hemen her ürünü ithal ettiğimiz unutulup; enerjide dışa bağımlılığı giderme adı altında bütün akarsularımız ve vadilerimiz yağmalanıyor. 

Anadolu derelerinin tamamına yakını üstüne hidroelektrik santral yapılması amacıyla şirketlere satıldı. Sayısı 2000’in üzerinde olan bu santraller hayata geçirildiği taktirde Anadolu’da akan tüm dereler, borular ya da tünellere hapsedilmiş olacak. 

Sayıları her geçen gün artan termik santrallere bir de nükleer santral projeleri eklendi. Artık çocuklarımızın geleceği de ipotek altında. 

Kendi imkânlarımızla ürettiğimiz son ürünlerle birlikte, bu ürünleri üretenlerin kültürü ve geleneksel yaşam biçimi de yok ediliyor. 

Artık bir seçim yapmak zorundayız: 

Ya sınır tanımayan tüketim alışkanlıklarımızı sürdürerek, doğayla birlikte kendimizi de yok edeceğiz ya da onunla uyumlu bir yaşamı seçeceğiz. 

Doğanın varoluşuna, binlerce yıldır bu topraklarda yaşamış olan uygarlıklara, ait olduğumuz topluma ve gelecek nesillere karşı duyduğumuz vicdani sorumluluğun gereği olarak, biz ikincisini seçiyoruz. 

Doğası ve yaşam alanlarıyla birlikte, yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan bizler şu gerçeklerin altını çiziyoruz:

• Doğa kendi başına vardır ve insan onun sadece bir parçasıdır.

• Varoluşumuzun yegane kaynağı olan doğanın ‘çevre’ adıyla yaşamımızın dışına çıkartılıp ötekileştirilmesi kabul edilemez. 

• Doğa canlı bir varlıktır. İnsanlar, şirketler veya devletler doğanın sahibi olamaz, doğanın kadim dengesini ve işleyişini bozacak herhangi bir tasarrufta bulunamaz. 

• Doğa üzerinde herhangi bir mülkiyet hakkı iddia edilemez. İnsan doğa içinde yaşayan her canlı gibi geçicidir. Kendinden sonraki nesillerin ve diğer canlıların da içinde yaşayacağı doğaanayı; onun dağlarını, ormanlarını, kıyılarını, derelerini, göllerini sahiplenmesi veya özelleştirmesi, bir mal gibi alıp satması asla kabul edilemez. 

• Temiz ve sağlıklı doğa ve bunun birinci şartı olarak su, tüm canlıların doğuştan gelen en temel hakkıdır. Bu hakkı ihlal edebilecek hiçbir kanun ve uygulama kabul edilemez. 

• Tek başına hiçbir canlının ihtiyacı, doğanın tahrip edilmesinin nedeni olamaz. ‘Sürdürülebilir kalkınma’, ‘koruma kullanma dengesi’, ‘üstün kamu yararı‘ gibi kavramlar doğanın sömürülmesi için gerekçe gösterilemez. 

Bu ilkeler doğrultusunda, aşağıda sıraladığımız adımların gerçekleşmesi için harekete geçiyoruz: 

1. Doğayı bir meta olarak gören kalkınma modeli terk edilmeli, ‘doğaanamızın yaşama hakkı’ anayasal güvence altına alınmalıdır. 

2. ‘Her insan doğduğu yerde doyabilmeli’ ilkesinden yola çıkarak, kırsalda yaşayan insanların büyük kentlere göçünü engelleyecek ve geleneksel yaşam biçimlerimizi destekleyecek düzenlemeler hayata geçirilmelidir. 

3. Kırsal yaşamımızı, kültürel mirasımızı ve biyolojik çeşitliliğimizi tehdit eden, kâr hırsıyla hazırlanmış hidroelektrik santral (HES) ve baraj projelerinin tamamı durdurulmalıdır. Bugüne kadar yapılmış uygulamaların doğal alanlarımız üzerinde yarattığı yıkımı giderecek çalışmalar acilen başlatılmalıdır.

4. Ormanlarımızın yok olmasının önünü açacak 2B yasal düzenlemeleri derhal geri çekilmeli, ormanların özelleştirilmesine dair hazırlıklar durdurulmalıdır. 

5. Ne koruma alanlarını, ne tarım alanlarını ne de canlı yaşamını dikkate alan madencilik faaliyetleri durdurulmalı, bu faaliyetlerin ekosistem üzerindeki etkisi göz ardı edilerek verilmiş tüm maden ruhsatları iptal edilmelidir.

6. Toprakların verimsizleşmesine, temel geçim kaynağı tarım olan köylünün yoksullaşmasına ve su kaynaklarının aşırı kullanımına neden olan yanlış tarım politikaları terk edilmeli; tüm tarımsal faaliyetlerde doğanın dengesini gözetilmeli ve doğru yerde doğru ürün ilkesi benimsenmelidir. 

7. Tüm canlı yaşamını tehdit eden hibrit tohumların, GDO’lu ürünlerin ve üretimde kullanılan her türlü kimyasal maddenin kullanımı durdurulmalıdır.

8. Bizden önce bu topraklarda yaşamış onlarca uygarlıktan günümüze miras kalan Hasankeyf gibi nice kültürel zenginliğimizi tehdit eden projeler ve uygulamalar derhal durdurulmalıdır. Sadece bize değil tüm insanlığa ait bu değerler itinayla korunmalı, gelecek kuşaklara en iyi şekilde aktarılması için gerekli çalışmalar acilen başlatılmalıdır. 

9. Sosyal ve ekolojik maliyeti gözardı edilerek planlanan ve şehirlere daha büyük göç dalgalarının gelmesine yol açacak otoyol, köprü ve konut projeleri durdurulmalı, karbon salınımını azaltacak demiryolu ulaşımı geliştirilmeli ve yaygınlaştırmalıdır.

10. Var olanlara her geçen gün bir yenisi eklenen, doğaya verdikleri zarar tartışılmaz termik santraller ve nükleer santral yatırımları derhal durdurulmalıdır. 

11. Çevre ve Orman Bakanlığı’nın izniyle, doğayı yok eden şirketler tarafından finanse edilen özel firmalar tarafından hazırlanan ÇED raporları ve buna izin veren ÇED Yönetmeliği derhal iptal edilmelidir. Doğanın hassas dengesi, kamuoyu vicdanı, sivil toplum kuruluşları ve yerel halkın kanaatinin dikkate alınmadığı hiçbir projeye onay verilmemelidir. 

12. Tüm koruma alanlarını ticari yatırımlara açan Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanun Tasarısı geri çekilmeli, Yenilenebilir Enerji Kanunu derhal iptal edilmelidir. Varolan koruma alanlarının statüleri güçlendirilmeli; biyolojik çeşitliliği korumak için önemli doğa alanlarına hızla koruma statüsü kazandırılmalıdır. 

13. Özel şirketlerin ve kamu kurumlarının doğayı katletmesinin önünü açan ‘kirleten öder’ mantığı ve uygulaması terk edilmeli, doğaya zarar verenlerin ağır cezalara çarptırılmasını öngören yasal düzenlemeler hayata geçirilmelidir. 

14. Yaptığı yatırımlarla doğanın dengesine müdahale eden icracı bir kuruluş niteliğindeki Devlet Su İşleri (DSİ) ile doğayı korumakla yükümlü Çevre ve Orman Bakanlığı’nı aynı çatı altında birleştiren yapı derhal değiştirilmelidir. Çevre ve Orman Bakanlığı, şirketlerin çıkarlarını savunmak yerine; asli görevi olan, doğayı koruma görevini yerine getirmelidir.

Kendini doğa ananın sahibi değil bir parçası olarak gören bizler :

İçinde varolduğumuz doğayı ve onun hassas dengesini tehdit eden, yukarıda sıraladığımız ilkeleri ve talepleri karşılamayan, ulusal veya uluslararası yasa, sözleşme, antlaşma ve bunların uygulamalarının tümünü reddediyoruz. 

Yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan doğamızın kadim dengesini, sağlıklı ve mutlu bir yaşamın birinci şartı olarak görüyoruz.

Varolan idari sistemin, taleplerimizi karşılayacağına dair inancımız kalmadığından; halk olarak bu gidişe dur diyor, parçası olduğumuz doğaanamızın haklarıyla birlikte kendi yaşam hakkımızı savunmak için ayağa kalkıyoruz;

Nisan 2011 itibariyle vadilerden, köylerden, kasabalardan, şehirlerden yola çıkıyor, Türkiye’nin dört bir yanından 40 gün 40 gece yol alacak kervanlar halinde Ankara’ya yürüyoruz. Ve taleplerimiz yerine getirilene kadar geri dönmüyoruz. 

Doğanın hassas dengesini korumanın, insan olarak vicdani sorumluluğumuz olduğunu düşününen herkesi bu hareketi desteklemeye çağırıyoruz. 

ANADOLU’YU VERMEYECEĞİZ !!!

Osmanlı Devleti Döneminde Dersim Sancağı / Prof. Dr. İbrahim Yılmazçelik

Son dönemlerde 1938 olaylarıyla sık sık gündeme gelen Dersim ve Dersim tarihi sürekli olarak birçok kesim tarafından konuşulmakta, tartışılmakta ve yorumlanmaktadır. Ne yazık ki yapılan yorumların tamamına yakınının bilimsel verilerden uzak olması üzücüdür. Halbuki bu bölgenin tarihi geçmişini bilmeden 1937-1938 Dersim Olaylarını anlamak mümkün değildir. Bu noktadan hareketle hazırlanmış olan bu çalışmanın amacı; bölgenin Osmanlı Devleti'nin idaresine geçmesinden başlayarak cumhuriyetin ilk yıllarına kadar yaşanan gelişmelere belge ve arşiv kaynaklarıyla ışık tutmaktır.

-Günümüze kadar uzanan ağalık sisteminin ilk adımları nasıl atıldı?

- Bölgede aşiretler arası savaşlar.

- Aşiretlerin devletle karşı savaşı.

- Osmanlı Devleti bölgede kazalara kaymakam olarak Aşiret reislerini neden atadı? Bunun sonuçları neler oldu?

- Tanzimat Fermanı'yla yeniden düzenlenen 'Dersim Sancağı'

- 1848'den sonraki askeri harekatlar.

- Cumhuriyet'in İlanından önceki son durum.

Belgelere bağlı olarak hazırlanan bu çalışmada, Cumhuriyet dönemine gelindiğinde, Dersim bölgesinde yaşayan halkın birçok meselesinin hâlâ çözülemediğini, bölgedeki asayişsizlik ve aşiret hayatının da bir çok olumsuzluğuyla beraber devam ettiğini görecek ve 1937- ve 1938 yıllarında yaşanan olaylara daha objektif bir gözle bakma şansına sahip olacaksınız.

Tesla'nın Kutusu / Samantha Hunt

Büyük Sırp bilim adamı Nikola Tesla, tüm çabalara rağmen unutturulamayan bir dâhi, modern dünyada kullanılan birçok icadın da mucidi. Samantha Hunt ilk kez bir romanda Tesla’nın insan yanını, yaşamının son günlerinde bir güvercinle yaşadığı büyük aşkı, mutluluklarını ve hayal kırıklıklarını tatlı bir epik olarak kaleme alıyor, okuyucuya da bu destansı romanın sayfaları arasında gezinmek kalıyor.

TESLA’NIN KUTUSU – SAMANTHA HUNT
İÇİNDE DAVET VAR
İÇİNDE HAYAT VAR
ALIŞILMADIK AŞKLAR, ÇILGIN DÜŞLER VAR
GERÇEKLER VAR
OLASILIKLA İNSANLIK TARİHİNİN EN BÜYÜK DEHASININ EŞLİĞİNDE BİLİM, FELSEFE VE TARİHLE DOLU BİR EDEBİYAT FESTİVALİ VAR. SEN KATILANA KADAR YOK.

TESLA’NIN KUTUSU
Samantha Hunt
Nisan 2010
Çevirmen Cihat Taşçıoğlu
389 sayfa
21.50 TL

Müstesna Deliler Albümü / Zeki Bulduk

Zeki Bulduk, “Müstesna Deliler Albümü” adlı kitabında tanıdığı, bildiği delileri yazmış.
Çok çok güzel yazmış. Bir halk şiiri kadar güzel.

Mesela Deli Döne’yi anlatmış Zeki Bulduk, ‘Deliler ölünce çocukluğumuz biter.’ altbaşlığıyla : “…Hani yara kabuklarıyla oynamayı seven çocuklar vardır. Yaranın kabuğu iyice soyulduktan sonra oynayacak birşey kalmaz. Yaranın yeri pırıl pırıl ortaya çıkar. Ondan sonra çocuk tutar o parlayan yeri kaşımaya başlar ve yarası kanar. Deli Döne’den bahsetmek de tıpkı yara kabuğu çoktan kopmuş bir yara yerini kaşımak kadar acıtıcı. Her ne kadar ilk kaşıntının verdiği bir tatlılık olsa da sonrası acıdır işte. Sanki çocuk gözümün önünde bir kendini bilmez şehrimin delisiyle alay ediyor gibi, sanki zebellah gibi bir adam tekme tokat onu dövüyor gibi. O ise çaresiz, insanlardan medet umarken, insanlar ona gülüyorlarmış gibi. Deli Döne: Adından da belli, mesleği delilik. İnsanların akıllarına inat, aklını evinin bir köşesine saklamış ve yerini unutmuş bir deli. Deli Döne: Sabahları oğlunun ekmeğini önüne koyacak kadar aklından fazlasını itlere atmış bir ademkızı….”

Bir başka deli: “…Tuncay gülmeyi unutanlar için Allahın bir lütfudur. Tuncay, kahır damının bacası yoktur diyen Arapların sözünü hem hatırlatan hem de dürüp büküp Kılıçözü Çayı’na atan adamdır. Tuncay denildi mi içimden ulu kayalar kopup garipliğe, dertlerin denizine, Neşet Ertaş bozlaklarına yuvarlanır…”

Diğeri, Çita:”…Bildiğim şu ki Harun sazını dizine koyup çalmaya başladığında yüzündeki gülümseme gidip, aklı başında bir adam gibi dertli, dertli dinlerdi Çita….Şehrimin her dem 33 yaşındaki çirlek gözlü delisine bir maymun adı vermekle başları göğe erdi. Dedim ya, insanlar benzetmelere kurban götürüyorlar insanlıklarını…”

Kitap delilere kalpten yazılmış öykülerle dolu.
Fatih Altınöz

Memleket Hikâyeleri / Refik Halid Karay

Memleket Hikâyeleri Türk edebiyatında Anadolu’nun en hakiki hikâyeleridir. Anadolu Memleket Hikâyeleri’nde bütün gerçek varlığı ve iç dünyasıyla karşımıza getirilmiştir.
- Nihad Sami Banarlı
Geniş ününü mizah ve siyasal yergi yazılarıyla sağlayan Refik Halid’in mizah yazıları gibi hikâyeleri de edebiyatımızın bu alanında bir aşama olmuştur. O zamana kadar İstanbul sınırları
dışına çıkamayan Türk hikâyesini Anadolu’ya yöneltmekle hikâyeciliğimize yeni bir ufuk açmış, yeni bir soluk getirmiştir.
- Cevdet Kudret, Türk Edebiyatında Hikâye ve Roman
Refik Halid’in anlattığı olaylar bütünüyle yaşadığı dönemin olaylarıdır. Memleket Hikâyeleri ile Gurbet Hikâyeleri’nde canlandırılan kişilerin çoğu adeta canlıdır. Bütün bu yönleriyle Halide Edip onun “yalnız Türk edebiyatının değil, Rus ve Amerikan edebiyatlarından sonra, hikâyecilikte cihan ölçüsünde ön planda bir yer işgal edebilecek bir hikâyecimiz” olduğunu belirtir.
- Tanzimat’tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi

Refik Halid Karay:1888 yılında İstanbul Beylerbeyi'nde doğan Refik Halid Karay, Galatasaray Sultanisi ve Mekteb-i Hukuk'ta eğitim görmüş, Meşrutiyet sıralarında gazeteciliğe başlamıştır. Kısa sürede üne kavuşmuş, Fecri Ati edebiyat topluluğunun kurucularından olmuştur. "Kirpi" takma adıyla yazdığı taşlamaları ve siyasal yazıları sonucu dönemin hükümetince Anadolu'ya beş yıl sürgüne gönderilmiş, İstanbul'a döndükten sonra Robert Kolej'de öğretmenlik, Sabah gazetesi başyazarlığı, Posta - Telgraf Genel Müdürlüğü yapmış ve bu süreçte Aydede mizah dergisini çıkarmıştır. 1965 yılında İstanbul'da ölen Refik Halid Karay muhalif kaleminin keskinliği, renkli anlatımı, tasvir gücü ve yaratıcılığıyla Türk edebiyatının en güçlü kalemlerinden biridir. Eserleri: İki Cisimli Kadın, Sonuncu Kadeh, Yezidin Kızı, 2000 Yılın Sevgilisi, Yüzen Bahçe, Yerini Seven Fidan, Çete, Nilgün, Kadınlar Tekkesi, Memleket Hikâyeleri, Gurbet Hikâyeleri, Üç Nesil Üç Hayat, Dişi Örümcek, Dört Yapraklı Yonca, Sürgün, Ayın Ondördü, Guguklu Saat, Bir Avuç Saçma, Bir İçim Su, Bugünün Saraylısı, Deli, İstanbul'un Bir Yüzü, Karlı Dağdaki Ateş, Bu, Bizim Hayatımız, Ekmek Elden, Su Gölden, İlk Adım, Minelbab İlelmihrab, Ay Peşinde, Kirpinin Dedikleri, Tanrıya Şikayet, Sakın Aldanma İnanma Kanma Tanıdıklarım, Makyajlı Kadın, Bir Ömür Boyunca