[Geçmiş Sergi] Van Gogh Dijital Resim Sergisi


Van Gogh Dijital Resim Sergisi, CerModern / Ankara

Fotoğraflar: Arzu Şanal



Van Gogh Alive, bu üretken sanatçının 1880-1890 yılları arasındaki çalışmalarını ve hayat deneyimlerini keşfetme; bugün dünya çapında tanınan başyapıtlarının birçoğuna imza attığı yerler olan Arles, Saint Rémy ve Auvers-sur-Oise’da geçirdiği dönem zarfındaki düşüncelerini, duygularını ve ruh halini yorumlama fırsatı sunuyor.

Güçlü bir klasik müzikle senkronize olarak değişen, dev boyutlardaki 3.000’den fazla Van Gogh görüntüsü; ekranları, duvarları, kolonları, tavanı ve hatta yeri de dolduran heyecan verici bir gösteri yaratarak, ziyaretçilerini ünlü ressamın eşsiz tarzını oluşturan coşkulu renkler ve canlı detaylarla büyülüyor.

Dinamik, bilgilendirici ve görsel olarak görkemli olmaya programlanmış olan SENSORY4 içeriği; 40 yüksek çözünürlüklü projektörden aynı anda akıp zengin surround ses sistemiyle karışarak, ziyaretçiye nefes kesici ve etrafını saran bir gösteri ziyafeti sunuyor.

Van Gogh Alive’da ‘Çalışan Adam’, ‘Yeşilimsi Bir Başlık Giymiş Yaşlı Köylü Kadını’, ‘Çiçek Açmış Erik Ağacı’, ‘Gri Şapkalı Otoportre’, ‘Vazoda 12 Ayçiçeği’, ‘Vincent’ın Yatak Odası’, ‘Teras Kafe’, ‘Sandalye ve Pipo’, ‘Ren Nehrinde Yıldızlı Bir Gece’, ‘Süsen Çiçekleri’, ‘Buğday Tarlası ve Kargalar’, ‘Kırmızı Üzüm Bağı’, ‘Sargılı Kulaklı Otoportre’ gibi bir döneme damgasını vurmuş eserler yer alıyor.

Sergi, ziyaretçilere dahi ressamın fırtınalı hayatını kronolojik olarak göstermek için güçlü bir klasik müzik kullanıyor. Harekete geçiren bu müzik, Van Gogh’un hikâyesinin duygusal yönlerini yansıtarak, sanatçının muhteşem kariyeri boyunca yansıttığı sanatını ve ruh halini daha zengin bir deneyimle ziyaretçiye sunma olanağı sağlıyor.

Van Gogh’un hikâyesini anlatmak için seçilen müziklerden bazıları şöyle: Handel-Sarabande, Edouard Lalo-Piano Concerto 1. Movement I, Gus Viseur-Coeur Vagabond, Barber-Bubamara (Vivaldi versiyonu), Arvo Part-Fratres For Cello And Piano, Carl Nielsen-String Quartet in D minor 1883, Sakura “Cherry Blossoms”, Geleneksel Japon Klasik Koto Müziği, John Zorn-Kiev 3 (çello), Camille Saint.

Unutulmaz bir deneyim sunan Van Gogh Alive, 16 Ekim 2012 – 03 Ocak 2013 tarihleri arasında, CerModern / Ankara’da'ydı.












Dünyanın Durumu Sürdürülebilir Refaha Doğru


Sürdürülebilir Refaha Doğru”, yaşadığımız yüzyılda kendi türümüzün sonunu hazırlamakta olduğumuza dair “felaket tellallığı” yapmıyor, aksine gelecekte adil ve sürdürülebilir bir yaşamın mümkün olduğuna dair kanıt ve yöntemler sunarak her şeye rağmen umudun varolduğuna işaret ediyor. Worldwatch Enstitüsü tarafından her yıl yayınlanan Dünyanın Durumu 2012’yi önceki kitaplardan ayıran en önemli fark, geçmiş yıllardaki gibi olaya ya da duruma değil çözüme mercek tutması. Çözüm odaklı bu yaklaşım ile bizleri sürdürülebilir yaşama daha da yakınlaştırıyor.

Gelecek yüzyıllarda dünya genelinde sürdürülebilecek ortak refaha yönelik ilgiyi ve yeni fikirleri geliştirmek üzere oluşturulabilecek geniş kapsamlı projelere merkez noktası oluşturmayı hedefleyen Dünyanın Durumu 2012, “Yeşil Ekonominin Herkesin İşine Yaramasını Sağlamak”, “Fazla Gelişmiş Ülkelerde Küçülmenin Yolu”, “9 Milyardan Önce Durmaya Yönelik Dokuz Nüfus Stratejisi”, “İklim Sıkıntısı Yaşayan Bir Dünyada Gıda Güvencesi ve Eşitliği”, “Biyolojik Çeşitlilik: Altıncı Toplu Tükenişle Mücadele” gibi başlıklarda özetlenen toplam 17 bölümde, sürdürülebilir refaha giden yolları anlatıyor. “Dünyanın Durumu 2012: Sürdürülebilir Refaha Doğru”, bakış açısını zenginleştirmek isteyen ve umudu arayan okuyucular için kitapçılarda…


EDİTÖRE NOTLAR

DÜNYANIN DURUMU 2012: SÜRDÜRÜLEBİLİR REFAHA DOĞRU

1.BÖLÜM : Yeşil Ekonominin Herkesin İşine Yaramasını Sağlamak

Ekonomik sistemin doğasının ve gerekçesinin temelden değişmesi şart. Odak noktası her ne pahasına olursa olsun ekonomiyi büyütmek değil, ekolojik yenilenmeye izin veren ve maddeciliğe kapılmadan insan refahını sağlamaya imkan tanıyan bir ekonomi oluşturmak olmalı.

2.BÖLÜM : Fazla Gelişmiş Ülkelerde Küçülmenin Yolu

7 milyar kişinin yaşadığı bir gezegende ekolojik açıdan sürdürülebilir bir gelir yılda kişi başı 5000 ABD doları civarında ve bu rakam, batıdaki mevcut yoksulluk düzeyi anlayışının çok çok altında.

3.BÖLÜM : Kapsayıcı ve Sürdürülebilir Kentsel Kalkınma için Planlama

İklim değişikliğinin özellikle çevresel risklerin akut hale geldiği gecekondu bölgelerine yönelik tehditleri konusunda son dönemde farkındalığın artması, çevresel açıdan sürdürülebilir kentsel bölgeler oluşturmanın önemini kanıtladı.Gecekondulardaki kent yoksulları son derece büyük bir mahrumiyet içindeler. Bunlara rağmen kent yoksulluğu yayılıyor ve çoğalıyor. BM-HABİTAT’a göre, gecekondularda yaklaşık 828 milyon insan yaşıyor. Bu 2000 yılındna bu yana 61 milyonluk artış anlamına geliyor.

4.BÖLÜM : Sürdürülebilir Ulaşıma Doğru

Fosil yakıt sübvansiyonlarını aşama aşama ortadan kaldırmak, 2020’ye kadar küresel enerji talebini yüze 4.1, karbondioksit salımlarını da yüzde 4,7 azaltacaktır.

5.BÖLÜM : Yaşanabilir, Adil, Sürdürülebilir Kentler Yaratan Bilgi ve İletişim Teknolojileri

Singapur, trafik tıkanıklığını çözmek için cep telefonu verilerini kullanarak trafik haritası çıkarıyor ve sıkışıklığı azaltmak üzere alternatif rotalar çiziyor. Lagos’ta bir yazılım geliştirici, akıllı telefonla tehlikeli görünen bir binanın koordinatlarını kaydederek yerel yönetime bildirilmesini sağlayan bir uygulama yarattı. Hatta Hindistan’da kar amacı gütmeyen bir örgütün kanıtladığı gibi kısa mesaj teknolojisi bile kentsel yaşamı geliştirmekte rol oynayabiliyor.

6.BÖLÜM : ABD’deki Sürdürülebilir Kentsel Kalkınmayı Ölçmek

Dünyada eksik olan (ama yakın zamanda bulunması umulan) şey, sürdürülebilir kentsel kalkınma konusunda ilerleme kaydetmeyi sağlayacak ‘ulusal bir standart’ oluşturmak.

7.BÖLÜM : Şirketi Yeniden Keşfetmek

9 milyar insanın, şirketlerin amaç ve tasarımlarında sistemli bir değişiklik olmadan, sürdürülebilir şekilde yaşayabilecekleri bir gelecek hayal etmek zor, hatta imkansızdır.

8.BÖLÜM: Sürdürülebilirlik Yönetişimi için Yeni Bir Küresel Yapı

Gezegenimizdeki ortak geleceğimizi tartışmak için Rio Dünya Zirvesi’nde (1992) toplam 172 ülkenin yöneticileri bir araya geldi. O zamandan bu yana dünya daha da fazla küreselleşti, kentleşti ve birbirine bağlandı. Çeşitli ülkeler orta gelirli ülke grubuna geçince jeopolitik güç dengeleri değişti. Mal ve hizmet, sermaye ve teknoloji, bilgi ve emek akışı küresel nüfusun giderek artmasını teşvik etti.

9.BÖLÜM: 9 Milyardan Önce Durmaya Yönelik Dokuz Nüfus Stratejisi

Dünyadaki ölüm oranlarında artış olmadan, sadece doğum oranlarını düşürerek bu yüzyılın ortalarında nüfusun 8 milyar kişiyle tepe noktaya ulaşması imkansız değil. Bu gerçekleşirse, gerçek anlamda refah getiren ve sürdürülebilir bir küresel toplum daha önce hiç olmadığı kadar yakınımızda olabilir.

10.BÖLÜM: Açık Yeşil Binalardan Sürdürülebilir Binalara

Tek başına hiçbir politika açık yeşil binaları sürdürülebilir binalara dönüştüremez. Sürdürülebilirliği ana akım haline getirmek için öncelikle hedef belirlemek ve ön tasarımları yapmak; ardından da bakım ve performans takibine kadar her aşamada bunlara uymak gerekir.

11.BÖLÜM: Daha Sürdürülebilir Tüketimle İlgili Kamu Politikaları

Sadece 2008 yılında dünya genelinde 68 milyon taşıt, 85 milyon buzdolabı, 297 milyon bilgisayar ve 1,2 milyar cep telefonu satıldı; tüketici sınıfa katılan bireylerin sayısı arttıkça bu rakamlar da büyüyecek.

12. BÖLÜM: Brezilya’da İş Dünyasını Harekete Geçirmek ve Sonrası

İlk Rio Konferansı’ndan yirmi yıl sonra dünya büyük ölçüde değişti. Nüfus yüzde 28 artarken küresel ekonomi yüzde 75 büyüdü ve kürenin sistemleri her zamankinden fazla zorlandı.

13.BÖLÜM: Sürdürülebilir Bir Gelecek Oluşturmak

Küçük ölçekli gıda üretiminde yatırım sayısı ve kalitesini arttırmaya, yatırımlara toplumsal cinsiyet açısından da bakmaya, tarıma daha agro-ekolojik (tarımsal ekolojik) yaklaşımın bilinçli bir şekilde yerleştirilmesine ek olarak erişim sorunlarını da ele almaya odaklanırsak, bir yandan gıda güvencesi sağlayıp diğer yandan yerkürenin sistemlerini sürdüren ve ekosistem çeşitliliğini koruyan bir gıda sistemini gerçekte de yaratabiliriz.

14.BÖLÜM: İklim Sıkıntısı Yaşayan Bir Dünyada Gıda Güvencesi ve Eşitliği

Ormansızlaşmanın durdurulması, yeşil teknolojilerin yaygınlaştırılması, yeşil ekonomilerin güçlendirilmesi, daha yoksul ülkelerin küresel ısınmaya uyum süreçlerine maddi kaynak sağlanması konularındaki her türlü anlaşma da dâhil olmak üzere bütün sürdürülebilir kalkınma ve iklim politikalarında gıda ve tarım üretiminin merkez nokta olarak alınması gerektiği giderek daha iyi anlaşılıyor. Bu alanlarda hayvansal üretimi görmezden gelmeye devam etmek, sürdürülebilir, adil, etkili, insani ve iklime uyumlu bir gıda sistemi yaratma konusunda çok önemli bir fırsatın kaybedilmesi anlamına gelecektir.

15.BÖLÜM: Biyolojik Çeşitlilik: Altıncı Toplu Tükenişle Mücadele

Dünyanın ortak biyolojik servetini korumak için çok sayıda somut önlemin alınması gerekecek. Aynı zamanda insanların doğal kaynakları tüketme biçimlerinde de bazı köklü değişikler olmalı. Siyasetçiler dimdik durup bir yandan doğayı ve biyolojik çeşitliliği korurken diğer yandan da sürdürülebilir refah için kıvılcımı yakacak gerçek kararlar alabilmeli. Haziran 2012’de yapılacak Rio+20 Konferansı, dünyanın her yerindeki siyasi liderlerin bir araya gelerek, yeşil ekonomi ve sürdürülebilir kalkınmayla ilgili iyi niyetli sözlerin refahı sürdürecek ve gezegenimizi kurtaracak bazı gerçek önlemlere dönüşmesi için gerekli adımları atmaları açısından harika bir fırsat.

16.BÖLÜM: Sürdürülebilir Refah için Ekosistem Hizmetleri

Ekosistem hizmetlerinin küresel değerini tahmin etmeye yönelik ilk çalışmalardan biri, “Dünya Ekosistem Hizmetlerinin ve Doğal Sermayenin Değeri” başlığıyla, 1997 yılında Nature dergisinde yayımlandı. Araştırmacılar, 16 farklı biyom için (belli bir doğal ortam ve iklimdeki bitki ve hayvan topluluğu) için 17 ekosistem hizmetinin değerini yıllık 16-54 trilyon ABD doları, ortalamada ise yıllık 33 trilyon ABD doları olarak tahmin ettiler (o dönemdeki yıllık küresel GSYH’den fazla).

17.BÖLÜM: Yerel Yönetimleri Doğru Yola Sevketmek

Küresel iklim değişikliği, su sıkıntısı, doğal kaynakların bozulması tehditlerini hafifletmek ve engelleyebilmek için yönetimlerin ve sivil toplumun özellikle yerel olmak üzere her düzeyde kaçınılmaz ödünler vermeleri gerekiyor. Çevresel sürdürülebilirlik için insanların güçlü kurumlara ve işbirliği içinde çalışmaya gereksinimi var. Çevresel sürdürülebilirliğin aslında siyasi açıdan sürdürülebilir, ekonomik ve toplumsal açıdan da adil olmasını sağlamak için kararların şeffaf, demokratik yollarla alınması gerekiyor.

Bakınız: http://www.tema.org.tr/web_14966-2_1/entitialfocus.aspx?primary_id=778&target=categorial1&type=2&detail=single

Veri Korumaya Giriş [E-Kitap]

Görsel: Google

Bütün dünyada ve Türkiye'de kişisel verilerin korunması konusunda duyarlılık artıyor. Milyarlarca insanı buluşturan İnternet ve yol açtığı değişim sayesinde her gün devasa büyüklükte veri toplanıyor, işleniyor ve saklanıyor. Önemli bir bölümünün kişisel hassas verilerimiz olduğu aşikar. Bunların özenle korunması, belki de hiç toplanmaması gerekmekte.

Fakat başta kâr odaklı düşünen ticari kuruluşlar ve yurttaşları hakkında daha fazlasını bilmek isteyen devletler gelmek üzere birçok kişi ve kurum, hiçbir yasal düzenleme veya etik ilke olmadan bilgilerimizi toplamakta, işlemekte, kötüye kullanmakta, ticari bir meta gibi satmakta, fişleme yapmaktadır.

Yasal düzenlemelerin ve çeşitli etik ilkelerin olmayışı önemli bir eksikliktir. Öte taraftan, kişisel veri konusundaki genel farkındalık sorunu da can yakıcı düzeydedir. Çoklarınca kişisel veri ve gizlilik (mahremiyet) evmizin ya da yatak odamız duvarları ile sınırlıdır. Sosyal ve kültürel temelleri oldukça derin bu sınırlılık, problemi katmerleştirmektedir. Evin duvarları arasında gösterilen hassasiyetin, tüm yaşam alanlarında da gösterilmesi için farkındalık ön koşuldur. Bu durumun değiştirilmesi ise yasal düzenlemeler yapmaktan çok daha zor.

Elinizdeki broşür bu farkındalığın artmasına yardım etmeyi hedeflemektedir. Kişisel veri ve mahremiyet konusunda referans alınacak bir metindir. Broşür içeriği EDRI* üyeleri tarafından hazırlanmıştır. EDRI tarafından İngilizce yayınlanan bu broşürü Türkçeye kazandırmaktan büyük mutluluk duyuyoruz.

Broşürün çevirisi için Hatice Balkanlar'a, LaTeX yerleşimi için Işık Barış Fidaner ve Uğurcan Ergün'e, kapağın Türkçe düzenlenmesi için Barış Büyükakyol'a, düzeltiler için Mutlu Binark ve İlden Dirini'ye, broşür baskı giderleri için Friedrich-Ebert-Stiftung Vakfı'na teşekkür ederiz.

Bizi gözetim toplumuna doğru götüren gelişmelere karşı, yurttaş farkındalığının artmasına katkı sunması dileği ile...

Alternatif Bilişim Derneği

*: EDRI (European Digital Rights / Avrupa Dijital Haklar Örgütü) 20 farklı Avrupa ülkesinden, 32 kişisel gizlilik ve insan hakları temalı kuruluşun üyesi olduğu bir birliktir. Alternatif Bilişim Derneği EDRI'nin gözlemci üyelerindendir. http://www.edri.org/

Basılı broşür talebi için: bilgi@alternatifbilisim.org

Veri Korumaya Giriş
Şubat 2013, 24 Sayfa
Hazırlayanlar: EDRİ Üyeleri ve gözlemciler
Türkçe Yayına Hazırlık: Ali Rıza Keleş
Düzelti: EDRİ ve Digital Courage (Almanya)
Türkçe Düzelti: Mutlu Binark ve İlden Dirini
Tasarım: CtrlSPATE
Türkçe Yerleşim: Deniz Eren
Kapak Türkçe Uyarlama: Barış Büyükakyol
Latex Yerleşimi: Işık Barış Fidaner ve Uğurcan Ergün
Fotoğraf: Marnix Petersen
Baskı: Ceylan Mat

Broşürün İngilizce/Türkçe içeriği ve LaTeX kodları CC Attribution-NonCommercial 3.0 Unported License altındadır.


İçindekiler


Sunu / Sunuş / Önsöz

KİŞİSEL VERİLER
nelerdi̇r? ni̇çi̇n önemsemeli̇yiz?

ANONİMLEŞTİRME
si̇z bi̇r sayı deği̇lsiniz?

AMACIN SINIRLANDIRILMASI İLKESİ
sadece beli̇rti̇len amaç i̇çi̇n kullanınız

VERİ İŞLEMEYE RAZI OLMAK
i̇zni̇ni̇zle

BÜYÜK VERİLER
endüstri̇yel hammadde

VERİ GÜVENLİĞİ VE İHLALLERİ
di̇kkatli̇ davranınız

TERCİHE GÖRE VE VARSAYILAN VERİ KORUMA
gi̇zli̇li̇k i̇lkesi̇ne göre tasarlanmıştır

SOSYAL PAYLAŞIM SİTELERİNDE GİZLİLİK VEVERİ KORUMA
paylaşırken di̇kkatli̇ olalım

BULUT BİLİŞİM
öngörülemeyen bi̇r ortamda öngörülebi̇li̇r koruma

PROFİL OLUŞTURMA
terci̇hleri̇ tahmi̇n etmek i̇çi̇n ki̇şi̇sel veri̇ kullanımı

YABANCI KANUNLARA DAYALI ERİŞİM
kanunun eli̇ uzun

İŞE YARAR BİRŞEY YAPMAK
i̇yi̇ bi̇r yasa i̇yi̇ bi̇r uygulama gerektirir

Veri Korumaya Giriş [E-Kitap] PDF formatında indirmek için tıklayınız.

Bir Garip İhsan Oktay / Efsun Güztoklusu


     Edebiyat okuru son yıllarda değişik bir eğilim oluşturdu. Okur eskisi gibi, klasik roman kalıplarından pek haz almıyor. Daha katılımcı olmak istiyor, biraz yorulmak istiyor. Orhan Pamuk “Gizli Yüz” de bu hissi okuyucuya ulaştırmada başarılı oldu . O romanda bir sayfayı 5-6 kez okumama rağmen pek bir şey anlayamamıştım. Aynı Gabriel Marquez’in “Yüzyıllık Yalnızlık” romanında olduğu gibi. Daha sonra Ayfer Tunç’un “Bir Deliler Evi’nin Yalan Yanlış Tarihi” romanını okurken de sanki bir “yap boz” çözecekmiş gibi karakterleri yerlerine oturtmaya çalıştım. Adeta bir “karakterler kabaresi” seyrettim.
İşte İhsan Oktay Anar yapıtlarında da bu okuma ritüeline kaptırır insan kendini. Bir süre sonra kurgu unutulur her şey birbirine karışır semboller hayalinizi süsler uzak masallara kayarsınız. Okumayı bir çeşit maceraya, egzotik masallara dönüştürür. Tarih ve felsefeyi resmi ve ciddi yapısından soyutlayarak zevkli bir macera yaşatır okuyucusuna adeta...

     5 yıl aradan sonra çıkardığı 7. Gün romanında da çok zor bir işe soyunarak, okuyucuyu Türkiye tarihinin Ergenekon göçebelik serüveninden başlayarak Osmanlı’ya, oradan Cumhuriyet’e tarihimizin birçok evresine hızlı bir trenle yolculuk ettiriyor. Bunu yaparken kronolojik bir sıralama derdine girmiyor. Dolayısıyla okuyucu adeta bir fırtınaya tutuluyor.

     Semboller Anar’ın vazgeçilmezidir. Bu romanda da Demir Minareler, Tekvinhane halef ateşçi gibi sembollere rastlıyoruz. Ana karakter İhsan Sait gelecekten gelen bir aşk mektubu ile Dojira’ya kavuşmaya çalışıyor. Dojira ideali simgeliyor. Sait sahneye biraz geç çıkıyor o çıkana dek biz dinden vazgeçip pozitif bilime sırtını dayayan Paşaoğlu, İhsan Sait’in kölesi Kambur Bevval’ın tam itaatçiliği ile oyalanıyoruz.

     Yazarın bu romanından çok keyif almak istenirse biraz görev duygusu ile değil de sindire sindire okumak gerek. Zira rüzgar gibi kayıveren ilk bölümden sonra bitime doğru ‘’kurtarın benii’’ diyebilen de var’’ ama çok güzel bu kadar çabalamaya değer ‘’ diyen de. Bana soracak olursanız İhsan Oktay Anar’ın kendi kişiliği gibi oldukça esrarengiz bir kitap bir sonraki sayfada neyle karşılaşacağınız belli değil. Okumayı zevkli kılan da tüm yıpratıcılığına karşın bu olsa gerek.


Toplumsal Düzenin Topluma Yabancılaşması / Mustafa Akdağ

Toplumsal düzen dediğimizde aklımızda canlanan şey muhtemelen (en genel şekilde) yöneten ve de yönetilen ikilisinin oluşturduğu bir topluluktur. Bir cemiyet, bir cemaat, bir iş yeri, bir köy, bir şehir, bir ülke… Tamamında büyüklü küçüklü yönetenler ve de yönetilenler mevcut. Bugün, toplumsal bir düzen, işte tam olarak tüm bunların bileşkesiyle oluşmuş olan ve karmaşıklığı kendi kavramını çoktan aşmış bir yapıya kavuşmuştur.

Bir toplumsal düzen, bit toplumun ahenkli bir şekilde varlığını koruması sistemi ise, bir düzenin toplumsallığı da, bu düzenin, yani sistemin topluma ne kadar entegre olabildiğine ve dahası ne kadar kabul gördüğü ile ilintilidir.
Geçmişten günümüze her topluluk kendi içerisinde kuralları olan düzenler oluşturmuştur. Her topluluk kendi evrimi çerçevesinde, çevresine ve üyelerine has karakteristik kültürler yaratmıştır. Bu kültürler ise, önce yazılı olmayan kurallarını, daha sonra ise yazılı kurallarını ve dolayısıyla da, yönetim biçimlerini büyük ölçüde biçimlendirmiştir. İşte her toplumun toplumsal düzeni de, bu nedenden dolayı, benzerlikleri var olsa bile, kendi içerisinde nüans farklılıkları barındırmaktadır. Bugün, dünyanın pek çok ülkesinin yönetim biçimi demokrasi, cumhuriyet, sosyalizm, federasyon, krallık olarak geçiyor olsa da, yönetim yapıları incelendiğinde hepsinin birbirinden farklı geleneklere, işleyiş biçimlerine ve dahası farklı seremonilere, ritüellere sahip olduklarını görebiliriz. Örneğin, İngiltere halen bir krallık rejimi içerisindedir, ancak buna karşın demokrasinin oldukça gelişmiş olduğunu görebilmekteyiz. Diğer yandan ise, Orta Doğu’ya veya Afrika’ya baktığımızda gördüğümüz krallıkların İngiltere Krallığı ile pek de bağdaşmadığını, hatta çoğu yerdeki düzenleşmiş krallıkların İngiltere tarihinde bile yeri olmadığını görebiliriz.

Kısacası, yönetim biçimi adının aynı olması, yönetim düzeninin aynılığını beraberinde getirmeyebiliyor her zaman.

İşte, adı krallık da olsa, demokrasi de olsa, sosyalizm de olsa, her sistem ülkenin (yörenin) kültürüne göre çeşitli açılardan, çok çeşitli şekillerde şekillenmektedir. Bugün dünya’da pek çok savunucusunun bile oldukça dogmatik bir şekilde ifade ettiği sosyalizm, Çin’de bugüne kadar uygulanmamış bir şekilde (ve de büyük bir başarı ve dirayet ile) yürütülmekte. Sistemin temel dinamiklerinde sabitlik var olsa da, genel olarak sistemin düzenleştiği üst yapıda pek çok farklılıklar mevcut. Ancak, tüm bu farklılıklara rağmen Çin’de üretim araçlarının devlete ait olduğu, planlı bir ekonomi ile yürütülen bir sosyalist sistem mevcudiyetini koruyor. Çin’in tarihi boyunca dış dünyaya kapalı yapısı ve coğrafi konumu ise, belki de sistemin işleyişindeki en büyük etken.

Diğer yandan, bir Küba örneğinde, Çin’in diktatoryal yapısından çok, daha “romantik” bir yapı içerisinde ve katı olmayan bir sosyalizm karşımıza çıkmakta. Aynı şekilde SSCB örneğine baktığımızda ise, kahramanlık destanları üzerine kurulmuş ve de bir emperyal bir güç haline gelerek, diğer ülkelere dikta edebilen bir sosyalizm yapısı görüyoruz.Sistemin diğer tarafında ise, ABD’nin kapitalizm anlayışı ile, Avrupa’nın kapitalizm anlayışı arasındaki farklılık da, dikkat edilmesi gereken diğer bir örnektir. Sosyal devlet yapıları, demokrasiye bakış açıları da birlikte irdelendiğinde aynı isimli, ancak farklı biçimlerde karşımıza iki düzenin çıktığını görebiliriz pekâlâ…


Türkiye


Türkiye Cumhuriyeti için kendimiz dahil, sürekli olarak feodal Osmanlı toplumu üzerine “yukarıdan inme” tabirini kullanırız. Haksız da değiliz bunda. Her ne kadar bu ülkenin bugünkü sınırları içerisindeki tüm insanları kitleler halinde verdikleri savaşım sonucunda bu ülke kurulduysa da, bu toprakların düzeni demokratik ve/veya bir cumhuriyet değildi. Hatta, 1. ve 2. Meşrutiyetin -sınırlı da olsa- yaşandığı İstanbul haricinde demokrasiden haberdar olan kesim bile oldukça sınırlıydı. Haliyle, 1923 devrimi ile bu ülkede yeşeren demokrasi ortamı, halk için, halka rağmen bir demokrasi halini almıştı. Ancak, yaşanılan büyük zaferler ardından toplumun bir karizmatik lideri vardı ve bu sistem bu liderin isteği ile ortaya konmuştu. İttihat ve Terakki’nin Meşrutiyet dönemlerinden beri fikren de olsa amaç edindiği cumhuriyet, 1923′te Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde pratiğe dökülme fırsatı yakalamıştı.

Ancak ne var ki, özellikle Anadolu halkı İstanbul’da meşrutiyet zemininin oluşturduğu cemiyet düzenini, köklerinden gelen cemaat düzeninin içerisine oturtamamış, kapitalizm’in burjuvalaştırma ve proleterleştirme süreçlerini yaşamamış ve dahası bir seçim yapma bilincini henüz gerçek anlamıyla yaşayamamış bir durumdaydı. 1923 sonrasında, bir tek parti yönetimi ile demokrasi ve cumhuriyeti müjdeleyen Mustafa Kemal Atatürk, tüm yurt genelinde bir fırka örgütlemişti: Cumhuriyet Halk Fırkası.

Bu fırka, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu partisiydi. Bir ölçüde İttihat ve Terakki’nin devamı sayılabilecek, rejimi yaymayı, sağlamlaştırmayı ve de sürekli kılmayı amaç edinmiş bir yapılanma hedefleniyordu. Ekonomi ve sanayi büyük ölçüde geliştirilebildi. Halkın azmi ve zanaatkârlığın yaygınlığı bu durumun kolaylaşmasını sağlamıştı. Ancak, toplumsal bir düzen, her zaman demokrasiyi kökeninden zorlamaya devam ediyordu. Yapılan seçimlerin, kökleri çok eskilere dayanan cemaat yapılarının, kapsadıkları kitleyi bir noktada zorlayarak, cemaati yöneten kişilerin seçimleri, cemaatin seçimleri haline gelmiş ve bireysel özgürlüğün temel kural olduğu demokrasi rejimi, Türkiye Cumhuriyeti içerisinde duraksamaya uğramıştır.

İşte bu cemaat yapıları, dernekleşme çalışmalarına hız verilerek cemiyetleşme eğilimine gidildiyse de, cemiyetleşen cemaatler, kendi kitlelerinde koparak aktörleşmeye başlamışlar, bu cemiyetlerin cemaat zamanlarındaki kitleleri ise, cemiyeti bir kenara bırakarak kendi içlerinde cemaat yapılarını sürdürmeyi tercih etmişlerdir. Bu tercih, Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca, demokrasinin işleyişinde hep aksaklıkların baş aktörü olmuştur. Cemaatlerin, günden güne cemiyetleşerek ekonomik ve siyasal aktörler haline gelmesi süreci ile ise, demokrasi halkın seçimlerinden çok cemiyetler arası bir çekişme haline gelmiş, güçlü olan ve cemiyetleşmiş cemaatlerin hüküm sürdüğü bir toplumsal düzen ortaya çıkmıştır. Akrabalık, memleket ilişkileri her zaman cemiyet yapılarında başrolü üstlenmiş, cemiyetler ile birey arasındaki rolü ise cemaatler üstlenerek cemiyet ve cemaat yapısının bir arada olduğu ikili bir sistem meydana gelmiştir. Bu yapı ise, cemiyetlerin birleşerek büyümelerine büyüyen cemiyetlerin ise, birleşen cemaatlerin kökleşmesine genişlemesine yol açmıştır. İşte bu cemiyetlerin daha örgütlü hale gelerek, partileşmeleri süreci ardından ise, Türkiye’de siyasal partilerin futbol takımlarından pek bir farklılıkları kalmamıştır.

Çünkü, demokrasi rejimi çerçevesinde siyasal partilerin ileri sürdükleri fikirler ve vaatler ile toplayacakları oyların çok büyük bölümü, geçmişte birleşerek hali hazırda kendi yapılarını oluşturan cemiyet ve cemaatlerden gelmiş, partilerin vaatleri ve fikirleri, partilerin temsil ettiği kitlelerin ardında kalmıştır.

1980′lere yaklaşıldıkça, yükselen burjuvazi ve proterleşen halk kitleleri, cemaatlerin ve cemiyetlerin etkisinden çıkmaya başlamış, yaşadıkları çıkar ve güç savaşımlarına göre, kendilerini ifade ettikleri görüşü temsil ettiklerini düşündükleri, ancak çoğu zaman yine de içerisinde cemiyetleştikleri partilere yönelmeye başladılar. Bu yönelim ve de yönelimin hızı, henüz oturmamış olan demokrasiyi ve de aktörlerini farklı bir zemine kaydırarak, aslında olmaları gerektiği yönetim, fikir ve çözüm üretme zeminine çekmiştir. Ne var ki hazırlıksız yakalanan yöneticilerin, gelişen olaylar karşısında aciz kalması ile 1980 askeri darbesi yaşanmıştır. Bu noktada asker; Türkiye Cumhuriyeti’nin demokrasinin yerleşme sancısını, bir hastalık olarak görerek, çatışmaların kökeni olan demokrasinin kaynağını keserek, cumhuriyet devrimlerinin o güne kadar aldığı tüm aşamaları tersine çevirmiştir.


12 Eylül 1980
İşte Türkiye Cumhuriyeti’nin dönüm noktası.

Cumhuriyet Türkiye’sini kurtarmaya çalışırken, demokratik Türkiye’yi yerle bir eden, henüz çözülmeye başlamış ve bireyleri özgür bırakması an meselesi olan cemaatleri yeniden ve çok daha güçlü bir şekilde canlandıran ve halkın bilinçli seçimleri ile şekillenmeye başlamış demokrasi kaynağını, kültleşmiş burjuva cemiyetlerine altın tepside sunan bir darbe 12 Eylül 1980.

Türkiye Cumhuriyeti, geçmişinden beri yapısında varlığını korumuş cemaat ilişkilerinden kurtulmaya, sınıf mücadelesini yaşamaya başladığı sırada, tam da halkın kendi seçimini kendisinin yapacağı bir ortamda, bir abi/baba edasıyla halkın her kitlesine birer tokat atarak kavgayı ayırmıştır.Ancak bu, onları barıştırmaya değil, abi/babalarının boyundurukları altında sürekli olarak birbirlerine kin duyan cemaatler haline getirmişti. İşte her kitlenin aldığı bu darbe, onları kitle bilincinden uzaklaştırarak, kabuklarına, yani cemaatlerine geri dönmelerine neden olmuş, cemaatlerin besledikleri cemiyetlerin varlığının yok olması ile cemaatler cemiyetleşme yarışına girmiştir. İşte Türkiye solunun bölünmesinin bir nedeni de bu yarıştır.

Diğer yandan ise, Türkiye sağındaki köklü ve değişmemiş cemaat yapısı, yeniden cemiyetleşme sürecinde bir yarış yerine, ortak paydada çalışarak kitleleşmiş ve sol karşısında siyasal başarılara imza atmışlardır. Bu cemaatlerin cemiyetleşme süreçlerinin yanında, burjvazinin de bu kitleleşmiş cemiyetlerin desteklerini almaları, karşılıklı bir çıkar ortaya koymuş ve biribirinden beslenen ikili bir yapı ortaya çıkartmıştır. Cemiyetlerin kitlesel çoğunluğu ile yakaladığı siyasal güç ile beslediği burjuvazinin kazandığı paralar ile cemiyetleri ve cemaatleri beslemesi döngüsü yaratılmış oldu. Buna karşın ise, cemaatlerden yoksun bir şekilde bir cemiyetleşme yarışında olan Türkiye solu, herkesin kendisini yeni ve özgün sanarak cemiyetleşme eğilimine gitmesi sonucu olarak, tek hücreli canlılar gibi sürekli bir biçimde bölünmüş ve zaman içerisinde dağılmıştır.

1980 darbesi Türkiye solunun sonunu getirmiştir dense de, Türkiye solunun sorunu 1980′den çok daha öncesine, Osmanlı’daki cemaat yapısına ve solun Türkiye Cumhuriyeti toplumsal yapısına yabancı kalmasından başlayan ve cemaat yapılarının cemiyetleşememesiyle de devam ederek 1980 darbesi ile cemiyetlerin dağılması süreci ile de devam eden bir kökene dayanmaktadır.


Bugün
İşte, Türkiye Cumhuriyeti’ne “yukarıdan indirilen” demokrasi, cemaatleri cemiyetleştiremediğinden, cemiyetleşenlerin ise bu gelişimi hatalı algılamalarından dolayı, bugün bile hala oturamamıştır. Bugün, Demokrasi savunuculuğu yaptıklarını sananların bile aslında hala bir takım tutarcasına partilere oy verdiği, kuvvetli cemaat yapılarının kitlesel oylara yön verdiği, cemiyetleşmiş cemaatlerin ise cemiyet çıkarlarına yönelik olarak kapsadıkları cemaatlerin oylarına yön verdikleri, partileşmiş cemiyetlerin ise, barındırdıkları cemaat ve cemiyetleri kendilerine “taban” olarak düşünerek vaatlerini ve politikalarını bu kitle üzerinden yürüterek, tabanları dışında kalan cemaatleri, cemiyetleri yok saymaları her gün yeniden ve yeniden örneklenebildiği bir demokratik sisteme sahibiz.

Ne yazıktır ki, bugün aslında “demokrasi adına” yapılan hiçbirşey, gerçekten demokrasi adına değil, hala cemiyet ve cemaatler adına yapılmaktadır.

Bugün Türkiye Demokrasisi içerisinde, geçmişte cemaatlerin cemiyetleşmesi, bu cemiyetlerin de partileşmesi ile doğal tabanları olan partiler, bugün yerlerini cemiyetleşen ve ardından da cemaatleşen partilere bırakmış durumda. Ancak, bugün geçmiştekinden çok daha kitlesel çalışmaların, yönlendirmelerin ve manipülasyonların yapılabildiği bir çağda, geçmişin “kemik” cemaatleri yerlerini son derece kaygan, geçirgen, değişken ve kaygan taban cemiyet ve cemaatlerine bırakmış, partilerin hizmetleri ise yerlerini kâr pastasından verdikleri paya dönüşmüştür.

İşte gelişimi sırasında zorlanan, tam olgunluğa ulaşmak üzereyken kafasına vurulan bir demokrasi, artık doğru yolunu yanlış kabul etmiş, yanlış yolu ise doğru kabul ederek ilerlemeye başlamıştır. İşte bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin demokrasisinin esas sorunu da budur. Askeri bir darbe tehdidi değildir.


Deli Yol / Gülşah Akbulut

Sanem Tufan
     Bu sabah büyük bir boşluğa uyandı yine, pek çoğunda olduğu gibi. Boğulmaktan korktuğu o boşluğa bakındı, uyanmamış olmayı dilemesi yetmedi; sesi o kadar içindendi ki tanrı bile duymadı… Bu duru karmaşa başını döndürmüştü. Kapının açılmasıyla kulağında kalan o ses, kısa süreli bir fırtınaydı sanki. Yorgunluğunu derin çizgilerine borçlu bir el, onu sevgiyle oyalamak istediyse de olmadı. On çocuktan arta kalmış bir sevgiyi nasıl kabul ederdi, ama gururuna yenildi. Bir iki güzel sözdü kulaklarında çınlayan; fakat duyduğu kelimeler, onun istediği sese ait değildi. Konuşsa ağlayacak, ağlasa sorgu suale boğulacak; ama ağlayamazsa içindeki düğümlere bir yenisi katılacaktı. Hüznünü içinde saklarken, yorgun şefkatin kapıdan çıkışını mutlulukla izledi. Farkındaydı aslında; bunlar sadece yedi yaş sınırında ağırlaşmış düşüncelerin görüntüsüydü. Zoraki kahvaltı hafifletirdi belki; neden olmasın? Lokmayı itse içeriye doğru, gözlerindeki sağanak baskıyı parmak uçlarına verip, belki bir süre idare ederdi. Sonra özgür bırakır gözlerinin hareketini; oyuna dalınca da unutur gibi yapardı.
   
     Dünya için küçük olabilirdi belki, ama bu onun için büyük bir savaştı. Kendini toparladı ve yataktan kalktı. Pijamalarını isteksiz hareketlerle çıkarırken, dolaptan eline geçen her neyse giydi. Ellerini kapıya uzattı, bir an durdu. Yalnızlığın endişesi hâlâ dizinin boyundaydı. Anlık bir cesaret, minik adımlarını koridora taşımıştı bile. Sağa doğru ilerlese geniş ailenin kalabalığına karışacaktı, hatta karışamadan azarlanacaktı. Bunları düşünmedi bile, solda kapının ardına kadar açık olduğu, güneşin gözlerini kamaştırmasından da belliydi. Zaten yazın hep açık olurdu evin kapısı. Köyde, bahçeli bir evde oturmanın en keyifli taraflarından biri de gizlenme duygusunun azlığıydı belki… Kapıların sıkı sıkı kapatılası, kilit üstüne kilit, çelikten kapılar… Bunlara hiç gerek yoktu orada. Ahırın arka tarafına düşen armut ağacı karşıladı onu, merdivenlerde ise asma yaprakları ellerini uzatmış gibiydi. İtiraz eden yoktu bu gizemli yolculuğa. Küçük adımlarındaki korku yerini çoktan cesarete bırakmıştı. Yüzündeki saklanmaya uğraşan kaçamak hüznü saymazsak daha iyi olamazdı. Üzümlerin tanesine bile dokunmadan usul usul merdivenlerden indi. Canı nasıl da istemişti; ama dedesi onları ilaçlıyordu, yıkamadan yememesi gerektiğini bilecek kadar akıllıydı. Bir de annesi bırakıp bırakıp gitmese… Tarabalarla çevrili bahçenin sınırındaydı. Kirazı, eriği, şeftaliyi, inciri, hatta gerçekliğini kabulde zorlandığı serviyi bile görmezden geldi. Halbuki bahçeye her gidişinde onun altına geçip kocaman gözleriyle ölçümler yapardı. Bu seferki başkaydı işte… Gitmek istiyordu ve fazla zamanı yoktu. Dedesinin elleriyle yaptığı tahta kapıdan çıktı ve sağa döndü. Arkı gizleyen küçük yokuştan inince, ana yola varacaktı. Emin adımlarla yürüdü, yoksa cesareti ona inanmaktan vazgeçebilirdi. Araçların hızı şimdiden onu sarhoş etmişti. Beklemeye koyuldu. İki yandan gelen suyun sesini dinlerken minicik iki kaplumbağanın pür telaş karşıya geçmeye çalıştıklarını fark etti. Ezilmelerinden o kadar korkmuştu ki uzun seyahatlerini dikkatle izlerken minibüsü son anda durdurabildi. Şoförün onu görmesi de zordu tabii.. Arabayı kaçırmamış olmasına sevinemeden güzelce bir azar işitti. Şoförün kızgınlığı cesaretini çoktan küstürmüştü. Adımlarının küçük olması, annesine giden yolda bulunmasına engel olmamalıydı; ama kurallar keskin ve hatta kıpkırmızıydı. Sanki o küçücük elleri aracı durdurmak için el sallamak yerine, şoföre okkalı bir tokat atmıştı. Adamın gözleri öyle bakıyordu. Şoförün azarıyla, küçük kızın cevabına gülmesi arasında hiçbir nüans yoktu. Adamın her hareketi, jesti aynı tondaydı; sanki kasları öç alma duygusuyla örülüydü.

    Ana caddeden, gerek duymadığı bir ders almıştı. Geri döndü, tahta kapıya doğru yürümeye başladı. İçinden geçenler sadece annesinin gidişine dairdi. Bir sabah da onunla uyansaydı, birlikte gitselerdi o çok önemli yere... Annesi çalışmıyordu ki ne olabilirdi onu bırakıp gitmesinin sebebi? Hiçbir zaman bilemeyecekti. Büyüdüğü zaman kapı ardından duyacağı cümleler bunu ancak fruedien bir biçimde açıklayabilirdi. Boyu aşan düşünceler içindeyken tahta kapıyı aştığını fark etti. Sağ taraf caddeye giderken sol taraf böğürtlen, ekşili mem mem dolu, onun için fazlaca gizemli bir yamacın sınırıydı. Tek başına böğürtlen ya da ekşili mem mem yemeye gitmemişti; ama bugün cesaretini kendine gösterme günüydü? İçinden; ağabeylerle, ablalarla yapılan kaçamak gezilerden biri olsun bari dedi. Zaten yokluğunu henüz fark eden olmamıştı. Fark etmiş olsalardı, bahçeye inmeleriyle onu görmeleri bir olurdu. Kafasına ekişili mem memin şekli takıldı. Bir sürü yeşillik içinden onu nasıl seçecekti? Sadece böğürtlen yerdi belki… Zaten amacı gidebilme cesaretini göstermekti. Hayali bir böğürtlen ya da ekşili mem mem kadar küçük olamazdı. Bahçenin sınırını aştığında adını “deli dana” taktıkları ineklerinin otladığını gördü. Neyse ki inek onu fark etmemişti, usulca yürümeye devam etti. Sessiz hareket etmeye mecburdu çünkü bu inek fazlaca nazlı, köpek gibi kovalamaya meraklıydı. Dedesi buzağıyken onu torunlarından bile çok şımartmıştı. Ne yöne gideceğini düşünmenin yorgunluğu içindeyken bir ses duydu. Komşulardan birinin sesiydi. Bu kadar endişeyle bağırmaya ne gerek vardı. Tüm büyü bozulmuştu. Babaannesinin ve diğer aile efradının feryat figan bağıran komşuyu duymamaları imkânsızdı. Önce şoför sonra da komşu teyze tarafından desibel sınırını aşan sesler sinirlerini fazlaca yıpratmıştı. Küçük kız tüm yalnızlığının kalabalıklaşacağını fark edince deli danaya doğru koşup boğazındaki ipten tuttu. Deli dana durur mu? Öfkeden mi oyun oynama isteğinden mi bilinmez ama koşmaya başladı. Küçük kız aldırmadan peşi sıra sürükleniyordu. Etraftaki sesleri umursamıyordu, ekişili mem mem gezintisi, annesine gitme isteği yok olmuştu bir anda. Deli dana artık kocaman olmuş bir inekti; ama onun ruhundaki delilik, küçük kızınkiyle özdeşleşmişti. Adı zaten ondan deli danaydı takmışlardı. Bir süre sürüklendikten sonra ineğin ipini bıraktı. Üstü başı mahvolmuştu. Dizleri, kolları sıyrıklar içindeydi. Ağzındaki çamur hissi, tozun tükürüğüne yaptığı serinletici geziden kaynaklıyor olmalıydı. Olan bitene aldırmadı bile. Kimseyi duymuyordu. İçinde anlam veremediği, ad koymak istemediği bir duygu vardı. Hem iyi hissediyordu hem de kötü, bu vicdanın da kafanın zaman zaman karışabileceğini gösteriyordu. İşte intikamını almıştı. İçindeki hırs yaşına göre çok fazlaydı. Hırsın yaşla ilgisi olup olmadığını henüz bilmiyordu; fakat büyüdüğünde buna karar vermişti. Tek isteği onlara, sabahları annesiz uyanmanın verdiği endişenin benzerini yaşatmak değildi. Gitmeyi öğrenmekti biraz. Üç dakikalık, beş saatlik, bir haftalık hiç fark etmezdi. Kaldığı odanın –hem de yalnız başına-, gördüğü bahçenin dışında bir yer görmekti rüyası… İşte deli dananın arkasında sürüklenerek ilkini gerçekleştirebilmişti. Artık cesareti maceraya bir adım daha yaklaşmıştı.



Birol Özdemir, Haymatlos ve İzzet Yasar, Camdan Mezbahalar




Birol Özdemir - Haymatlos
Birol Özdemirden Yaşamın Gözeneklerine Sızan Gerçek Öyküler...

Birol Özdemirin ilk öykü kitabı Haymatlos, farklı süreçleri, coğrafyaları, gerçeklikleri ele alan anlatılardan oluşan özel bir kitap. Anlatıların gerçekliği öykülerin yapısını da belirliyor. Kitabın ilk bölümü ikinciye oranla şiirsel yoğunluğu gelişkin metinlerden, ikinci bölümüyse gülmece ve ironi öğeleri barındıran kurmaca metinlerden meydana geliyor.
***
Sen benim elimi mi kesiyorsun? Tuhafsın, elimi diyorum. Bir soğan keser gibi... Bıçağın başlangıçta hiçbir şey duyumsatmayan çeliği başparmağımla işaretparmağım arasındaki kemiğe dayanıyor. Canım mı? Yanmıyor, hayır! Sonradan içten içe işleyecek bir şeyler bırakıp gideceksin. Asıl ağrıma da o zaman mı başlayacak? İskelede yoran, bunaltan bir sıcak... Karşımızda Haydarpaşa Garının önündeki fenerin pat yanıp sönen kırmızı ışıkları...



İzzet Yasar - Camdan Mezbahalar

Türk edebiyatının özgün ismi, güçlü kalemi İzzet Yasar’dan ödüllü muhteşem öyküler: “Camdan Mezbahalar”. İzzet Yasar’ın 3 öykü kitabının bir arada basıldığı bu özel kitap sizi büyülü bir edebiyat yolculuğuna çıkaracak... “Camdan Mezbahalar”, “Özel Sektör İmamı” ve “Dönüşü Olmayan Hikayeler” adlı kitaplarını bu toplamda bir araya getiren Yasar, öykü okuruna adeta özlediği bir armağan sunuyor. “Camdan Mezbahalar”, benzeri olmayan bir kitap."
İzzet Yasar, sadece Türkiye ölçüsünde değil, dünya ölçüsünde birinci sınıf hikâyeler yazıyor."
Demir Özlü