Halepçe Katliamı / Gökhan Cemal Aslan

1979 yılında İran'da Humeyni önderliğindeki hareket Amerikan yanlısı Şah rejimini sona erdirmişti. Bir yıl sonra Eylül 1980'de Irak, İran'a savaş açtı.
İran'da yeni kurulan rejimi çıkarları açısından tehlikeli bulan ABD, Saddam yönetimini İran'a karşı savaşında destekledi. Bu destek, yalnızca politik destekle sınırlı değildi. Her tür silah desteği de sağlandı Irak'a.
İran-Irak savaşının 8. yılında Irak ordusu ile Kürt silahlı grupları çatışmaya girmişlerdi.
16 Mart 1988 günü Halepçe'de bir katliam yaşandı. Katliam klasik silahlarla gerçekleştirilmedi. Kimyasal ve biyolojik silahlar kullanılmıştı. Büyük çoğunluğunu Kürtlerin oluşturduğu Halepçe halkı katledilmişti. Tarihe, "Halepçe katliamı", "Halepçe'de Kürt Katliamı" olarak geçen olay gerçekleşmişti.
Amerikalı gözlemci Phyllis Bennis, 1995 yılında şöyle diyecekti: American Type Culture firması, ABD Ticaret Bakanlığı'nın onayı ile Irak'a şarbon, e-coli, botulizm ve diğer korkunç biyolojik hastalıklara yol açacak çeşitli biyolojik silah malzemeleri temin etniştir. (Karl Vick, "Men gets hands on Bubonic Plague Germ, But that's no crime". Washington Post, 30.12.1995, kaynak: Namık Alper Esen, "Irak ve Körfez Krizine Genel Bir Bakış", Müsiad yayınları).
Irak'ın Aralık 2002'de BM'ye sunduğu silah bildiriminde yazılanlar, 1991 Körfez savaşına kadar hangi ülkelerin Irak'a hangi silah ve malzemeleri sattığını ortaya koydu. BM Güvenlik Konseyi'ne sunulan raporda, Irak'ın silahlandırılmasında 1991 yılına değin en çok ABD ve Alman şirketlerinin adı geçmekteydi. 80'den fazla Alman ve 75 Amerikan şirketi Irak'a çeşitli silahları satmıştı.
Saddam'ın nükleer silah programı, Halepçe katliamı'ndan sonra da desteklenecekti. Saddam Hüseyin kimyasal silahları Halepçe'den önce İran savaşında kullanmıştı.
Irak, biyolojik silah programı için antraks maddesini bir Amerikan laboratuarından sağlamıştı. Nükleer silah programının önemli parçalarını Amerikan enerji Bakanlığına bağlı Los Alamos ve Lawrence Livermore nükleer silah üretim atölyelerinden almıştı. Bu teslimatlar, "Pentagon ya da Amerikan Ticaret, Enerji ve Tarım Bakanlıklarının resmi izniyle yapılıyordu." (Dw-World'de, Andreas Zumach, 10.1.2003).
Saddam yönetimini 1991 yılına kadar silahlandıranlar arasında İngiltere, Fransa, Çin ve Sovyetler Birliği de bulunmaktaydı.
Savaşa ve insan yaşamına Saddam'dan hiç de farklı bakmayan ABD'li politikacılar da vardı. İnsan yaşamına bakışları farklı olmayanların, çıkar temelinde birbirlerini bir dönem desteklemiş olmalarında şaşılacak bir yön bulunmamaktadır.
1996 yılında, dönemin ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright CBS televizyonunda katıldığı bir programda, "sizce yaptırımlar yüzünden ölen 500,000'den fazla çocuk ölmeye değer bir bedel midir?" şeklindeki soruya şu yanıtı vermiştir: "Bizce bu bedele değer".
1991 yılında ABD Genel Kurmay Başkanı, bugün de ABD Dışişleri Bakanı olan Colin Powell, kendisine sorulan "Körfez savaşında kaç sivil Iraklı öldü?" sorusuna, "doğrusu bu, benim hiç umurumda olmayan bir rakam!" yanıtını vermiştir.
İnsanı ve insan yaşamını hiçe sayanların biyolojik, kimyasal silahlarla desteklediği Saddam, bir dönem kendisini destekleyenlerle aynı zihniyete sahipti. Satın aldığı silahları kullandı. 16 Mart 1988'de Halepçe'de Kürtleri katletti. Biyolojik ve kimyasal silahları kullandı. Dünya halkları, sokaklarda zehirle öldürülmüş yaşlıların, gençlerin ve bebeklerin fotoğraflarıyla irkildi.
Dünya demokratik kamuoyu, kendi yurttaşlarına karşı biyolojik ve kimyasal silah kullanmaktan çekinmeyen Irak yönetimini nefretle kınıyordu. İnsanlığın vicdanı isyan ediyordu. Saddam'a bu silahları verenler susuyorlardı. Susuyorlar ve Saddam'ı silahlandırmaya devam ediyorlardı. Ta ki, Irak Kuveyt'i işgal edene kadar.


Halepçe'de bir katliam yaşandı, 16 Mart 1988'de...
Saddam ve yönetimi yargı huzuruna çıkarılamadı... Hesap sorulamadı...
5000'den fazla Kürdün, Asurinin ve Halepçe'de yaşayan diğer insanların öldürülmesinin hesabı sorulmadı...
Biyolojik ve kimyasal silahların üretimi, bulundurulması ve kullanılmasıyla ilgili sözleşmelere uyulmadı. Ayrıca sözleşmelerin eksiklikleri giderilmedi.
Başta ABD olmak üzere hemen hemen tüm devletler, İnsancıl Hukuk İlkelerini ihlal ettiler. Bir dönem müttefikleri olan Saddam yönetimi gibi, sivillere yönelik eylemleri gerçekleştirdiler. İnsancıl hukuku kendi amaçları için araç olarak kullandılar. 1974 tarihli BM Olağanüstü ve Silahlı Çatışma Hallerinde Kadınların ve Çocukların Korunmasına dair bildirinin 2. maddesinde "Askeri operasyonlar sırasında kimyasal ve biyolojik silahlar kullanılması 1925 tarihli Cenevre Protokolü'nün, 1949 tarihli Cenevre Sözleşmesinin ve uluslar arası insancıl hukuk ilkelerinin çok açık bir ihlalini oluşturur ve savunmasız kadınlar ve çocuklar dahil bütün sivil nüfusun ağır kayıplara uğramasına yol açar, ve bu tür eylemler en ağır şekilde cezalandırılır" demiş olmasına karşın, ne Saddam yönetimi cezalandırıldı ne de güçlü devletlerin yöneticileri.

Halepçeler Unutulmasın!
Yeni Halepçelere Hayır!
Biyolojik, kimyasal ve nükleer silahların üretimi, bulundurulması ve kullanılması yasaklansın!
Uluslararası Ceza Mahkemesi Statüsü ABD ve Irak tarafından onaylansın.

O Bizim Hayatımız / Veysel Tunç

O bizim hayatımız! Tüketimde temel ihtiyaçların başında gelmesiyle beraber tüm canlıların yapısında ortak bulunan bir madde. Evet! Bu ay ki yazımda sudan bahsetmek istiyorum. Su, Tek Hece! Kulağa basit geliyor olabilir. Ama ihmali bir felaketler habercisi. Faydaları saymakla bitmeyen  mucizevi madde; iki hidrojen atomu ve bir oksijen atomundan oluşmuştur diyerek su hakkında ancak hiçbir şey bilmediğimizi ıspatlamış oluruz. Peki nedir bu su? Neden bu kadar önemli? Yazının başında da yazdığım gibi su, canlıların temel bileşenlerinden biridir. İnsan vücudunun %65'idir. Bu oran önemli çünkü susuz insan kurumuş bir yaprak misali. Tarihte de su için kanlar dökülmüş ve savaşlar çıkmıştır. Ama kıymeti bilindiğinden değil yine çıkarlar doğrultusunda. Günümüz dünyasında  ise petrol ve diğer maddi kaynaklar için savaşılmıştır. Bu olaylar içinde  unutulan su, insanların israf kurbanı olmuş ve zamanla azalmıştır. Dere ve barajların kuruması buna en iyi örnektir. İnsanoğlu bir şeyi kaybettiği zaman değerini anlar ki genelde geç kalınmış olur. Bundan asırlar önce su için çıkarları için savaşan insanlar bundan 10-15 yıl sonra susuz kalacakları için savaşacaklardır. Hayatımız elimizdeyken tutup bırakmamak ümidiyle...
 
Veysel Tunç

Feqiye Teyran

Bir biyografi vermek gerekirse, Miks (bugun ki Van'a bağlı Bahçesaray) şehrinde dünyaya gelen Kürt şair. Asıl ismi Mihemed, ya da Mir Mihemed'tir. şiirlerinde ise ''Mîr Mihê'' mahlasını kullanmıştır. Bu şairle ilgili biline noktlardan biri, ailesinin Kürt mirlerininde biri olduğudur. Doğum ve ölüm tarihi ile ilgili net bilgiler olmasa da elimizde EhmedêXxanî ve Elî Herîrî'den önce yaşamıştır. Ehmedê Xanî'nin şiirlerinde kendisiyle ilgili bölümler bu görüşümüzü daha da netleştirmektedir. Her ne kadar dili klasik divan şiirinin kalıpları içinde değerlendirilese de onu diğer Kürt divan şairlerinden ayıran önemli noktalardan biri, Kürtçeyi oldukça sade ve anlaşılır kullanmasıdır.
Kelime manası olarak kuşların hocası, üstadı manasına gelen bu kelime, evvel zaman Kürt şairlerinden, dengbejlerinden birininn mahlasıdır aynı zamanda... Yaşar Kemal'in Karıncanın Su İçtiği isimli romanın sekizinci bölümünde masalsı bir şekilde anllattıgı öyküden aktarabilecegim kadarıyla; "Feqiye Teyran aslında bir Kürt emirinin oğludur. Nufuz sahibi olmayı, emirlik yapmayı bir kenara iterek hayatını efsanevi bir kuşu görmeye adamıştır.. Yıllarca Mezopotamya'da ayak basmadık yer bırakmaz.. Ziyaret etmediği köy, kuşu bulmak için sorulmadık denbej bırakmaz yörede.. Herkes bu anka kuşu hakkında bildiklerini söyler; birçok insan bu kuşu bulmak adına yola çıkmış, harap olmuş, kayıplara karışmıştır. Herkes en iyi dileklerini Feqiye sunarak azık verir, giyit verir, yatacak yer verir, ardından iyi dilek ederler.
Feqi yıllarca bu kuşu bulmak adına gezinir, görülmedik kuş bırakmaz Mezopotamya'da. Günlerden bir gün mavi bir kuş görür, her yer maviye kesilir. Sonra apak bir kuş daha görür, bu kuş başının etrafında üç kez dolaşır, halka çizer, gözden kaybolur. Işıl ışıl parlayan, gözleri kör eden kuşları bulur, heybesine alır. Bu kuşlar Feqiyi kör etmezler, Feqi nin içini ışıkla doldururlar... Mutluluk olur taşar Feqi nin yüreği... İnsanüstü sabrı sayesinde kuşların akına vakıf olur.. Onları anlar, hisseder ve arkadaş olur kuşlarla... Sonunda anka kuşunun sesini duyar... Öyle bir sestir ki, taş kesilir Feqi... Yüreği dolar... Hayatında böyle ses duymamıştır... Ancak güneş doğarken duyulabilen kuşun sesini duymaya vakıf olur...
Bu ermişlik mertebesi sonrasında dengbej olur, kaval ve saz aranır... Bağdat'da aradıgını bulur... Gösterişsiz bir kaval kendisine layık bulunur... Bu sıralarda ünü tüm Mezopotamya'da duyulmuştur... Her gittiği yerde dengbej Feqiye Teyran diye bilinir... Kaval ile anka kuşunun sesinin etkisiyle dolan yüreği duyulmamış besteler çalar... Dinleyenler put kesilir, kımıldayamaz adeta büyülenirler...
Yıllar sonra babasının konağına döner Feqiye Teyran... Mezopotaya'da adını duyan herkes kendisini dinlemeye gelir. Yıllarca Feqiye Teyran'ın stranları söylenir, çalınır bu yörede... Bu sırada kendisi hırka giymiş, kemale ermiş, sakal uzatmış, nurlanmıştır...
Ve sonunda ölüm vakti gelmiştir Feqiye Teyran için de... Yeryuzunde ne kadar kuş varsa toplanır Feqiye Teyran ölmeden önce... Sonunda kimsenin bakamadığı, ışıldamaktan bembeyaz kesmiş bir kuş Feqi'nin yanına gelir... Üç kez başının etrafında döner ve halka yapar... Feqi Teyran sonunda hakkın rahmetine kavuşur..
Derler ki; "Şu kürre-i arzda kuşların diline vakıf olmuş bir Hz. Süleyman vardır bir de Faqiye Teyran... "

Dîlber
Ey Dîlbera gerden zerî,
Way nazika dêm qemerî,
Qamet ji mûma fenerî,
Wêran ezim, malim xirab.

Ey Dîlbera gerden letîf,
Way nazika qamet elîf,
Qamet ji reyhana xefîf,
Wêran ezim, malim xirab.

Ey Dîlbera gerden zuzac,
Way nazika mislî zuzac,
Qamet ji reyhana qirac,
Wêran ezim, malim xirab.

Not: Bu yazı Facebook Kürt Edebiyatı sayfasından alınmıştır. Sayfa yetkililerine teşekkür ederiz.

İnsan Olmanın Getirdikleri (1) / Murat Mutlu


            Kıt felsefe bilgimle ulaştığım sonuç şu: İnsanın aradığı temel sorulardan biri; "İnsan doğası gereği iyi midir, kötü müdür?" Madem insan bu soruya cevap veriyor e ben de bu sınıfta yer aldığıma göre ben de bir cevap vereyim. Hayır! Size değil, uyanışımdan bu yana ara ara sorduğum sorulardan biri olduğu için kendime cevap vereceğim.
            İnsnalığın ilk oğulları, ilk kardeşleri Habil ve Kabil... Biri ak diğeri kara demeyeceğim; çünkü... Kabil, Habil'i öldürdü. Cesede ne yapacağını bilemeden öylece kalakaldı. Sonrası malum hikaye.
            İnsan, binlerce yıl gelişimini sürdürdü; ancak ilk kez Kabil'in üstelik kardeşine yaptığından vazgeçmedi. İlahi bir emirmiş gibi öldürmeye doyamadı. İnsanlık tarihinin yüzbinlerce yıllık bir süreçten sonra bugüne geldiğini düşünürsek öldürmeye olan bağımlılığımızın ne kadar endişe verici olduğunu daha net görürüz. Eskiçağ tarihinde yapılan savaşları "İlk organize kavgalar" şeklinde nitelendiriyoruz. En azından hocamın bu tabirini kabul eden ben. Üç kelimeden oluşan tek terim, birkaç kelimeden ibaret araçlar; "İlk organize savaşlar; keskin taş, kemikten bıçak, kemikten mızrak..." Günümüze dönelim: "Psiklojik savaş, soğuk savaş, gayri nizami harp; nükleer, biyolojik, kimyasal silahlar, hayalet uçaklar, kıtalararası füze, misket bombası, mayın..." siz bunları uzatın. Uzatılmaya en müsait listelerden biri çükü bu...
            Oktay Akbal 1968 yılında yazdığı "Açlık Kangreni" adlı yazısında şunları söylşemiş. Aynen alıntılıyorum: "... Uzaylarad meydan okuyan insanlar, teknik ilerlemenin sonuçları, mutlu veya mutsuz sonuçları... Ancak her şeye rağmen, teknikte aşılan yol başdöndürücü. Yıkmak, daha çok yıkmak için; öldürmek, daha çok öldürmek için teknik alanda yarış var. Rus'u, Amerikalı'sı, Çinli'si, Fransız'ı hepsi bu yarışta. Ne kadar çok öldürürsen, o kadar teknşkte ilerisin! Ne olur bir de, "Ne kadar çok insan yaşatırsan, o kadar uygarlıkta ilerisin." ilkesini uygulamaya çalışsak." Denemenin yazıldığı yılı özellikle verdim. Nedense 'binlerce yıl öncesi' dediğimizde bir hayalden söz eder gibi duruyor; ancak günümüze çok da uzak olmayan bir tarih verdiğimizde parmaklarımızı ısırmaya başlarız. Sayalım 42 yıl önce yazılmış Oktay Akbal'ın o yazısı. Babamdan bir yaş büyük. Peki o 42 yıldan bu yana neyi çözdü bu insanlık? Bir hiçten başka her şey.Daha çok silah üretti, daha çok insan öldürdü, daha çok düşmanlık, daha çok terörizm, daha çok vahşet yarattı. Bunlardan başka her şey yalan! Dostlukmuş, arkadaşlıkmış güvenmiş...
            Lisedeyken tarih hocam şunu söyler dururdu: "Devletlerarası ilişkilerde dostluk aranmaz, bu tür ilişkilerde sadece karşılıklı menfaat vardır. Dostluğu arayacaksanız insanlar, bireyler arasında arayacaksınız." Ne çok inanmıştım o cümlelere. Dostluk dediğin insanlar arasında olur devletlerarasında değil. Ama bugün gördüğüm; dostluğun belki bir zamanlar varolduğu, şimdiyse kendine bir ütopyadan başka yer bulamadığı. Bu, yalan olsaydı bugün hemen yanıbaşımızda savaşlar olmazdı, nükleere sahip ülkelerin, başkalarının sadece kendilerine kendilerine tehdit olduğunu düşündüğü için sahip olmasını engellemez, kendi elinde olanları yok edip bu, insanlık için tehilikeli derdi. Öte yandan, insanlar birbirini boğazlamak yerine sevmeyi, sevmenin anlamını bulmak için çabalardı. Ama bunların hiçbirinin olmayacağı çok açık. Bırakın milyonları milyarlarca aç insnı doyurmak, yaşatmak yerine bu milyarlarca insanı öldürmek için çabalıyor insan. İlahi bir emirmiş gibi. Oysa bunların ilahi bir emir olmadığı ortada. Tüm dünlerin birleştiği ortak noktalardan biri "Öldürmeyeceksin!" olduğuna göre bırakın daha çok toprak, para vs. için yapılan savaşları, din perdesine büründürülerek yapılan savaşları milyarlarca insan katlinin hesabını nereye koyacağız?
            Bu yazı için cevabım: "İnsan, doğası gereği kötüdür."
Not: Oktay Akbal'ın "Açlık Kangreni" adlı denemesi için;
"Yaşam Bir Uzlaşmadır, Oktay AKBAL, Dünya Yayınları, Ağustos 2004
Murat Mutlu

Seri Katiller ve Psikolojileri / Nurullah Geyik

Seri katiller içinde bulundukları psikoloji ve inanışlarındaki boşluk sonucu insanlara zarar vermeye başlamışlardır. Bu tür kişiler çocukluk ya da gençlik evrelerinde bir takım kişler tarafından zarara uğratılmışlardır. Bu zarar da beraberinde topluma karşı kin duymalarına sebep olmuşlardır. Kendilerine zarar veren kişilerden öç alamayınca bu öç alma duygusunu başkalarına zarar vererek tatmin etmeye çalışmışlardır. Böylece insan öldürmek onlar için olağan, sıradan bir durum halini almıştır. Bundan sonra insanı öldürmek onlar için ir hayvan ya da başka bir canlıyı öldürmekten farksız olmuştur. Bunlar adeta bir caniye dönmüşlerdir. Artık bir insanı öldürmek için herhangi bir neden aramazlar ister zararı olsun ister olmasın canilik psikolojilerini tatmik için masum insanları katletmekten çekinmemişlerdir. Bazen de seri katiller bir takım devletlerin hakimiyet kurmak için kullandıkları kuklalar olmuştur. Bu devletlerin çıkarları doğrultusunda bu devletlere karşı çıkan ülkelerin bürokratlarını öldürmeye programlanmış cani robotlar olmuşlardır. Batılı devletler daima bu canileri desteklemiş hatta kendileri böyle canileri ortaya çıkarmışlar ve amaçları doğrultusunda bunları kullanmışlardır. Bu kişiler genellikle hapishane gibi yerlerden seçilerler. Çünkü buradaki kişiler gerek psikolojik alt yapıları gerekse de inançlarındaki zayıflık nedeniyle seri katil olmak için adeta biçilmiş kaftandırlar. Öte yandan bir defa insan öldüren bir kişi için aynı suçu tekrar etmek zor değildir. Böyle adeta öldürmek için programlanan kişiler, batılı devletlerin kuklası olmuş ve nice masum insnanın kanına sebep olmuşlardır. Batılılar bunları kendileriyle karşıt düşüncede olan devlet başkanlarını ve bürokratlarını sessizce yok etmek defalarca kullanmışlar ce bunlar daima onlara sadık kalmışlardır. Çünkü böyle eğitilmiş ve keni amaçlarına hizmet etmeleri için adeta yaratılmış canavarlardır. Bunlar daima dünyanın bir köşesinde ortaya çıkararak batıya karşı yükselen en ufak sesleri bile susturmuşlar ve birçok ülkenin batının esiri olmasına sebeb olmuşlardır.
Nurullah Geyik

Seri Katiller / Ebru Doman

Seri katil miyim ?
Bu ay apopüler dergi için Sadomazoşizm kelimesini ve benim sadomazoşizm hakkında duyduklarımı açıklamak istiyorum. Her insanın kendine özgü hazları vardır. İnsan kendini tatmin etmek için bunları yapar ve çok hoşlanır. Tekrar yapar ve tekrar yapar. Diğer insanlar da bunu hoş karşılar “bırak seviyorsa yapsın denir” kimi temizlik yapar, kimi alkol alır, kimi siyasetle uğraşır, kimisi de feministtir. Peki siz, kendinizi hiç bir sadist gibi hissettiniz mi? Benim arada sırada olmuştur. Geçen gün bir dergide Amerika'da yapılan araştırma yazısı okumuştum. Ve yazının sonunda seri katil psikolojisini çözmek için yapılmış olduğu çok dikkatimi çekti. Ben testi bitirdikten sonra aslında benim de bir seri katil olduğum ortaya çıktı. Yoksa ben seri katil miyim? Kendi kendime bu terimi yok mu ediyorum, kabul mu ediyorum? bilemiyorum.
            Sadomazoşizm kelimesinin bence tam olarak bir anlamı yok. Bu kelimeyi de inatla reddediyorum; ama içimde cebelleşen inatçı psikoloji bırakmıyor. Sadistleri biraz incelediğimde yaptıkları çok dikkatimi çekti ve adamların tipi de filmlerdeki gibi hiç korkunç değil aksine çok da sevimli ve zarar gelmeyecek bir insan gibi görünseler de içlerinde taşıdıkları katilleri yalnızca onlar tanıyor.
            "Seni derinden etkileyen ve çok şaşırtan üzerinde etkisi hala geçmeyen sadomazioşist kim?" diye soracak olusanız… Albert Fish olmuştur. Albert'in aslında normal yaşantısında renkli kişiliği ve kavgacı bir yönü varmış ama içinde insanlara karşı düşmanlığı da beni çok üzmüştür. Aynı zamanda Albert’in hep karamsar ve üzgün bir yönü varmış. Ümitsiz Al, çocuklarından onu kanayıncaya kadar çivili bir kürekle dövmelerini istemiş. İsa olduğunu ve Tanrı'nın ona erkek çocukları hadım etmesini emrettiğini düşünüyormuş.Ve Albert aynen ona söyleneni yaptı ve bundan zevk aldı. Ne tuhaf değil mi?...
Cehennemden gelen bu pis yaşlı adam, her iki cinsiyetten çocukları taciz etmeyi ve onları öldürmeyi alışkanlık haline getirmiş. Kurbanlarının ailesine gönderdiği, onu yemenin ne kadar keyifli olduğundan söz ettiği mektuptan sonra tutuklanmış. 1936'da Sing Sing de ölüm cezasına çarptırılmış."Elektrikli sandalyede ölecek olmam ne kadar da heyecanlı.demiş. Aynı Al gibi çok masum görünen zavallı insanlar da gördüm.Hepsinin biraz mizaçlı yönlü vardı. İnsanı şasırtan, elini dizine vurduran, gözlerini merakla açtıran sadistler, insanın tüylerini diken diken ediyor.
Sadomazoşistler kendilerini rollerine o kadar iyi hazırlamışlar ki nerede, nasıl, ne zaman, ne yapacaklarının planlı bir şekilde hazırladıktan sonra uygulamaya başlamışlar. Bu akıl oyununu nasıl kurduklarını ancak sinemada görebilirim galiba. Baskıcı bir toplumda ya da tarihte böyle adamlarla karşılamak çok mümkün.
Kendi çocuklarına çok iyi anne ve baba olan bu insanlar topluma karşı hep vurdumduymaz ve sorumsuz yaklaşmışlar. Hep en tehlikeli önyargıları bu kişiye nasıl yaparım demişler, en büyük kötülüklerden zevk almışlar. İnsanları hep suçlamış ve intikam almak istemişler. Hep bir düşünce karmaşası altında boğulup kalmışlar. Belki ya da siyasi bir karışıklık içinde olduklarından mı ya da başka bir şeyden mi? Diye düşünmeden edemiyor insan…
EBRU ÇİÇEĞİ

Her Şeyden Ziyade Önce Kendini Sev / Cemil Taşkıran

            İnsanlar toplumlar arasında bulunduğu müddetçe sosyal bir konumda olur. Buna muhtaçtır. Tabi ki insan odaklı düşüncelerin ikinci planda kaldığı ve egositik dürtülerin üst seviyede yaklaştığı bir zamanda insanoğlunun taş devrindeki ilk süreci olan hayvani yaşam tarzı araya girmektedir. Bununla da kişiler insanları sevmeye yeltenmez ve de sevmeyi bilmeyince kendisini sevemez olur. Çünkü sevme paylaşılan ve yansıtılma zorunluluğu olan bir olaydır.
            Kendimizde olup keşfedemediğimiz manevi duygularımızı ortaya çıkarmak ve de hayattaki temel yaşam araçları haline döndürmek zorundayız. Bizler basit bir durumun kendi aleyhimize işlediği süreçlerde aniden yıkılmamalıyız. Aksine, bu durumları nasıl en az olumsuz hallerden kurtarmalıyız düşüncesine dalmayı gaye edinmeliyiz. İnsanoğlu yaratılırken bir et yığını olarak yaratılmamıştır. Kendisine dünyanın en güçlü olan düşünme ve bununla düşünceyi faaliyete geçiren somut bir durumu yansıtan uzuvlar verilmiştir. Bu farklılıklar insanları hayvanlardan ayıran bariz ayrıntılar ve bizler bunları kullandığımız müddetçe ya Eşref-i Mahluk ya da hayvndan aşağı bir statüye sahip oluruz.
            İnsanlar bulunduğu toplumlarda kendi vicdani sorumluluğu olan işlevleri en azından kendi çevresine yansıtmalı ve de yapıcı olmaya çalışmalıdır. Bir ünlü kahraman, bir ünlü tarihçi, bir bilinen insan olmayabiliriz lakin çevremizdeki insanlara yaptıklarımız fedakar hareketler belki de bizi en zengin insandan daha mutlu kılabilir.
            Sosyal vazifelerden sonra bir insan olarak -sen ya da ben- kendimizi de sevmeye çalışmak zorundayız.Belki aşık oluruz karşımızdaki bizi sevmez ve belki de toplumdan dışlanmış oluruzi hiç kimse bizi tanımak istemez, nefrety edebilir ya da küçük düşürebilir. Ama bilmediğimiz bir şey var: Biz öncelikle kendimizi sevmeye çalışmalıyız. Çünkü sevgi ancak bireysel mücadeleler neticesinde ve de kendi hislerimizle aramızda paylaştığımız benlik duygusudur. Bir çıkarımız varsa sevgide aksine bir durum ortaya çıktığında kendimizi yıpratmaya çalışırız. İşte sevmek istediğimiz zaman önce nasıl sevilir onu bilmek zorundayız.
            Mutlu olmak için uzun masraflar yapmaya gerek yoktur. Çevremizde ve belki de en yakınımızdadır da sadece keşfetmek kalır bize. Bir çocuğun mutlu gülümseyişi, bir bebeğin annesine sarılışı, bir kuşun gitmesi veya bir kadının güzel gözlerine karşılıksız bakmak bütün hazlara bedeldir.
            Şu fani dünyada mutlu olmayı ve de hayatı güzel akislerle süslemeyi, yaşamak için sevmeyi, bir kez bile olsa gülmeyi bilmek zorundayız. Sözlerimi Yunus Emre'nin şu dizeleriyle bitirdikten sonra yarınlara güzel sevgi tohumları yeşertmek dileğiyle.
Cemil Taşkıran