Eleştirmenlerin çok beğendiği, izleyen arkadaşlarıma sorduğumda, "farklı ve aslında hayatın içinde bizim bile farkında olamadığımız ayrıntıların şenlendirilerek anlatıldığı bir aşk filmi" cevabını aldığım Aşk Tesadüfleri Sever'i ancak -dersi ekerek- iki arkadaşım ile izledim. Filmi izlemeye başladığımda bu kadar etkileneceğimi tahmin etmemiştim. Çünkü aşk filmlerini sevmeyen daha doğrusu aşkı hayatın bir parçası olarak görmediğimden gerçek olmayan hiçbir şeyi sevmeyeceğimi düşünüyordum. Tam tersi oldu. Çok akıcı, geçmiş ile şimdiki zamanın harmanlanarak anlatıldığı bu film, izleyicilere, "Evet! İşte bunlar bizim de yaşıyor olabileceğimiz gerçekler dedirtiyordu." En baştan filmin başrol oyuncusu Deniz karakteri (Belçim Erdoğan) çok doğal, neşeli, hayatta kendi istediğini yaşamak için ailesini ve sevgilisini karşısına alan ve işlediğini başaran biri. Günümüz gençliğinin bir yansıması olarak düşünülebilir. Erkek karakterindeki Özgür (Mehmet Günsur) ideal bir sınır dışlılığı yaşıyor diyebiliriz. Asiliğini, geldiği konumla birleştirince belki de bunalımdan çıkmanın yolunu bulan bir gencin bu yolda kaybettiklerine ve kazandıklarına dikkat etmeliyiz. Akıcı, zevk alınabilecek ve benim gibi aşka pek de inanmayan birine aslında "olamaz mı?" dedirten, filmden alıntı yaparak "OLABİLİR!" dedirten bir film. Eğer siz de biraz tebessüm etmek ve sevdiğiniz ile küçük bir kaderin yolculuğunu izlemek istiyorsanız Aşk Tesadüfleri Sever sizin için iyi bir seçenek olabilir.
Zaman unutmaz, insan da... / Abidin Parıltı
J. Mario Simmel, 'Merhaba Umut'ta Hitler Almanya'sından 1979 yılına kadar olan süreci bir yandan savaşı ve savaşın içinde vahşileşen bireyi ele alırken bir yandan da uyuşturucu baronlarını ve elbette ki aşkı anlatıyor.J.Mario Simmel’i Türkçe okurları öteden beri bilir. Ancak 1980 darbesinden sonra yazar Türkiye’de kitaplarının yayımlanmasına izin vermedi. Bunun temel nedeni ise darbeydi, Türkiye’deki demokrasi sorunlarıydı. Ancak son birkaç yıldır kitapları yeniden Ahmet Arpad’ın çevirileriyle Türkçe okuruna sunuldu. İyi de yapıldı. Heyecanın eksik olmadığı bu romanlarda yazar her defasında sosyal sorunları ana teması haline getirdi. Çeşitli sorunları son derece rahat ama gerilimli ve polisiye olanı önde tutarak okuyucuya sundu. ‘Merhaba Umut’ romanında ise Hitler Almanya’sından 1979 yılına kadar olan bir süreci ana karakter Profesör Lindhout’u merkeze alarak bir yandan savaşı ve savaşın içinde vahşileşen bireyi ele alırken bir yandan uyuşturucu baronlarını, uyuşturucu müptelası olmuş bireyleri ve elbette ki aşkı ve onun bıraktığı sancıları işler.
‘Hatıralarını unutamazsın’
Roman, iki gazete haberinden esinlenilerek yazılmış. Yazar, her iki haberi de romanın girişinde verir. Biri Newyork’ta büyük bir tren istasyonunda ölü bulunan bir gencin ailesine yazdığı mektuptur. Bu mektupta, gencin eroinden dolayı çektikleri vardır. İkinci haber ise bazı kişilerin birkaç gün sonra ‘dondurulmuş’ mektuplar alacağına dairdir. Zira 1950 yılında Alp buzullarına çarpan bir uçaktaki mektupların artık sahiplerine verileceğine dairdir. Yıl ise 1978’dir... Aslına bakıldığında romanın temel mecrası da bu iki mesele üzerinden akar. Profesör Lindhout, Nobel Tıp Ödülü’ne layık görülmüştür. Hazırlıklarını yapar. Ancak bir telefonla sarsılır. Arayan kişi ise Hitler zamanında papaz yardımcı olan ve profesörle sadece bir kere karşılaşan Haberland’dır. Haberland, vaktiyle bir cinayet işlediğini ve bunu ispatlayan mektubun elinde olduğunu söyler. Profesör onu mecburen eve davet eder ve tabancasını hazırda tutar. Bu saatten sonra geriye dönüşler başlar. Romanın büyük bir kısmı geri dönüşlerden oluşur ve geçmişin anımsanması yoluyla yeniden hatıralar can yakmaya başlar. Ne demişti Ermeni yazar Zaven Biberyan: “Hatıralarını unutamazsın, onlar senin canına okuyacak.” Nitekim bu hatıralar yavaş yavaş profesörün canına okumaya başlar da…
Yazar daha ilk cümleden itibaren bizi olayın içine atar; girizgâha ihtiyaç duymadan hem de… Biri öldürülmüştür. Peki bu kimdir? Bugüne yansıması ne olacaktır? İyi ile kötü ne kadar iç içe geçebilir? Profesör bu dertten kurtulabilecek ve Nobel Tıp Ödülü konuşmasını yapabilecek midir? Bütün bu soruların yanıtları neredeyse son sayfalara kadar merakla beklenir. Romanın son sayfalarında ise yazar okuru ters köşeye yatırır ve ustalığını cümle aleme gösterir... Profesör haberi aldıktan sonra beklemeye başlar. Bütün hikâye kısa bir zaman içinde hayalinde görünür olmaya, ete kemiğe bürünmeye başlar. 1938 haziranı. Hitler. Gamalı haçlar. Korkular. Kimlik değişimleri ve bombardıman sonrası sürgün… Lindhout ailesini kaybetmiş bir halde başlangıçta kızı olduğunu düşündüğümüz Truss’la birlikte Viyana’ya taşınır. Savaş her yeri yakıp yıkmıştır. Dolayısıyla evlerde paylaşımlı olarak yaşanmak zorundadır. Lindhout da çocuk Truss’u bir arkadaşına emanet eder. Kimsenin onu görmesini, bilmesini istememektedir. Kendisi de erkeklerden nefret eden, koyu Katolik, hastalıklı bir yapıya sahip olan Philine Demut’un evine yerleşir. Anlaşamazlar elbette. Ancak birlikte yaşamak zorundadırlar. Lindhout, bir kimyagerdir ve kendi buluşu olan bir ilacın üzerinde çalışmaktadır. Bu ilaç ki morfinin yerini tutabilecek niteliktedir ve yan etkisi yoktur. Daha sonraki zamanlarda göreceğiz ki bu ilaç günümüzde eroin bağımlılığına karşı kullanılacak niteliğe bürünecek, yüzyılın buluşlarından biri sayılacak ve Lindhout’u Nobel Tıp Ödülü’ne götürecektir.
Herkesin öldüğü yerde...
Herkesin bombardımandan dolayı sığınaklara indiği bir zamanda Lindhout’un bir misafiri gelir. Gelen misafir de doktordur ve onunla birlikte çalışmaktadır. Başlangıçta dostane başlayan sohbet kısa bir süre sonra Lindhout’un geçmişini ortaya çıkarır. Doktor’u öldürmek zorunda kalır Lindhout. Peki nedir ortaya çıkan geçmiş? Lindhout ve Philip de Keyser çok iyi arkadaştırlar. Aileleri de yakınlıklarıyla bilinir. Birlikte Paris’te kimya yüksek öğrenimi görürler. Yine birlikte Pastör Enstitüsü’nde çalışırlar. Yine ikisi morfin gibi bir ağrı dindirici ilacın üzerine çalışırlar. Üstüne üstlük birbirlerine fiziken de çok benzerler. Keyser Musevi’dir ve o zamanlarda malumunuz sadece Musevi olmak bile ölüme eşit değerdedir. Bir bombardıman sonrası Lindhout ölür ve küçük kızı Truss da köşede şok olmuş bir halde kalır. Keyser ise kurtulur. Herkesin öldüğü yerde Keyser arkadaşının elbiselerini giyer ve o zamandan sonra hep Lindhout olarak kalır. Truss’u da kızı olarak tanıtır. Ama işte orada bir kişi da kurtulmuştur ve sırlar açığa çıkar. Bugünkü adıyla Lindhout ama aslında Keyser bu yüzden doktoru öldürür ve doktor balkondan düşer. Olayın yine bir şahidi vardır. Bayan Demut kapı aralığından olanları görür. Korkuya kapılır. Papaz yardımcısı Haberland’a ulaşmaya çalışır ama ulaşamaz. Zira Haberland, Hitler’e karşı gizlice savaşmaktadır. Seyyar bir radyo istasyonunda Hitler’e karşı gerçek haberleri insanlara iletirken tutuklanmış ve işkenceye alınmıştır. Bayan Demut ona bir mektup yazar ve postaya verir. İşte o mektup ki çeşitli bombardımanlar, ülke ülke gezmeler ve yıllardan sonra Papaz yardımcısının eline ulaşır. Papaz yardımcısı da bugün işte Lindhout’u ziyarete gelmektedir.
Yine yenilmiştir
Düğümlerin tek tek atıldığı, birçok hikayenin ustalıkla örüldüğü, birbirine bağlandığı bu romanda gerçeğin gördüğümüzden ibaret olmadığı her defasında işaret edilir. Zaman mefhumu, ana kişimizin bütün sancılarını, günahlarını hatırda bırakır. Beri yandan savaş vardır. Savaşın acımasızlığı, taraf tanımazlığı, iktidar hırsı, insan hayatının önemsizliği ve korkunun hakimiyeti kitabın bütün sayfalarına siner. Ama bütün bunların arasında bir hayat pırıltısı da belirir. O ki aşktır. Lindhout’un karısı işkencede öldürülür, geriye onun acısı ve hatıraları kalır. Ancak savaşın bitiminde binbaşı Georgia ile tanışır, aşık olur ve birlikte olmaya başlarlar. Sonrasında Georgia intihar eder. Yine yenilmiştir Lindhout. Yıllar sonra ise başlangıçta kızı olarak bildiğimiz ama sonrasında arkadaşının yerine geçtiği için, arkadaşının kızı olduğunu anladığımız Truss’la yasaklı bir ilişkiye girer. Gençlik ateşi onun etrafını sarar. Vicdanıyla boğuşa boğuşa tenine yenilir. Ancak Truss’un eroinman olması ve sonrasında ölmesi onu yeniden karanlığa gark eder. Tek tutunacak dalı ilaç çalışması olur. Bütün ömrünü adeta bu ilacı geliştirmeye adar. Başarır. Başarının gerisinde ise birçok yenilgi, birçok günah, birçok acıyla örülmüş hatıra vardır. Bugün ise geçmiş onu yeniden yakalamış ve sorguya çekmektedir.
Simmel son derece başarılı bir romanla Türkçe okuruyla yeniden buluşuyor. Dünyada romanları milyonlarca satmış, birçok romanı filme alınmış, birçok ödül almış bu yazar biyografisini sıklıkla romanlarına sindirir. Ustalıkla yapar bunu. Elimizdeki romanda da bunun izlerine rastlarız.
MERHABA UMUT
J. Mario Simmel
Çeviren: Ahmet Arpad
Everest Yayınları
2011
520 sayfa
20 TL.
daha önce şurda yayınlanmıştır.
Karar[sızlık]! / Cemal Gökhan Aslan
Karar! Önemli bir kavram insan yaşamı boyunca hep bu kavramla karşı karşıya kalıyor. En basitinden bir lokantaya gidince bile bu kavrama ihtiyaç duyuyoruz. Yiyeceğimiz yemeğe dahi karar vermek zorundayız yani neredeyse bu bizim yaşamımızla özdeşleşmiş.Hiç düşündünüz mü? Aldığımız kararların yüzde kaçı doğru ya da yanlış? İnsan bazen kendini süzgeçten geçirme ihtiyacı duyuyor. Bilmiyorum insanların kaçı bunu yapıyor, ama bunu yapan insan kendini bilen insandır. İçimizde o kadar çok düşünce besleriz ki bunları yapmaya karar vermek için çoğumuzun ömrü bile yetmiyor. Evet, karar! Bazen öyle kararlar vermek zorundayız ki üzüleceğimizi bile bile bazı konularda katı kalpli davranmak zorunda kalıyoruz. Başka bir deyişle bağrımıza taş basıyoruz.
Karar olur da kararsızlık olmaz mı? Tabii ki bir sürü konu var ki insan kararsız kalıyor bunu mu yapsam bunu mu yapsam? Böyle durumlarda muhakkak birilerinin düşüncelerine ihtiyacımız olur. Ha birde terzi kendi söküğünü dikemez deriz ya… Başkalarına gelince motor gibi çalışan beynimiz iş başa düşünce nedense hep tereddütte kalıyor. Bu gibi durumlarda yapacağımız ilk şey içimizden çıkıp kendimize üstten bakmaktır. Bunu yapabiliyorsak emin olun doğru olanı buluruz. Sadece kullandığımız at gözlüklerini bir kenara bırakıp hayatın tozpembe olmadığını görmemiz yeterli olur.
Kararsızlık çok kötü bir şey, insanı hem beynen hem fiziken çok yorar. Çoğu kez uykunuza mal olur bu. Ancak bu durumlarda her zaman en kötü karar kararsızlıktan iyidir sözünü kendimize rehber ederek işe koyulursak emin olun başarı kaçınılmaz olur. Zararın neresinden dönersek kardır.
Hayatınızda hep doğru kararlar almanız dileğiyle. Uzun bir aradan sonra tekrardan merhaba…
Hayatınızda hep doğru kararlar almanız dileğiyle. Uzun bir aradan sonra tekrardan merhaba…
Bir Kedi Gibi / Ümit Manay
Binbir gece masalı gibiydik seninle,
Her sayfada başka bir ülke,
Her satırda başka bir hikâye.
Vazgeçilmiyordu bazen
ve bir kişiyi sığdırmak çok zordu bir kalbe.
Ağırdık seninle, ruhumuz tonlar basıyordu,
Vücudumuz yerine…
Bir kedi gibi;
Hem hınzır, hem sevimliydin.
Üstüne gittikçe tüylerini kaldırır,
Sevdikçe elimin altında gezerdin saatlerce.
Ve bir sabah uyandığımda
Boştu yatağın, terk etmiştin beni… Her şeyi
Bir kedi gibi; asil, mert ve sessizce.
Her sayfada başka bir ülke,
Her satırda başka bir hikâye.
Vazgeçilmiyordu bazen
ve bir kişiyi sığdırmak çok zordu bir kalbe.
Ağırdık seninle, ruhumuz tonlar basıyordu,
Vücudumuz yerine…
Bir kedi gibi;
Hem hınzır, hem sevimliydin.
Üstüne gittikçe tüylerini kaldırır,
Sevdikçe elimin altında gezerdin saatlerce.
Ve bir sabah uyandığımda
Boştu yatağın, terk etmiştin beni… Her şeyi
Bir kedi gibi; asil, mert ve sessizce.
Zaman ve Sen / Gülşah Büyüker
Her saat gidişini vuruyor
Bir dakika önce evden çıktın
Aşağıdan evine son kez baktın
Birkaç dakika sonra köşeyi döndün
Yürüdün
Yürüdün..
Yeni hayata yeni zamana vardın
Sandın..
Gideli beş saat oldu
Ardından kelime bulamadım
Bıraktığın yerde duruyorum
Ne zamanın ne de gecenin farkındayım
Uyuyamıyorum..
Çıt çıkmıyor ağızımdan
Gözlerim hep aynı yerde
Gittiğin yola bakıyorum
Bekliyorum..
Sabah olsun istiyorum
Geceler tükensin
O saat yine gidişini vursun
Bir dakika sonra gideceksin
Yüreğim kuş yüreği gibi
Çıktı çıkacak yerinden
Heyecanda değil kırılmasına bir dakika kaldığından
Saat seni vuruyor
Terkedişini vuruyor
Sanki tekrardan çıktın şimdi şu kapıdan
Son kez baktın evine aşağıdan
Ve ben son kez kırılıyorum
Hergün ynı saatte çıkıp gidiyorsun bu evden
Sensizlik gidiyor kokun gidiyor
Hiçbir güne sığmıyorum
Şimdi de saat seni vuruyor..
Çıkıp gidiyorum bu evden
Kaçıyorum zamandan
Ve gittiğin sokakta adım adım bitiyorum
Zaman beni kalbimden yakalıyor
Sen diye diye ölüyorum...
Bir dakika önce evden çıktın
Aşağıdan evine son kez baktın
Birkaç dakika sonra köşeyi döndün
Yürüdün
Yürüdün..
Yeni hayata yeni zamana vardın
Sandın..
Gideli beş saat oldu
Ardından kelime bulamadım
Bıraktığın yerde duruyorum
Ne zamanın ne de gecenin farkındayım
Uyuyamıyorum..
Çıt çıkmıyor ağızımdan
Gözlerim hep aynı yerde
Gittiğin yola bakıyorum
Bekliyorum..
Sabah olsun istiyorum
Geceler tükensin
O saat yine gidişini vursun
Bir dakika sonra gideceksin
Yüreğim kuş yüreği gibi
Çıktı çıkacak yerinden
Heyecanda değil kırılmasına bir dakika kaldığından
Saat seni vuruyor
Terkedişini vuruyor
Sanki tekrardan çıktın şimdi şu kapıdan
Son kez baktın evine aşağıdan
Ve ben son kez kırılıyorum
Hergün ynı saatte çıkıp gidiyorsun bu evden
Sensizlik gidiyor kokun gidiyor
Hiçbir güne sığmıyorum
Şimdi de saat seni vuruyor..
Çıkıp gidiyorum bu evden
Kaçıyorum zamandan
Ve gittiğin sokakta adım adım bitiyorum
Zaman beni kalbimden yakalıyor
Sen diye diye ölüyorum...
Çernobil
Çernobil, Belarus sınırına yakın, Ukrayna'nın kuzeyinde Kiev iline bağlı şehir. 1986'da Çernobil reaktör kazası nedeni ile boşaltılmıştr.
varbak.com - Ölümün Adı: Çernobil
1997'de Rusya'nın Mir Uzay İstasyonundan alınan Çernobil görüntüsü.

Annya 1990, yılında Valentina ve Vachlav Pesenko’nun kızı olarak 1986 Çernobil felaketi yüzünden ciddi derecede kirlenmiş Zakopytye köyünde dünyaya geldi. Dört yaşında ortaya çıkan kanserli bir beyin tümörü Anya’nın çocukluğunu bitirip acı ve hastalık dolu bir hayata başlamasına neden oldu. Şimdi 19 yaşında ve yatağa bağlı olan Annya, hayatını hastanede yatıp çıkarak, tümör ve yaşam destekleri arasında geçirdi. Her gece her 15 dakikada bir, acıyı ve yatak yaralarını önlemek için yatağında çevrilmek zorunda.
Çernobil felaketinin üzerinden 20 yıl geçmiş olmasına rağmen Annya ve anne-babası hergün, Çernobil’in onlara bıraktığı zalim mirasla savaşıyor. Radyasyonla kirlenen ve yaşanamaz hale gelen köyleri Zakopytye, yıllar önce yerle bir edilmiş ve yakılmış. Şu anda yaşadıkları Gomel bölgesi ise sosyal olarak gelişmemiş, burada iş bulmak çok zor.
Annya’nınki sadece bir tek gerçek hayat öyküsü. Ukrayna, Rusya, Belarus ve ötesinde, yüzbinlerce insan, 1986’nın sakin bir bahar akşamında meydana gelen nükleer bir felaket yüzünden normal bir hayat yaşama şanslarını kaybettiler. Daha binlerce öykü, binlerce sertifika var. Binlerce hayat sonsuza dek geri dönülemez biçimde yaralandı.
Nükleer enerji doğası gereği tehlikelidir. Bugün, çok şükür, aynı zamanda gereksiz de. Enerji ihtiyaçlarımız güvenli ve etkili yenilenebilir enerji teknolojileriyle karşılanabilir. O halde, neden pekçok politikacı, dünyanın bütün enerjisini karşılayabilecek güvenli ve sürdürülebilir enerji kaynakları dururken ona en az ihtiyacımız olan zamanda nükleer gücün satıcılığını yapmaya çalışıyor?
Ve neden Birleşmiş Milletler, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) yoluyla, yayılmalarını durdurmak için görevlendirildiği atom bombalarına hammadde sağlayan nükleer teknolojiyi teşvik etmeye devam ediyor. Sizin vergilerinizle finanse edilen Ajans’ın görevi, nükleer sanayinin kârını mı arttırmaktır? UAEA’dan özel bir sanayinin kârlarına değil de, sadece Birleşmiş Milletler’in değer ve ilkelerine –barış, güvenlik ve insan hakları- odaklanmasını istemeye hakkımız yok mu?
Bir anlamda Annya ne yazık ki sadece bir rakam. Çernobil’in harap edici kötü etkilerini yaşayan yüzbinlerce insandan biri. Annya ve onun gibi binlerce çocuk için, sizin konuşmanız ve Nükleer'e HAYIR, Çernobil’lere HAYIR demeniz gerekir. Siz demezseniz, kim diyecek?
Avrupa Son 30 yılın En Büyük Felaketiyle Karşı Karşıya
Macaristan'daki bir fabrikadan yayılan toksik atık Avrupa'yı tehdit ediyor. Bu tür felaketler yaşanmaması için, Türkiye de dahil hükümetler, acilen "atık depolama alanları ne durumda, ne kadar emniyetli ve bu atıklar ne yapılıyor?" sorularına cevap vermeli.
Greenpeace Akdeniz, Macaristan'da bir aluminyum fabrikasının atık havuzundan sızan ve ağır metaller içeren "kızıl çamur"un Avrupa'da yayılması nedeniyle endişe duyuyor. Greenpeace, felaketin ardından, bölgeye bir ekip göndererek, toprak ve sudan örnekler aldı. Bu örnekler iki bağımsız laboratuvara gönderilerek incelendi.
Greenpeace'in aldığı ilk örneklerde çeşitli seviyelerde krom, civa ve arsenik bulundu. Bu tip ağır metallerin havaya, suya ve toprağa karışması tüm canlılar için çok ciddi tehlike oluşturuyor. Toksik maddelerin etkileri uzun yıllar devam ediyor.
Greenpeace'in yaptırdığı analizde şu değerler ortaya çıktı: 110 mg/kg arsenik, 1,3 mg/kg cıva ve 660 mg/kg krom. Kolontar'daki küçük bir kanaldan alınan suda yapılan incelemede, litre başına 0,25 miligram arsenik bulundu ki, bu içme suyu limitinin 25 kat üzerinde.
Greenpeace'in aldığı ilk örneklerde çeşitli seviyelerde krom, civa ve arsenik bulundu. Bu tip ağır metallerin havaya, suya ve toprağa karışması tüm canlılar için çok ciddi tehlike oluşturuyor. Toksik maddelerin etkileri uzun yıllar devam ediyor.
Greenpeace'in yaptırdığı analizde şu değerler ortaya çıktı: 110 mg/kg arsenik, 1,3 mg/kg cıva ve 660 mg/kg krom. Kolontar'daki küçük bir kanaldan alınan suda yapılan incelemede, litre başına 0,25 miligram arsenik bulundu ki, bu içme suyu limitinin 25 kat üzerinde.
Zehirli madde içeren çamurun Tuna Nehri'ne karışmasının ardından konuyla ilgili Greenpeace Akdeniz Denizler Kampanyası Sorumlusu Banu Dökmecibaşı şunları söylüyor: "Avrupa'daki son 20 hatta, 30 yılın en büyük felaketlerinden biri yaşanıyor. Yetkililerin açıklamaları uzun yıllar bitiki örtüsünün bölgede varolmayacağı ve ekolojik hayatın yok olacağı yönünde. Bu konuda ciddi endişeler var. Aynı zamanda bundan ders alarak Türkiye ile ilgili hemen sorgulanması gereken noktalar var. Bu kırmızı çamurun (Aluminyum üretimi sonucu bir yan ürün olarak ortaya çıkıyor. Başka sanayilerde de kullanılabiliyor ama Macaristan'da sadece depolanıyor) ağır metal içerdiği bilindiği halde, Macar hükümeti kendi analiz sonuçlarını açıklamadığı için yoğunluğunu bilemiyorduk".
Çamurun Tuna Nehri'ne yayılmasını engellemek amacıyla setler çekmeye ve suyu nötralize etmeye çalışıyorlardı ama sadece PH seviyesini düşürebildiler, çamur Tuna'ya karıştı. Şu anda atık barajının duvarlarının tamamen çökme riski tespit edildi. Bu durumda en az 500,000 m3 çamur daha yayılabilir. Bu Tuna'nın zehirlenme riskini çok artıracak. Karadeniz'e ulaşma riski ve etkisini tahmin etmek güç ama elbette ki nehirdeki yaşama etkisi gibi büyük olmayacak.
Ağır metallerin etkisi de ağır
Söz konusu toksik maddeler ağır metal olduğu için canlı bünyesinde yağlı dokularda birikim yapıyor. Yüksek alkalinteye sahip sıvılarla temas, deride yanığa ve gözlerde ciddi hasarlara neden oluyor. Alkalinitesi yüksek sıvıları yutmak, hem yemek borusunun hem de iç organların ciddi olarak zarar görmesine sebep olur. Miktarı az da olsa çok da olsa, hem nehirde hem de ulaşırsa denizde, canlıların yapısında uzun vadede etkisi olacak.
Banu Dökmecibaşı, yapılması gerekenlerle ilgili olarak: "Greenpeace, Macar hükümetine bilgileri paylaşması, mağdurlara tazminat vermesi, şirket hakkında soruşturma yapması ve cezalandırması, acilen yayılımı durdurmak için gerekeni yapması için çağrı yapıyor. Bizim bakanlığımızın yaptığı gibi sadece 'bize birşey olmaz, merak etmeyin'' tarzı yaklaşım, yine Çernobil zamanlarını hatırlatmaktan başka işe yaramıyor" diyor.
Ya Türkiye?
Türkiye'de üretimde ne kadar güvenli bir depolama sisteminin olduğu sorgulanmalı. Benzeri felaketlerin yaşanmaması için hiçbir neden yok, üstelik Türkiye'de endüstri hakkında kamuoyuna bilgi sağlanması, saydamlık gibi konularda yaşanan sıkıntıları düşününce endişe duymamak elde değil. Türkiye'deki atık depolama alanları ne durumda, ne kadar emniyetli, ya da bu atıklar ne yapılıyor? Bir yandan da böyle bir senaryo ile başa çıkabilecek uzmanlar var mı? Bu konuda Bakanlıkların derhal bilgi sağlaması, değerlendirme yapması ve önlem alması şart.
Türkiye'de endüstrinin (sadece aluminyum üretim değil, tehlikeli atık çıkaran tüm sanayilerin) benzeri felaket senaryolarına karşı bir müdahele yeteneği ve uzman kadrosu olmadığından acilen bunların sorgulanmasının tam sırası.




