Aykırı Bir Tabusallık / Elif Soykan

Aile. Aile kavramı.Birçok toplumda -Türkiye de bunların başında geliyor- aile kavramı tabusaldır. Aileye dokunulmaz, aile kutsaldır. Mutlu bir aile ulaşılması gereken biricik erektir. Aile içinde yaşananlar yine aile içinde kalır. Kimse karışamaz, yorum yapamaz. Doktorlarla, bilim insanlarıyla -aslında genel olarak bilen kişilerle demek daha doğru olur- bile aile ve aile sorunları tartışılmaz. TABUYU YIKMAK Bu saklı kutuyu açmak tehlikeli ve cesur bir iş biliyorum ama sadece açmayacağım bu saklı kutuyu karıştıracağım da. İLK OLUŞUMLAR Bireyin karakterinin, duygu ve düşünce dünyasının ilk şekillendiği yer ailedir. Siyasi, dini görüşlerimizi, hayata bakışımızı, olayları yorumlayış biçimimizi dahi ailemiz oluşturur. İlk eğitimimizi aileden alırız; yemek yemeyi,oturup kalkmayı ve bireyin biricik ve en temel kendini ifade etme aracı olan konuşmayı aileden öğreniriz. Ailedeki bireyleri taklit eder, onların dilek ve arzuları çerçevesinde yaşamımızı yavaş yavaş şekillendirmeye çalışırız. Bireyi, birey yapan ilk ve en temel öğenin aile olduğu düşünülürse, bireylerin de toplumu oluşturduğu ve bir bütünü temsil ettiği düşünülürse, ailenin içine girmenin,sağlıklı bir aile oluşturabilmek için aile kavramının derinliklerine inmenin ne kadar önemli olduğu ortaya çıkacaktır.
DOKUNULMAYAN VİRANELER
Aile içinde yaşanan sorunlarla yakın akrabalar dahi pek ilgilenmek istemeyebilir. Çünkü; aile içinde yaşanan sorunlara müdahale edilmesi -babaya,çocuğunu neden azarladığının, neden küçük düşürüldüğünün sorulması gibi-özel yaşamı ihlal, aile yaşantısına saygısızlık olarak kabul edilir. Hatta bir sorunu ortadan kaldırmak için girişilen mücadele sonucunda; aile bireylerinin ayrılmasına neden olmak  -ya da sağlamak- "günah"olarak kabul edilir.

AİLELERİ BASKICI OLANLARIN KENDİ KURDUĞU AİLE DÜZENİ DE AYNI ŞEKİLDE OLACAKTIR!
 Baskıcı,aile bireylerinin birbirine saygısız,eşitlikten yoksun bir aile ortamında yetişen çocuklar kendi ailelerin de aynı yöntemi uygulayacak-ruhsal gelişimini bu şekilde tamamlamamış olan birinden başka türlüsü beklenemez-ve sağlıksız bireyler yetişmeye devam edecektir. FARKLI ÇIKIŞLAR Aile içinde mutsuz olan çocuklar dışarıya ve zararlı alışkanlıklara daha açıktır.Mutluluğu asıl istediği yerden ailesinden alamayan çocuklar,zararlı alışkanlıklarla mutluluğu yakalayacağını düşünebilir.Küçük yaşlarda alkol,sigara,uyuşturucu gibi zararlı alışkanlıklarla tanışan bireylerin aile ortamları ya yoktur ya da sorumsuz ve baskıcıdır. Yetişkin hayatlarımızda yaşadığımız birçok psikolojik travmanın nedeni de yine ailemizdir!
 
SONUÇ YERİNE
Bireyler toplumu oluşturur ve toplumun temel birimi-yapı taşı-ailedir.Aile mutluluğu,bilinci,eğitimi toplumun mutluluğu,bilinci,eğitimidir. Sağlıklı bir toplum için önce sağlıklı aileler kurmak gerekir.Bunun için aile hayatını tabusallıktan kurtarmak,daha tartışmaya açık hale getirmek gerekir.Unutmamalıyız ki,en büyük mutluluklarımızı ve en büyük acılarımızı çocukken yaşarız ve çocukken en yakınımızda daima ailemiz vardır.Kimi zaman öldürücü kimi zaman yaşam kaynağıdır aile.Bazen kendimizi keşfetmemizi sağlar,bazen de hiç bir zaman kendimiz olamamamıza neden olur. Eğitimli ve sağlıklı aileler,eğitimli ve sağlıklı bir toplum dileğiyle...

Nilüfer Hepsi Bu... / Bircan Usallı Silan

Nilüfer… Türk pop müziğinin güçlü sesi… Dilimize dolanan şarkıların yorumcusu. En güzel şarkıların, kalabalıkları çoşkuyla bir araya getiren konserlerin, Türkiye’nin Nilüferi. Her zaman ölçülü, her zaman mesafeli. Hep ayakta. Aynı kararlı, aynı sağlam duruşla. Dimdik. Fakat hep bir perde var, yüzünü gölgeleyen, duygularınıgizleyen, gerçek Nilüfer’i sakınan. Ancak o perdenin diğer tarafına geçebilenler, ona en yakın olanlar gerçekten tanıdılar Nilüfer’i… İşte şimdi açılıyor o perde. Nilüfer’in basın danışmanı ve can dostu gazeteci yazar Bircan Usallı Silan teybi uzattı Nilüfer’e, anlattırdı hayatını.Duygularını, çoşkularını, korkularını, ilah Nilüfer’i değil insan Nilüfer’i, o kadını anlattırdı… Perde aralandı… Uzun, çok uzun süren sohbetlerin ardından bir kitap çıktı ortaya: Hepsi BuYalnız, küçük bir çocuk da var bu kitapta. Annesinin hastalığıyla mücadele eden güçlü bir kadın da. Yorgunluk da var, bitmez tükenmez bir enerji de… Acılar da, sevinçler de… Hepimiz neler yaşıyorsak, her şey var. Hepsi bu…Annesi ve babasıyla birlikte mutlu bir çocukluk yaşarken hiç aklına gelmiş miydi bir gün Türkiye’nin en önemli yorumcularından biri olacağı?..Göztepe’de yazlıktayken sokakta birlikte oynadığı arkadaşlarıo Nilüfer’in bu Nilüfer olduğunu hatırlıyorlar mı acaba?Ya İtalyan Lisesi’nde birlikte okuduğu arkadaşları?..Babasının ölümünü nasıl haber aldı?Onun şöhretle ilk tanıştığı yıllarda hafif müzik dalında kimler vardı, neler yapılıyordu?Daha sonra yolu kimlerle, nasıl kesişti?İlk aşkı kimdi? Ya en büyük hayal kırıklığı?O şarkılar, hepimizin şarkıları nasıl yaratıldı?Bu renkli dünyada yaşanan dostluklar neler hissettirdi ona?Kızıyla nasıl tanıştı, nasıl karar verdi anne olmaya?Aşksız kalabilir mi o? Yorgun düştü mü hiç aşktan?Nilüfer’in hayatına dair sıcak bir kitap: Hepsi Bu...


NilüferHepsi Bu...
Yazan: Bircan Usallı Silan
Biyografi328 sayfa
22 TL
Doğan Kitap

Cinayetin Tarihi / Pieter Spierenburg


Kılıçlar, sopalar, düellolar, namus ve aşk cinayetleri… Erkek erkeğe kavgalar, aile içi katliamlar ve soygun amaçlı öldürmeler… Suç ve şiddetin kategorileştirilmesi, soruşturulması, yıllar boyunca akıllarda kalması, konuşulması… Kadınlar, erkekler ve seri katiller… Ortaçağ’da insanlar, cinayeti şerefli bir savunma ya d...a intikam eylemi olarak görüyorlardı.
Kavgadan kaçmak ya da intikamı ertelemek, itibar kaybıydı. Sonraları soylular, alt sınıflardan insanlarla hiçbir biçimde kavgaya girmez oldular.
Saygın vatandaşlar gerektiğinde kendilerini savunmak zorunda kaldılarsa da, bıçak kavgalarına dâhil olmayı reddettiler. Bıçak kavgası, alt sınıfların sakilliğini taşıyordu; izlenebilirdi ama katılmak yersiz ve mantık dışıydı.
Çatışmalar erkekler arasında gelişiyordu ve öğrenilmiş cinsiyet rolleri, kadınları, katil olmaktan alıkoyuyordu. 19. yüzyıla gelindiğinde şeref kavramı yeniden tanımlanıyor, uygarlaşmanın sonucu olarak kan davaları ve bıçak kavgaları, siyasal iktidarın daha az nüfuz edebildiği, ekonomik olarak az gelişmiş bölgelere kayıyordu. Bugün, küreselleşmeyle birlikte yaşanan göç ve organize suçlar, uygarlaşma eğrisini yanlışlayacak biçimde metropollerde yoğunlaşıyor. Pieter Spierenburg, Ortaçağ’dan günümüze cinayetin tarihini, ustalıkla anlatıyor.
“Cinayet düzeyinin yüksek olduğu Ortaçağ’da, insanlar cinayetten korkmuyorlardı. 19. yüzyıla doğru öldürme fiilleri azaldıkça, korku arttı.
Ancak 20. yüzyıl boyunca, bu ters bağıntı ortadan kalkmaya başladı. Şiddetin en düşük noktaya indiği 1950’ler ve 1960’larda, başka toplumsal kaygılar öne çıktı ve cinayetlerin 1970’ten sonraki artışına, şiddete karşı yükselen bir duyarlılık eşlik etti.”

Cinayetin Tarihi – Ortaçağ’dan Günümüze Avrupa’da Bireysel Şiddet
Pieter Spierenburg
Çev. Yiğit Yavuz
İletişim Yayınları
376 s.
22,00TL

Küresel Isınma / Murat Mutlu

Genel Tanım:
Küresel ısınma, insan tarafından atmosfere verilen gazların sera etkisi yaratması sonucunda, dünya atmosferi ve okyanuslarının ortalama sıcaklıklarında belirlenen artışa verilen isimdir.

Küresel ısınma son 50 yıldır saptanabilir duruma gelmiş ve önem kazanmıştır. Dünya'nın atmosfere yakın yüzeyinin ortalama sıcaklığı 20. yüzyılda 0.6 derece artmıştır.İklim değişimi üzerindeki yaygın bilimsel görüş, "son 50 yılda sıcaklık artışının insan hayatı üzerinde fark edilebilir etkiler oluşturduğu" yönündedir.

 Küresel Isınmanın Nedenleri:
İklim sistemi içsel ve insani etkiler, güneş hareketleri ve sera gazları, gibi nedenlerden etkilenmektedir. Bu değişimin detaylı nedenleri açık bir araştırma alanıdır ama bilimsel çoğunluk sera gazlarının son zamanlardaki sıcaklık artışının başlıca nedeni olduğunu belirtmektedir.
Atmosferdeki karbondioksit ve metan oranlarındaki artış dünya yüzeyinin sıcaklığını yükseltmektedir.Karbondioksit oranındaki artış dünyanın yüzeyini ısıtmakta ve kutuplara yakın buzların erimesine yol açmaktadır. Buzlar eridikçe yerlerini kara veya sular almaktadır. Kara ve suların buza oranla daha az yansıtıcı olması güneş ışınlarının emilmesini arttırmakta dolayısıyla buzullarda daha fazla erimeye yol açmaktadır.
50 yıl önce saptanan bu tehlikeli olgunun son birkaç yıldır dünya gündeminin ilk sıralarına yerleşmiş olmasının birçok nedeni vardır.Özellikle son birkaç yıldır Abd’de meydana gelen can ve mal kaybına neden olan şiddetli kasırgalar (2005 yılında Abd’de meydana gelen Katrina Kasırgası’nda 1,836 kişi hayatını kaybetmiştir.),yine Abd,Avustralya ve diğer ülkelerde haftalarca süren orman yangınları,doğadaki canlı çeşitliliğinin eskiye nazaran daha hızlı azalması,medyanın bu konu üzerinde daha sık durması,TEMA,Doğal Hayatı Koruma Vakfı,Green Peace(Yeşil Barış) gibi dünyaynın her yerinde örgütlenmeyi başarabilen sivil toplum kuruluşları,teknolojinin gelişmesiyle ineternetteki çevreci veb sayfalarının artması ve elbette insanların bilinçlenmesi bu nedenlerin başlıcalarıdır.
Gerek ülkeler,gerek medya gerekse de iş dünyasının bu konu üzerinde çalışmalar yapması,projeler oluşturup uygulamaya çalışması iyi niyetli bazı adımlardır.
Ülkeler arası çalışmaların kilometre taşlarından biri olarak nitelendirebileceğimiz BM çatısı altında 1997’de Kyoto Protokolü’nün imzalanması,bazı medya kuruluşlarının küresel ısınma konusunda yayın yapmaları bu yayınlarını internetle desteklemeleri,özellikle otomobil firmalarının çevreye zararı en aza indirmeye çalışan otomobiller üretmesi,çeşitli alanlarda faaliyet göstren büyük firmaların da uyguladığı çevreci politikalar ve sivil toplum örgütlerinin çalışmaları iyimser olmamızı sağlayan olumlu adımlardır.
Ancak kimi çevreci projelerin hem devleterin hem de şirketlre önemli mali yükümlülükler getirmesi bazı ülke ve şirketlerin bu politikalara muhalif kalmasına neden olmuştur.
Küresel Isınmayı ana hatlarıyla tanıttıktan sonra kürsel ısınmanın Dünya ve Türkiye üzerindeki etkileri hakkında bilgi vermek istiyorum:

Dünya’ya Etkileri:
*Tropikal kasırgaların sayısında ve kuvvetinde önemli artışlar,meteorolojik karakterli doğal afetlerin (don, ani ve kuvvetli yağış, dolu, yıldırım, fırtına, çığ v.b.) sayısında ve kuvvetinde önemli artışlar olacaktır. 


*Bilim adamları,geçen yıllarda Amerika’nın New Orleans Kentini yerle bir eden Katrina gibi kasırgaların küresel ısınmadan kaynaklandığı ifade edildi.Uzmanlar,deniz suyunun ısınması sonucu kasırga sayısının son 35 yılda iki kat arttığını belirtiyor.

*Kuraklıklara bağlı olarak tarımsal verimlilikte önemli azalmalar olacaktır.

*Yerleşim alanlarından çıkan atıklar, egzoz gazları, endüstri atıkları, tarımsal mücadele ilaçları ve kimyasal gübreler, Ormanların tahribi, mera ve çayırların bilinçsiz kullanımı ve aşırı otlatma toprak kirliliğine sebep olmaktadır.

*Yükselen sıcaklara uyum sağlayan yeni tohumlar üretilmezse, tarımsal üretim düşecek ve kitlesel açlıklar baş gösterecektir.

*Sıcaklıklara bağlı olarak orman yangınları artacak,uzmanlar bunun daha da hızlı artacağını savunuyorlar.

*İklim etkiler (ultraviyole, yer ozonu, hava kirliliği v.b.) nedenlerle sağlık problemlerinin oluşacaktır.

Türkiye’ye Etkileri:
*ATO’nun hazırladığı rapora göre Türkiye küresel ısınmada riskli bölgeler arasında yer alıyor.
Türkiye’de kuraklaşma ve susuzluk artacak.

*Son 70 yılda kaydedilen sıcaklık verilerine göre; Türkiye’nin yıllık ortalama sıcaklıkları artma eğiliminde. Özellikle Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri.

*Dünya Yaban Hayatı Koruma Fonu raporuna göre Türkiye’de 40ºC mevsim normali sayılacak.
Akdeniz’de tarım alanı kalmayacak!

*Dünya Yaban Hayatı Koruma Fonu raporuna göre Türkiye’de 40ºC mevsim normali sayılacak.Akdeniz’de tarım alanı kalmayacak!

*Yağışlar azalınca başta GAP bölgesi olmak üzere baraj göllerinde seviye düşecek.

*Isınmayla birlikte su akıntıları değişecek ve balıkların göç yolları bozulacak.

*Küresel ısınma ile başlayan kuraklık 100 yıl içinde ülkemizi Kuzey Afrika’ya çevirecek.

Küresel ısınmanın hem dünyamız hem de ülkemiz için korkunç sonuçlar doğuracağını bilmemize rağmen,almamız gereken önlemler ve yapmamız gerekenler hakkında ( genel olarak ) çok az bilgi sahibiyiz.

Bu büyük sorunla hem bireysel hem de kurumsal çalışmalarla baş edebilceğimizi düşünüyorum. Kişisel çabalar yetersiz görünebilir ama hep beraber gidişatı değiştirebiliriz. Daha az enerji kullanımı ve özellikle politikacıları ikna etme konusunda hepimizin bireysel olarak göstereceği çabalar küresel ısınmanın durdurulması için çok büyük önem taşıyor.

Küresel Isınmayı durdurmak için yapacağımız çok şey var:
Evde...
İşyerinde...
Ulaşım...
Tüketim...

Alanlarında alacağımız her küçük önlem dünyayı bu felaketten kurtarmak için bir adım olacaktır.

Evde...
*Evimizin yalıtımını iyi yapmak.Evdeki ısı kaçaklarını bulup,önleyici tedbirler almak,

*Sadece kullandığımız odaları ısıtmak,

*Elektrikli ısıtıcıları asgari düzeyde kullanmak,.

*Isıtma sistemlerinin birkaç yılda bir bakımları ve temizliği yapılmalı,

*Isıyı azatlamak;çamaşırlarımızı kaynar su yerine ılık suda yıkayalım,

*Bulaşık ve çamaşır makinelerini dolana kadar çalıştırmamak,

*Tasarruflu ampulleri kullanmak,

*Elektrikli aletlerin kullanılmadığı zamanlarda kapalı olduklarına emin olmak,.

İşyerinde...
İşyerlerimizde de aydınlatma, ısınma, soğutma, bilgisayarlar yazıcılar, fotokopi makineleri, vs kullanır ve küresel ısınmaya katkıda bulunuruz. Evde yapabileceklerimiz işyeri için de geçerlidir. Bunlara bir de çalışanların ulaşımını, uçak yolculuklarını, kağıt kullanımlarını da eklersek işyerlerinin küresel ısınmaya etkisinin azımsanmayacak miktarda olduğu görülür. Dolayısıyla karbon salınımı azaltma çabasında işyerlerimiz önemli bir yere sahiptir.

*Ofis donanımının geceleri ve hafta sonları kapalı konumda olduğundan emin olalım.

*Gerektiği zaman ısınalım bunun için zaman ayarlı ısınma sistemi kullanalım.

*Kısa süreli bile olsa kullanmadığımız zamanlarda ışıkları kapatalım.

*Kahve-çay makinesini açık bırakmayalım.Sıcak durması için termos kullanabilirsiniz.

*Enerji tasarrufu etiketine dikkat edelim. İşyerimizde tasarruflu ofis donanımları seçelim. Böylece sadece enerji tasarrufu değil, bütçemize de katkı sağlamış oluruz.

*İşyerimizde, bisiklet ya da toplu taşım araçlarının kullanılmasını teşvik edelim. Araçların paylaşılması, kağıtların geri kazanımını düşünerek hareket edelim.

Ulaşım...
Karbondioksit salınımın en önemli kaynağı kara ve hava taşıtlarının oluşturduğu ulaşım sektörüdür. Uçaklar küresel karbondioksit miktarının % 12'sini oluştururlar.Yakıt tasarruf etmek için atacağımız her adım küresel ısınmayı azaltacaktır.

*Toplu taşım araçlarını tercih edelim.

*Arabamızın bakımını ihmal etmeyelim. Basit bir yakım tasarrufunda etkilidir.

*Hızımızı kontrol edelim. Ne çok hızlı ne çok yavaş gidelim. Arabamızın yakıtı en verimli kullandığı hızı benimseyelim.

*Verimli ulaşım yani arazi araçları, pikaplar, minibüsler gibi yüksek motor hacimli araçlar diğerlerine göre daha çok yakıt tüketirler. Bu tip büyük araçları kullanmaktan kaçınalım.

*Doğru vites yani arabayı dengeli kullanmak.Gereksiz fren ya da yanlış viteste kullanmak yakıt tüketimimize yansır.

*Bagajdaki gereksiz yükleri ayıklayalım. Arabamız, 100 kiloluk bir yükle 100 km.de 1 litre daha fazla yakıt tüketir.

Tüketim...
Organik ürünleri seçelim. Çiftçiler her yıl milyarlarca ton tarım ilacı kullanırlar. Bu ilaçlar 'zararlıları' öldürürken toprağın içinde karbonu tutan mikroorganizmaları da öldürür. Dolayısıyla karbon toprakta tutunamadığı için atmosfere karbondioksit olarak salınır. Organik olmayan tarım ürünleri sadece sağlığımıza zararlı olmayıp küresel ısınmaya da yol açar.

*Yerel ürünlerle beslenelim.Çok seyahat etmiş ürünler bize ulaşana kadar karbondioksit salınımına neden olurlar.

*Mevsiminde yiyelim.Ulaşımın yol açacağı sera gazlarını önlemiş oluruz.

*Kendi sebze bahçemizi yapabiliriz.

*Geri dönüşüm: Geri dönüşümlü ürünler birincil ürünlerden genelde daha ucuzdur ve üretiminde daha az enerji kullanılır.

*Logoları kontrol edelim: Bir ürünü almadan önce ambalajının geri kazanılabilir olup olmadığını kontrol edelim.Geri dönüşüm logosu üçgen şeklini oluşturan üç okla gösterilir.

*Tekrar kullanılabilirlik. Cam ambalajlar tekrar kullanılabilir. Plastiklerin geri kazanımı daha kısıtlı ve azdır.

*Çöp miktarınızı ve ambalajları azaltalım.

*Kağıtları geri kazanalım: Yazılı materyallerin arka yüzlerini de kullanarak daha az kağıt tüketmeye çalışalım.

*Atıkları azaltalım,geri dönüştürelim, tekrar kullanalım.

Rüzgar, su ve güneş gibi yenilenebilir enerji kaynakları,sera gazları salmaz,nükleer enerji gibi radyoaktif atık sorunuyla da karşılaşılmaz.Yenilenebilir enerji kaynaklarını kullanmak,dünyamızın doğal dönüşümlerini kullanmaktır. Sonsuzdur, çevreye zarar vermez ve sağlığımızı bozmaz.

Sonuç olarak;teknolojinin baş döndürücü bir hızla gelişmesiyle birlikte hayatımıza giren,televizyon,bilgisyar,motorlu araçlar,ısınmak için kullanılan çeşitli aletler vd. artık hepimiz için vazgeçilmez olgulardır.Bunlardan vazgeçemiyorsak doğaya verdikleri zararı en aza indirgemek için çaba harcamalıyız.Yukarıda sözünü ettiğim küçük ama etkili önlemleri uygulayarak dünya için biz de bir şeyler yapabiliriz.

“Dünyayı sen mi kurtaracaksın?” diyenlere “Deniz Yıldızı” hikayesini hatırlatın. 

Küresel Isınma Afişleri İçin Tıklayın:


Kaynaklar:
1) Yeşiliz, Sayı 2, Mart-Nisan 2007
2) İklim Değişiklikleri, Tehlikede Olan Nedir?., Michele Fabri
3) www.cevreciyiz.com
4) http://tr.wikipedia.org
5)http://dogablogu.blogspot.com


Özgür Kızın Hüznü / Can Kırıkları

Hayat denen şu kulvarda savaşıp duruyorum aylardır. Çırpınmak hiçbir etki yaratmıyor üzerimde... İnzivaya çekilmiş hikayemin tetiğini kendim çekiyorum... Yaptıklarım veya yapmak istediklerimin çoğu bende bittiyor. Neyi, niçin yaptığımı bilmeden savruluyorum... Şu ucunu bilmediğimin girdapta!!!
Sonumun ne olacağını bilmeden bir umut bağlıyorum belime...
Ama umudum hiçbir zaman istediğimi vermiyor bana... Belki savaşmak, direnmek veyahut herşeyi, herkesi ardımda bırakıp bambaşka dünyalara yeni hikayelere ve belki de yepyeni bir umuda yelken açmak!!!
Ne kadar kolay geliyor dile tüm bunlar! Aslında kiminin zor olduğunu, hatta imkansızlığını da biliyorum. Şimdiyse siyah duvarlarımdan siyah hüzünler akar... Gölgem ise saklandığı yerden çıkma çabasında!!! Şu an ise beynim bomboş!Kafamın içindekiler ve dışım bir değil! Uçurumun kenarına gelmiş bekliyorum. Ardımda kim var ne var düşünmeden kenarındayım!

ÖNÜMDE DİPSİZ BOŞLUK!!!
İçim zifiri yalnızlığa gömülü!!! Kendi yasımdayım... Neden bilmiyorum!!! İçimin o sonsuz karanlığına rağmen, yüzümdeki o içten tebesümü kaybetmedim. Etrafına bi bak!!! Herkes sahte gülüşlere, yüzlere ve en önemlisi sahte sevgilere bel bağlamış şu hayatta içten davranan kimse çıkmadı karşıma! Kimse asıl kimliğini sergilemiyor. Ve işte en çok bu koyuyor insana!!! Bunları neden yazdığımı da bilmiyorum. Belki de insan yakınındakinden çok bir yabancıya içini dökerse rahatlıyor. Çünkü seni anlayıp anlamadığını bilmiyorsun ve buda önemli değil senin için!!! Belki de insan bir sevgiliye değil SEVGİYE muhtaçtır. (ya da sadece bu benim için geçerlidir.)

Can Kırıkları

Diyarbakır Yeniden Nefes Alırken / Abidin Parıltı


Ziya Gökalp, Ahmet Arif, M.Emin Bozarslan, Cahit Sıtkı Tarancı, Migirdiç Margosyan, Mar Yezua, Sezai Karakoç, Adnan Binyazar, Hesenê Metê, Rojen Barnas, Suzan Samancı, Yılmaz Odabaşı, Muharrem Erbey, Şeyhmus Diken, Hicri İzgören, Esma Ocak ve daha birçok yazar çıkmıştır Diyarbakır'dan
Diyarbakır
Diyarbakır, Diyarbekir, Diyar-ı Bekir, Amid, Amida, Amed... Hangi sesle çağırırsanız çağırın yine aynı kent yüzünü döner size. (Bu kadar ismi olan başka bir kent var mıdır acaba?) Diyarbakır, taşa, toprağa ve suya olan inancın kentidir. El sıkışmayı da bilir, mücadele etmeyi de; en büyük cahillikleri de bilir, en entelektüel meseleleri de... Diyarbakır çokça sürgün vermiş, çokça sürgün almıştır, onun entelektüel kaderini de bu belirlemiştir zaten. Kadim bir kent olan Diyarbakır insana vakur ve şefkatle yaklaşır. Faillerin de meçhullerin de suyundan içtiği bu kent hep çatışmalarla, ölümlerle, ağıtlarla anıladurmuşsa da son birkaç yıldır sanatsal faaliyetleri, entelektüel etkinlikleriyle de ona reva görülen ‘haki’ renginden kurtulmaya çalışmakta, rengini ‘yazı’ya çevirmektedir. Diyarbakır’da doğu başlar, ama yine orada Doğu biter. Çelişkiler kentidir, ama zulasında insandır, tarihtir, taşın yazgısıdır. Bahtından bu kadar haberdar olan az kent vardır. Bahtını bilir de yürür.
Bir zamanlar dünyanın en büyük memleketlerinden biriymiş, öyle diyor gezginler. Oysa yakın tarihe kadar çatışmalardan dolayı büyük bir insan yığınağına dönüşmüş durumda, ama pes etmiyor Diyarbakır, kendi yazgısını kendi yazıyor... Medeniyetler göçmüş, medeniyetler gelmiş, ama bu şehir hep bir kara sevda gibi durmuş yerinde, tutkusunu yitirmemiş.
Güzel olan kendini göstermek ister, ben buradayım beni gör ey ahali demek ister. Diyarbakır da bu minvalde kendini göstermek istiyor. Sadece savaşla, topraksız ölülerle, çirkinliklerle değil, yazıyla, kitapla, şiirle, romanla, öyküyle, sinemayla, tiyatroyla ve bilumum sanatsal faaliyetlerle...

Yaşamın ve ölümün başkenti


Ziya Gökalp
Diyarbakır’da bu hafta kitap fuarı başlıyor. Biz de bu münasebetle Diyarbakır’dan yetişmiş, Diyarbakır’dan yolu geçmiş yazarları analım istedik. Zira Ziya Gökalp, Ahmed Arif, M. Emin Bozarslan, Cahit Sıtkı Tarancı, Migirdiç Margosyan, Mar Yezua, Sezai Karakoç, Adnan Binyazar, Hesenê Metê, Rojen Barnas, Suzan Samancı, Yılmaz Odabaşı, Muharrem Erbey, Şeyhmus Diken, Hicri İzgören, Esma Ocak ve daha birçok yazar (ki o yazarlardan bir çoğunu bu yazımızda anacağız) çıkmıştı ordan. Kürt edebiyatının en büyük isimlerinden Mehmed Uzun orada son nefesini vermek istemiş ve öyle de olmuştu. Önemli Kürt aydını Musa Anter oradan ölüme götürülmüştü. Ermeni asıllı Kürt müzisyen Aram Tigran orada gömülmek istenmiş ancak son dileği devlet bekasına takılmış ve olmamıştı. Diyarbakır yaşamın da ölümün de başkenti oluyordu.
Türkçülüğün esaslarını yazmasıyla bilinse de aynı zamanda bir şair olan Ziya Gökalp 1876 yılında Diyarbakır’da doğdu. Şiir kitapları: Şaki İbrahim Destanı, Kızıl Elma, Yeni Hayat, Altın Işık, Şiirler ve Masallar’dır. Ayrıca, Türkçülüğün Esasları, Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak; Türk Töresi, Türk Medeniyet Tarihi, Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler’i yazmıştır.
Türkçe şiirin öncülerinden olan Ahmet Arif de Diyarbakır’da doğdu. Bir tek kitap yazdı ama sadece bu kitap bile Türkçe şiirin yönünü değiştirmeye yetti. Yıllar yılıdır şiirleri dilden dile dolaştı, adeta anonimleşti. Ahmet Arif 1927 yılında doğdu. 1991 yılında Ankara’da öldü. Şiirleri 1940’lı yıllarda dönemin toplumcu dergilerinde yayımlandı. Ancak 60’lı yılların başlarında önceki yılların birçok toplumcu şairi gibi, geniş okur kitlelerince bilinmeyen, bir bakıma unutulmaya yüz tutmuşken şiirlerinin önce Soyut dergisinde yayınlanması ve hemen akabinde kitaplaşmasıyla 1960 sonrasında Türkçe edebiyatın en çok ses getiren şairlerinden oldu. Bu tek kitabı hâlâ okunmakta, hâlâ baskıları tekrarlanmaktadır.
Yaş otuz beş yolun yarısı eder, diyen ve asıl adı Hüseyin Cahit olan, Cahit Sıtkı Tarancı da Diyarbakır doğumludur. Türkiye’de ve Avrupa’da öğrenim gördü. Anadolu Ajansı’nda çevirmenlik yaptı. Toprak Mahsülleri Ofisi’nde memurluk yaptı. Viyana’da öldü, ancak mezarı Ankara’dadır. Diyarbakır’da ise Cahit Sıtkı Tarancı Evi vardır.
Ermeni yazar Migirdiç Margosyan da Diyarbakırlıdır ve Türkiyeli okura Diyarbakır’ın meşhur Gavur Mahallesi’ni tanıtmış, kültürlerin bir arada yaşaması gerektiğini, ancak bu şekilde var olabileceğini anlatmıştır, iyi de etmiştir. Bu kitabı Kürtçeye de çevrildi. Diğer kitapları ise Tespih Taneleri, Dikrisi Aperen (Dicle Kıyılarından ), Biletimiz İstanbul’a Kesildi, Mer Ayt Goğmeri (Bizim O Yöreler), Söyle Margos Nerelisen?, Kirveme Mektuplar, Çengelliiğne, Zurna’dır.

Kürt edebiyatı üzerine
Sezai Karakoç ise Diyarbakır Ergani’de doğdu. İslamcı, mistik düşünceyi modern şiir akımı öğeleriyle yansıtan, bu özelliği ile İkinci Yeni şiiri içinde kendine has bir yer edinmiştir. Bazı kitapları ise şöyledir: Körfez, Şahdamar, Hızırla Kırk Saat, Ayinler...
Bir diğer Diyarbakır kökenli yazar ise Adnan Binyazar’dır. Adnan Binyazar Köy Enstitüleri’nde okudu. Masalını Yitiren Dev adlı anı-romanıyla Orhan Kemal Roman armağanı kazandı. Halk anlatıları ve sözlü kültür üzerine kitaplaşmış çalışmaları bulunmaktadır.
Edebiyata şiirle geçiş yapan öyküler ve romanlar yazan Suzan Samancı ise hâlâ Diyarbakır’da yaşamaktadır. Kitapları Kürtçeye de çevrilen Samancı birçok gazetede köşe yazarlığı yapmıştır. Halepçe’den Gelen Sevgili, Korkunun Irmağında, Reçine Kokuyordu Helin bazı kitaplarıdır.
Diyarbakır tarihi ve kültürü üzerine en çok kafa yoran, bu konuda kitaplar yazan ve halen Diyarbakır Belediyesi bünyesinde çalışan Şeyhmus Diken, Diyarbakır’da doğmuş ve halen orada yaşamaktadır. Diken’in bazı kitapları ise; İsyan Sürgünleri, Taşlar Şahit, Tango ve Diyarbakır, Amidalılar, Sırrını Surlarına Fısıldayan Şehir: Diyarbakır, Diyarbekir Diyarım Yitirmişem Yanarım...
Türkçe şiirin kendine has seslerinden olan ve benim de beğeniyle okuduğum, takip ettiğim şair Hicri İzgören de Diyarbakır’da yaşamaktadır. “Her köşe başında kimlik soruyor benden, açıp yaramı gösteriyorum” diyebilen şairdir. Diyarbakırlı bir başka şair ise Yılmaz Odabaşı’dır. Birçok dergi ve gazetede yazılar yazan Odabaşı’nın birçok şiiri de bestelenmiştir. Şiirleri birçok ödüle layık görülmüştür.
Ve gelgelelim Diyarbakır’daki Kürt edebiyatına. Neredeyse bütün Cumhuriyet tarihi boyunca yasaklı bir dil olan Kürtçe 90’lı yıllara kadar deyim yerindeyse nefes alamamıştır. Bu yüzdendir ki birçok Diyarbakırlı yazar sürgünde ürünlerini vermek zorunda kalmıştır. Bu isimlerden biri ise M. Emin Bozarslan’dır. Bozarslan’ın, ilk kitabı olan ağalık ve şeyhlik 1964 yılında basılır. Sonrasında ise Doğunun Sorunları’nı yazar. 1968 yılında Kürtçe alfabeyi basmış ve hemen sonrasında da Ehmedê Xanî’nin Mem ile Zin eserini Arap harflerinden Latin harflerine çevirmiştir. Bu kitaplardan dolayı tutuklanır. Ancak 1971 yılında Şerefxanê Bedlîsî’nin Şerefname’sini de Türkçeye çevirir. Bu yıllarda cezaevini mekân bilir. 1979 yılında İsveç’e yerleşmek zorunda kalır.
Cahit Sıtkı Tarancı
Bir diğer İsveç’e yerleşmek zorunda kalan ve son yıllarda Kürt edebiyatında önemli eserler veren kişi Hesenê Metê’dir. Metê özellikle Gotinên Gunehkar (Günah adıyla Muhsin Kızılkaya çevirisiyle yayımlandı) ile dikkatleri çekti.
Kürt şiirinin önemli isimlerinden olan ve 80li yıllarda İsveç’e yerleşen Rojen Barnas da Diyarbakırlıdır. Kürt şiirinin çehresini değiştiren ve ona modern bir yüz kazandıran Barnas hâlâ Kürt şiirinde aşılamamış bir şairdir.
Yine İsveç’te yaşayan ve Kürtçenin Zazaca lehçesi üzerine önemli dilsel çalışmalar yapan Malmîsanij da Diyarbakır doğumludur.
Yukarıda da sözünü ettiğim gibi Kürtçe, Türkiye’de ancak 90’lı yıllarda nefes almaya başlamıştır. Var olan çatışma süreci de sanatsal faaliyetleri oldukça olumsuz manada etkilemiştir. Özellikle köy boşaltmalarından dolayı Diyarbakır, çevre il ve köylerden yoğun göç almıştır. Ancak son yıllarda Diyarbakır’da önemli sayılabilecek bir yazınsal atılım söz konusudur. Bazı yayınevlerinin Diyarbakır’da kurulması, Welat gazetesinin merkezini oraya taşıması, Kürt Yazarlar Birliği’nin merkezinin orada olması, kitapçıların yeniden açılması oraya bir nefes olmuş ve birçok yazar Kürtçe yazmaya başlamıştır. Diyarbakırlı olsun olmasın, orada yaşayan bazı yazarlar Kürt edebiyatı için önemli çalışmalarda bulunmuşlardır. Arjen Arî, Lal Laleş, Şener Özmen, Remezan Alan gibi yazarlar (şairler demiyorum çünkü şair de aynı zamanda yazardır) Diyarbakır’ın kültür sanat faaliyetleri konusunda önemli çalışmalara imza atmaktadırlar. 


 

Diyarbakır’dan yolu geçen diğer yazarlar
Ahmed Mürşidi, Ali Emiri, Amidi: Ebülkasım, Orhan Asena, Sevket Beysanoglu, Ali Faik Ozansoy, Ferit Öngören, Veysel Öngören, Süleyman Nazif, Taner Timur, Hüseyin Diyarbekri, Munis Faik Ozansoy, Cemal Yıldırım, Süleyman Çevik, Tarık Ziya Ekinci, Mehdi Zana, Haydar Diljen, Amed Tîgrîs, Mehmet Çakmak, Serdar Roşan, Kemal Varol, Felat Dilgeş, Muhammed Garsî, Nûbar Asan, Roşan Lezgin, Fatma Bozarslan, Gulîzer, Recep Dildar, Mele Mustefayê Sîsî, Mele Zahîdê Diyarbekrî, Mem Bawer, Rênas Jiyan, Dilawer Zeraq, Roşan Lezgin, Salih Begê Hêneyî, Serkeft Botan, Seydayê Hecî Ebdulfettahê Hezroyî, Şêx Evdirehmanê Axtepî, Şeyhmus Sefer, Yıldız Çakar, Edib Polat, Lokman Polat, Sedat Yurttaş.

Diyarbakır’daki bazı kitabevleri
Lîs Kitabevi, Avesta Kitabevi, Kafka Kitabevi, Eğitim Kitabevi, Babil Kitabevi, Kelepir Kitabevi, Ensar Kitabevi

Not: Abidin Parıltı'nın bu yazısı daha önce 14 Mayıs 2010 tarihinde Radikal Kitap'ta yayınlanmıştır.

Ahmed Arif / Nurullah Geyik

Ahmed Arif
Ahmet Arif 1927'de Diyarbakır'da doğmuştur. İlk öğrenimini burada, orta öğrenimini ise Afyon Lisesi'nde tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih, Coğrafya fakültesinde felsefe bölümünde okurken ceza yasasının 141. ve 142. maddelerine aykırı eylemlerde bulunmak savıyla ilki 1950'de ikincisi 1952 - '53'te olmak üzere iki kez tutuklandığından öğrenimini tamamlama olanağı bulamamıştır.Ankara'nın çeşitli gazetelerinde çalışmış, şiirleri 1944 ve 1955 yılları arasında dönemin çeşitli dergilerinde yayınlanmıştır. İlk ve tek şiir kitabı olan "Hasretinden Prangalar Eskittim" 1968 yılında basılmıştır. Günümüze kadar birçok baskısı yapılan bu eser; başta 1968-1978 döneminin sosyal muhalefet hareketleri olmak üzere geniş bir pkur kitlesi tarafından benimsenmiş ve bir klasik haline gelmiştir.
Ahmet Arif, şiiriyle konuşması arasında özdeşilik olan bir şairdir. Bu özdeşiliğe hemen hemen hiçbir şairde rastalayamayız. O, halkın canlı dilinden hiç kopmamış hem şiirinde hem de konuşmasında yozlaşıp yabancılığa boğulmamıştır.
Onun şiirinin kaynağında Yunus Emre, Pir Sultan, halk masalları, destanlar ve türküler vardır. İşte bunlar Ahmed Arif'in yaslandığı kaya, su içtiği kaynaktır. Onun şiiri tam anlamıyla organik bir şiirdir. Şiirlerini çoğaltmamış, yığmamıştır. Belik de bu, şiire duyduğu saygının da bir gereğiydi. Çoğaltmak tekrara düşme tehlikesini de taşır. Sanırım Ahmed Arif'in bilinçaltında bu korku herkesten çok vardı.
Ahmed Arif, şiire kendi söylemi ile başlar ve başta kendi söylemini kurdu mu yaşadığı zamanın hakkından gelmeyi başarırdı. Bu bağlamda Ahmed Arif ilginç bir örnektir. Şiirde kendine özgü bir yol çizmiş ve bu yolda bıraktığı izin dışına çıkmamıştır.
Onun şiire başladığı yıllarda şiire Garip akımının getirdiği söylem egemendir. Bu akımın etkisine kapılıp düz şiir yazayım derken birçok şair yok olup gitmiştir. Ahned Arif ise bu yola dönüp bakmamıştır bile. Çünkü Orhan Veli ve çevresindekiler adeta küçük birer burjuva idiler. Düşünce ve davranışlarını kendilerine örnek aldıkları Fransız şairlerin paralelinde idi. Oysa Ahmed Arif doğulu idi ve sömürgeci Fransız toplumunun bohemi, serseriliği ve gerçekten kaçma çabalarını kutsayan şairleri elbette onu ırgalamayacaklardır.
1940'larda Nâzım'ın şiiri aşağı yukarı yükseleceği noktaya gelmiştir. Çoğu kişi, yerine göre epik yerine göre lirik olan olan açısı geniş Nâzım şiirine yaklaşmaktan kaöınmıştır. Bunda, Nâzım'ın üstünde estirilen siyasal baskının da etkisi olmuştur. Yine de çok az şair Nâzım'ın şiir gerçeğini kavrayarak kendi şiirine bir yol çizmeyi başarmıştır. O zamanlar yaygın olan görüş; "Nâzım'dan sonra şiir yazmak boşunadır." görüşüdür. Fakat Ahmed Arif bunlara kulak tıkamış ve kendi şiirini oluşturmuştur.
Ahmed Arif, yüzyılların şiir emeğinden yararlanarak özgün bir şiir yaratmıştır. Bu, kendi şiirini oluşturabilmiş bütün şairlerin özelliğidir. Ne birinin etkisinde kalırlar ne de onları izlemeye kalkanlar başarılı şiirler yazabilirler.
Ahmed Arif'in şiiri, söylem bağlamında ele alındığında onun öfkeyi ve inceliği anlatan karşı imgelerden yararlandığı görülecektir. Öfke, şiirin varoluşunun gizli duygusudur. Kimi şairde Ahmed Arif'te olduğu gibi yüzeye çıkar kiminde ise gizli gizliliğini korur. Bu bağlamda öfkesiz şiir olmaz. Öfkesiz olanlar övgü şiirleridir. Bunların da yüzde doksanı şiir değildir. "Acı şairin bileyi taşıdır." Bir insan acı çekti mi sözcükleri bu taştan geçmeden şiirine giremez. Ahmed Arif toplumsal acının bileyi taşından geçirmediği hiçbir sözcüğü şiirinin kapısından içeriye almamıştır.
O, Hacı Bektaşi Veli'nin aslanla ceylanı kucağında tuttuğu gibi şiirini öfke ile incelik arasındaki duyarlı dengeyi gözeterek yazmıştır. Şiiri ne ise o da o idi. Padişah olsa namerdi yanına yaklaştırmaz, bir çocuğu gözlerinden öperdi. Aşiret geleneğine ve devletin varlığına saygısı sonsuz idi. Az fakat seçkin şiirleriyle kalıcılığı yakalayabilmiş bir şairdir.