Basın ve İnternette Geç Kalanlar

Ekşi Sözlük
  • zevkle seyrettiğim, gayet akıcı bir oyundu. tür olarak da komedi-dram denebilir sanırım. tavsiye olunur.
  • sürpriz finalli seyirlik. ilk yarıda fazla bir aksiyon yok diye sıkılanlar olduysa da ikinci yarıda artan tempo ve her şeyin günyüzüne çıkmasıyla bir hüzün çöktürüyor izleyen bünyelere. tema adından da anlaşılacağı üzre "geç kalmak" . ama verilmek istenen mesaj ve bu mesajın kaygısı beni rahatsız etti oyun boyunca. seyircinin gözüne sokar gibi her dakka, "ama geç kaldınııız.. hayata geç kalmamak gerekiiir.." vurgusu yapılmaz ki..
  • oyundan çok anlattığıyla ilgili benim söyleyeceğim. geç kalmak, ertelemek, umursamamak gibi insanın elinde olmadan ortaya çıkan davranışlara bu denli saldırılması, izleyen herkesin aklına "ben ne yapıyorum hakkaten" düşüncesini getirir hemen. doğal olanı da budur. sanat dediğimiz şeyin amacı zaten düşünmek istemediklerimizi gözümüzün önüne sermektir zorla. ama oyun bitip dışarı çıktığınız anda hayatın öyle olmadığını görmek daha acıdır. sonra düşünür durursunuz; mesajı aldık ama nasıl olacak da olacak? nerden başlayıp hangi yolu takip edicez? yolun sonu nereye çıkacak? bunları çözmeye çalışırken de ertelenen şeylere biraz daha fazlası eklenmiş olur. tam bu anda oyunu tekrar izlemek lazım sanırım.


  •  
İTÜ Sözlük

  • kadın erkek ilişkilerini komik bir şekilde anlatan, hayatta geç kalmamanın önemini vurgulayan ve bunun yanında insanı hüngür hüngür ağlatan muhteşem bir oyun
  • dramatik sonuyla, kişinin empatide sınır tanımamasına yol açan, hıçkırıkları boğaza düğümleyen oyun. asla yapılmaması gerekenler listenize yeni bir madde ekleyip "ya yerinde ben olsaydım" düşüncesiyle korkulara gark oluyorsunuz.

    kadının erkeği, erkeğin de kadını çok başarılı oyunculuklarıyla canlandırdığı bölümde, eşşek gibi gülüp insanları rahatsız etmemek için sesinizi bastırmaya çalışmanız sebebiyle kızarıp daralabilirsiniz.

    başrol oyuncusuna ayrı bir parantez açıp, diğer oyunculara gidenden daha gürültülü bir alkış göndermek gerek.
Uludağ Sözlük

  • ankara devlet tiyatrolarının şinasi sahnesinde sahnelenen oyun. özellikle füsun günuğur ve levent şenbay'ın performansları göz doldururken, text oldukça iyi. verilmek istenen mesaj ise oldukça net. komedi dram örneği olarak başarılı bir eser, tavsiye edilebilir.

Geç Kalanlar | Ankara Devlet Tiyatrosu

Yazan: Pervin Ünalp
Yöneten: Nesrin Üstkanat
Dekor Tasarım: Işın Mumcu
Giysi Tasarım: Sevgi Türkay
Işık Tasarım: Osman Uzgören
Asistanlar: Zeki Gürdal Karaoğlu, Miraç Elligram

Sahne Amiri: Sibel Güvercin
Kondüvit: H. Alp Duman
Suflöz: Sibel Boztaş
Işık Kumanda: Mehmet Kılavuz / Metin Çatma
Dekor Sorumlusu: Ali Şener
Aksesuar Sorumlusu: Davut Akkuş
 

Rol Dağılımı:
Füsun Günuğur, Levent Şenbay, Dilara Keyf Günüç, Deniz Alver Çamlıdağ
 

Konu:
Geç kalanları göstermek istiyoruz…yolun başında olanlar gecikmesin diye…Çok fazla zamanımız yok.Hemen, şimdi, şu anda söylenmeli ve yaşanmalı…Ne söylenecekse… Ne yaşanacaksa… Seyircimize mesajımız basit aslında “hayat ’seni seviyorum’ demeyi erteleyecek kadar uzun değil… hepsi bu…




Melek
Kadın
Erkek
Kadının Annesi

Pişmanlıkların Dile Getirilmesi
Veda...
Oyun Ekibi

Meşrutiyet Tiyatrosu ve Afife Jale / Elif Soykan

Afife JALE
Meşrutiyet Tiyatrosuna Genel Bakış
Abdülhamit'in baskıcı yönetiminin sona ermesiyle tiyatrolar da açılmıştır. Halk hürriyetin ilanını büyük bir coşu ile karşılamış ve bu durumun bir çok sorunu halledeceğine inanmıştır. Bu coşkunluğun dışavurumu ise tiyatroda gerçekleşmiştir.
Tiyatro adeta eski yönetimi eleştirme, yeni yönetime karşı duyulan sevinci dile getirme yeri olmuştur. Abdülhamit'in baskıcı yönetiminin aksaklıklarını eleştirmek,meşrutiyete övgü düzmek isteyen herkes (bilen,bilmeyen)tiyatro yapmaya başlamıştır.Bir kaç gönüllü oyuncu , boş bir arsa, çalakalem yazılmış, vatan millet hürriyet kavramlarının sıkça yer verildiği oyunlar tiyatro yapmaya yetmiştir. Halk da bu oyunları coşkuyla karşılamış ve ilgiyle takip etmiştir. Yalnız bu durum halkın duygularını sömürmüş ve tiyatro sanatı adına olumlu bir ilerlemeden bahsedilebilmesini mümkün kılamamıştır.
         Oyunların konusu genellikle halkın duygularını harekete geçirebilecek, eski dönemin yasaklanmış oyunlarından ve güncel konulardan seçilmiştir. Bu dönemde, halkın yönetimde söz sahibi olmasının yanlış anlaşılmasından kaynaklanan karmaşa halkı hayal kırıklığına uğratmıştır. 31 Mart Olayı'nın yarattığı kötümser havayı dağıtmak ve halkın umutlarını korumak görevi tiyatro sanatına düşmüştür. Bu sefer de oyunların konusunu halkı avutmak için Osmanlı'nın eski şaşalı günleri ve yaşanan savaşların Osmanlı lehine olacağı umudu oluşturmutur.
         Bu dönemde gerici gruplar da tiyatronun eğiticiliğine inanmadıklarını , tiyatronun yarattığın etkinin iki katının din kürsüsünden yaratılabileceğini savunmuşlardır.

Meşrutiyet Tiyatrosunda Kadın Seyirci
Bu dönemde kadın ve erkek izleyiciler tiyatroya birarada gidememiştir. Aynı oyun farklı saatlerde kadın ve erkeklere ayrı ayrı sahnelenmiştir. Başta İttihat ve Terakki Partisi olmak üzere aydın kimseler kadınların ve erkeklerin tiyatroya birarada girmesinin bir sakıncası olmadığını savunmuş olsa da yobazları ve yönetimi buna ikna etmek mümkün olmamıştır. Hatta bir gazetede; kadın ve erkek izleyicilerin birarada olmasının İslam dinine aykırı olduğu ve toplum töreleri ile ters düştüğü dile getirilmiştir. Aslında birçok gazete yazarı kadın ve erkek izleyicilerin bir arada olması gerektiğini savuan yazılar hazırlamıştır. Fakat bu yazılar basına uygulanan sansür nedeniyle yayınlanamamıştır.
Gericilerin Tiyatro Baskını
1909 yılında İttihat ve Terakki Partisi bir tiyatro düzenlemiş ve gösteriye kadınlar da katılmak istemiştir. Parti,bunda bir sakınca görmemiş ve kadınların bu isteğini kabul etmiştir. Ama oyun gecesi yobazlar tiyatronun etrafını sarmış ve içeri giren kadınları öldüreceğini söylemiştir. Bu dönemde Türk ve müslüman kadınlar erkeklerle birlikte tiyatroya ancak erkek veya Hıristiyan kadınların kılığına bürünerek girebilmiştir.
         Dönemin en önemli sorunlarını oyunculuğun bir meslek olarak görülmemesi, kadın oyuncu bulunamaması ve oyuncuların yetiştirilmesi oluşturmuştur. Oyuncuların başka uğraşları olduğu için metnin tam olarak ezberlenmesi mümkün olamamıştır. Dilde de büyük sorunlar yaşanmıştır. Oyunculuk da bir meslek haline getirilememiştir.
         Şimdi kadın oyuncu sorununa biraz yakından bakalım;

AFİFE JALE'NİN SAHNEYE ÇIKIŞI
Geleneksel Türk tiyatrosu kadın oyuncu sorununu kadın rollerini erkek oyunculara oynatarak çözmüştür. Tanzimat döneminde ise türk ve Müslüman olmayan farklı etnik kökendeki Hıristiyan kadınlar sahneye çıkmıştır.
Meşrutiyet döneminde de kadın erkek eşitsizliği ve kadın hakları konusu büyük bir sorun oluşturmuş ve tartışma konusu olmuştur. Çeşitli gazete ve dergilerde bu konuya geniş yer verilmiştir.

VE AFİFE JALE
Türk kadınının sahneye ilk çıkışı 1920 yılında gerçekleşmiştir. Bunu gerçekleştiren Afife Jale'dir.
Darülbedayi'de Hüseyin Suat Yalçın'ın 'Yamalar' isimli oyununda oynayan Ermeni sanatçı Eliza Binemeciyan 'Emel' karakterini canlandırıyordu fakat Binemeciyan'ın yurt dışına çıkmasıyla bu karakteri oynayacak yeni bir kadın oyuncuya ihtiyaç duyuldu ve seçmeler düzenlendi. Afife Jale, bu seçmelere ailesinin ve çevresinin tüm baskılarına rağmen katılır ve seçilir. İlk kez Hüseyin Suat Yalçın'ın 'Yamalar' isimli oyunuyla sahneye çıkan Afife Jale böylece adını sahneye çıkan ilk Türk ve Müslüman kadını olarak Türk tiyatro tarihine yazdırmıştır. Afife daha sonra da "Tatlı Sır" ve "Odalık" isimli oyunlarda oynamış fakat polis baskını ve kovuşturmasıyla karşılaşmıştır.
Bu işin öncesinde Afife ve arkadaşı Refika, Darülbedayi'ye stajyer olarak girmiş fakat ikisi de sahneye çıkamamıştır. Afife'nin attığı bu cesur adım, ateşi yakan ilk kıvılcım olmuş ve Afife'nin sahneye çıkışının ardından tüm baskı ve kovuşturmalara rağmen başka Türk ve Müslüman kadınlar da tüm baskı ve kovuşturmalara rağman sahneye çıkmaya başlamıştır.
Çağdaş kadın yazarlarımızdan Buket Uzuner'in 1993 yılında Yunus Nadi Roman Ödülünü kazandıran bilim-kurgu romanı Balık İzlerinin Sesi'nde Afife Jale'den; "sahne ışıklarının cesur ve asi kızı" olarak bahsedilir. Belki de onu tanımlayabilecek en güzel sözleri söylemiştir Buket Uzuner!
Kadınların ve erkeklerin birarada tiyatroya giremediği, kadınların tiyatro izleyebilmek için kılık değiştirmek durumunda kaldığı, yobazların tiyatroları bastığı, tutuklamalar ve yasaklamaların başrolde olduğu bir dönemde sahneye çıkan ilk Türk ve Müslüman kadını olmuştur Afife Jale. Bu yolda onunla yürüyen arkadaşları ve oyuncu olmak isteyen diğer Türk ve müslüman kadınlarının da aydınlığı ve yol göstericisi olmuştur Afife Jale...
AFİFE! JALE! AFİFE JALE; "sahne ışıklarının cesur ve asi kızı."
Not: Bu yazıyı oluşturmamda İletişim Yayınları'nın 1992 yılında yayınladığı cep üniversitesi kapsamında Metin And'ın hazırladığı Türk Tiyatro Tarihi isimli kitabın büyük ölçüde etki ve katkısı olmuştur.

Neden? / Murat Mutlu

            Ciddi ciddi düşünmemiz lazım artık. Değerleri, kavramları, kültürü, eğitimi, siyasi hayatı... Hayatımızın en ücra köşesinde yer alan en ufak şeyi bile sorgulayıp bir nizama sokmamız lazım. Kötülük denizine boşalan bir akıntıya kapılmış gidiyoruz çünkü.
            Cümle kurduğumuz kavramlar yerli yerinde değil, değerlerimiz erozyona uğramış, kültürümüz kayboldu kaybolacak, eğitim sistemimiz zaten çokmüş, siyasi hayatımız en korkunç kabuslara taş çıkartacak şekilde karanlık ve belki de en önemlisi sevmekle sevilmenin farkındalığını unutmuşuz. Önümüzde tüm haşmetiyle böyle karanlık bir tablo varken bizler; "görmemek de bir çözümdür." mantığıyla hareket ediyoruz.
            Evet, görmüyoruz, duymuyoruz, hissetmiyoruz! Neden? Bunun cevabını verebilecek olan var mı? Biliyorum, bazınız kavramlarla oynayan sahte aydınlardan, bazınız değerleri, kültürü erozyona uğratan kültür emperyalizminden, bazınız temelden çürük olan eğitim sisteminden, bazınız kaç yüzü var sayamadığınız siyasetçilerden yakınacaksınız. Bunlar böyle yapmıştı zamanında, böyle geldi, böyle gidecek diyecek bazılarınız. Nedense çoğunuz demiyorum. Çoğunuzun öyle söylemeyeceğini bildiğim gibi öyle düşündüğünüzü de biliyorum.
            Suçu başkalarına atacağız; ama biz tertemiz olacağız. Suçsuz, günahsız, apak... Peki böyle miyiz gerçekten? Hayır! Bunun için "ciddi ciddi düşünmemiz lazım" diyorum. Bizden başka sorumlusu yok çünkü bunların.
            Benim ne işim olur siyasetle, eğitim sistemiyle, kültürle, değerlerle, kavramlarla diye diye getirdik bu hale kendimizi. Hep unuttuk oysa aslında tüm bunların merkezinde yer aldığımızı. Siyasetle işim olmaz diye sandığa gitmediğimiz için her gün yeni krizlere uyanıyor, bana ne eğitim sisteminden ben okuyup giderim dediğimiz için mezun olduktan sonra işsizler kervanına (k)atılıyor, kavramlarla uğraşmak ne haddime dediğimiz için neyin neyi karşıladığını bilmiyor, kültür de kültürü yaşatmak da bize değil, yaşı geçkinlerin işi dediğimiz için alnımızda bir şeref olarak taşıdığımız Anadoluluk'u unutma noktasına gelmişiz. Şimdi söyleyin; bunlardan birini yapmadınız mı, söylemediniz mi? Sadece kendinizi değil, sizin gibi yapanları, söyleyenleri düşünün. Bana ne deyip sandığa gitmemişleri, okuyup giderim diyenleri, ne haddime deyip kavramları öğrenmekten, kullanmaktan acizleri, kültür benim değil, yaşı geçkinlerin diyen milyonları düşünün. Hepimiz, hepiniz böyle bir mantığa sığındığımız için bugün bu hale gelmedik mi?
            Tamam. Size kalkın hükümete isyan edin, ordu göreve naraları atın demiyorum. Ama oy verdiğiniz kişi dahi olsa tepkinizi verin. Sorgulayın, "Neden?" diye sorun hiç olmazsa.
            Kavramları yerli yersiz kullanıp ukalalık edin de demiyorum. Ama hayatımızı şekillendirenleri bilin, en azından açın sözlüğü "Ne anlama geliyor bu?" deyin.
            Ve kültür... Çok şey söylendi, yazıldı, çizildi. Hayatımıza yön veren kültürümüzü, hatta konuştuğumuz dili bile unutmuşuz. Kültüre bağlılık geri kafalılıktır, anlaşılamamaktır, hatta bazen bölücülüktür korkusuyla. Bizi biz yapan toprağa, türkülere, çeşitliliğe, tahammül etmeye, kardeşliğe sırtımızı dönmüş, dışardan gelen her şeye sıkı sıkı sarılmışız.
            Kimin suçu bunlar? Kim yaptı? Dış güçler mi? Emperyalist devletler mi? Teröristler mi? Yapmayın Allah aşkına. Suçluyu dışarda aramayın. Suçlu biziz biz! Susmak gerektiğinde konuşmuş, konuşmak gerektiğinde susmuşuz. Gören gözü kör, duyan kulağı sağır etmişiz. Kalem tutan elleri başka şeyler için kullanmışız. Böyle gelmiş, böyle gider demişiz.
            Hayır efendim! Böyle gelmedi, böyle gitmeyecek.
            Geriye gidin. Bir zamanlar bu topraklardan yükselen refahıi mutluluğu, kardeşiliği, dünyaya yön veren insanları, aydınları, hatta dürüst siyasetçileri düşünün. Böyle mi gelmiş gerçekten? Siz inanıyor musunuz böyle geldiğine? Ben inanmıyorum.
            Ne yapacağız peki? Bize düşen; görmeyen gözü, duymayan kulağı açmak, yerinde susmak, yerinde konuşmak, okumak ve kalemi tekrar ele almak. Ama düşünmeliyiz, her şeyden önce düşünmeliyiz. "Madem böyle değildi, nasıl böyle oldu? " Kim sözlüğümüze koydu, düşüncelerimize kazıdı bunları?" diye. Sorumluları bulup gerekerse yok ettikten sonra başlamalı eski ihtişamı tekrar inşa etmeye.
            Daha önce de yaptık şimdi de yapabiliriz.

12-18 Mayıs Hemşireler Günü / G. Cemal Aslan


Bugün 12 Mayıs Hemşireler Günü… Tüm hemşirelerin hemşireler günü kutlu olsun… Dünyanın en çok özveri ile çalışılan mesleklerinden biri olduğu için hemşireler günü bir kez daha kutlu olsun…Kimdir hemşire? Kız kardeş? Beyaz pelerinli, kanatlı melek? Bunlar bir anda zihnimizde oluşan şirin imgeler…Çoğumuzun yaşadığı kişisel deneyimlere göre hemşirelik imgesi değişse de ortak kanı şudur: Hemşirelik mesleği öznesi insan olan bir çok iş kolunda olduğu gibi gerçekten çok zor bir meslektir ve büyük bir özveri ister. İnsan biyolojik, psikolojik ve sosyolojik bir varlıktır. İnsanın içinde bulunduğu durumlara göre kimi zaman biyolojik, kimi zaman psikolojik, kimi zamansa sosyolojik yanı ön plana çıkar. İnsanın bütün yanlarıyla ön planda olduğu yegane durumlardan biridir hastalık. Dolayısı ile hemşirelik mesleği de insanı tüm yönleriyle tanıma şansına sahip olunan yegane mesleklerden biridir. Ameliyat masasındaki, endoskopi odasındaki birey yalnızca “biyolojik” bir varlık değildir. Ya da psikiyatri kliniğindeki birey yalnızca psikiyatri kodlarıyla tanımlanmış bir “hastalık adı” değildir.. İnsanı çok yönlü ve bütünsel bir bakış açısı içinde değerlendirir hemşire ve bu çok boyutlu düşünce sistemi içinde mesleğini geliştirir. Yaptığı işi yahut da edimi yalnızca “mesleki bir beceri” konumuna indirgemeyen, uygulamadaki yeterliliğini insani ilişki düzeyinde pekiştiren hemşireler sayesinde olmuştur bu gelişim. Sağlığın bir çok dalında olduğu gibi hemşirelik de bir “yaşam mesleğidir”. Ne demek bu? Bir kere hemşireyseniz artık hemşire olarak çalışmasanız da hemşiresinizdir. Çünkü çevrenizde her zaman size ihtiyaç duyan, hastalanan birileri vardır. Ayrıca, örneğin “eve iş götürmek” gibi bir söylem hemşirelik mesleğinde kullanılmaz çünkü hemşirelik mesleğinde iş yeri ile yaşam arasındaki sınırlar diğer meslek gruplarındaki gibi kalın değildir. Dışarıda yardıma ihtiyaç duyan birilerinin yanında hemen formasını giyiverir hemşire… Hemşirelik mesleği günümüzde büyük ölçüde akademik eğitimin katkısıyla kimlik sorununu çözmüştür. Homojen bir yapılanmadan söz edilemese de günümüz için şunu söylemek yanlış olmayacaktır: Profesyonel hemşirelik hizmetleri ile etik yaklaşım içselleştirilerek hak ettiği modern düzeye ulaştırılmıştır. Hasta insan, en insani durumuyla en çok ortada olan insandır ve en çok insanca davranılmaya ihtiyaç duyan insandır. Birazcık merhamet, birazcık şefrkat…  En önemli tanımı en sonda hatırlayalım, en son unutacağımız şey olsun diye: Hemşirelik her şeyden önce bir vicdan mesleğidir. İlimizin her köşesinde insan hayatının kutsallığından ödün vermeksizin, sonsuz sabır, her türlü özveri gayret ve sevgi ile mesleğini icra etmeye, sağlık sistemimizin vazgeçilmez unsurlarından birisi olan degerli hemşirelerimizin 12 Mayıs Hemşireler Günü ve 12-18 Mayıs Hemşireler Haftasını kutlar çalışmalarında başarılar dilerim.

Sokak Çocuklarının İşlediği Suçlar / Esra Savga

   Çocuklar anne ve babalarının gözetimi altında yetiştirilir.eğer ana ve baba yoksa vesayet altına alınarak çocuğun en iyi şekilde yetiştirilmesi amaçlanır.bu şekilde çocuk eğitim sağlık gibi temel ihtiyaçları karşılanarak yetiştirilir.ancak bazı çocuklar için vesayet ve velayet kurumları yetersiz kaldığından çocuk sokaklarda büyümek zorunda kalır.anne babası olsa bile kardeş sayısının fazla olması, yeterince ilgi gösterilmemesi ve maddi durumun kötü olması gibi nedenlerden dolayı çocuk evden kaçar.sokaklarda büyüyen çocuk en temel ihtiyacı olan eğitim sağlık gibi haklarından mahrum kalır.bu şekilde sevgisiz ve eğitimsiz yetişen çocuklar suça sürüklenerek hayatlarını idame ettirirler.özellikle sokak çocuklarının işledikleri suçların başında adam yaralama ve hırsızlık suçu gelmektedir.sokak çocukları konusunda TBMM Araştırma Komisyonu raporuna göre büyük oranda yoksulluk, aile içi şiddet, cinsel istismar ve ailenin bakabileceğinden daha fazla çocuk sahibi olması gibi etkenler sokak ,çocuklarının sayısının artmasına sebep olur.sokaklara düşen çocuklar tiner, bali, esrar, sigara, uyuşturucu madde kullanma, adam yaralama, dilencilik ve hırsızlık gibi hem kendilerine zarar veren hem de çevreye zarar veren yollara başvururlar. Bu şekilde sokaklarda biriken çocuklar sokak çocukları alt kültürünün oluşmasına neden olurlar. Bu sokak çocukları sokaklarda işledikleri suçların hem aktörü hem de mağduru olurlar. Bu kötü çevrede yetişen çocukların hem yaşam koşulları hem de psikolojileri bozuk olur. Özellikle bu çocuklar sevgi kavramından uzak olarak daha küçük yaşlarda hayat kavgasına atılıp hayatta kalmanın mücadelesini verirler. Dolayısıyla her yönden eksik olarak yetişip daha küçük yaşlarda suç kavramıyla tanışırlar. Yaptıkları hırsızlık veya adam yaralamalarla aldıkları paralarla hayatlarını sürdürmeye çalışırlar. Çocuk hem evde hem de sokaklarda şiddet içinde büyür. Onlar için şiddet hayatlarının ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Evde büyüyen çocuklar babaları ya da ailenin diğer fertleri tarafından şiddete maruz kalırlar. Sokakta büyüyen çocuklar ise çetenin başında olan veya çetenin diğer elemanları tarafından şiddete maruz kalırlar. Bu da çocukların ileride şiddet uygulamasına neden olmaktadır. Oysa çocuk şiddete maruz kalmamalı, kalma ihtimali bulunan durumlarda korunması için müdahale edilmesi yasal bir zorunluluktur. Sokakta yaşayan çocuklarda, mülkiyet kavramı da gelişmemiştir. Çünkü bunlar her şeyi alabilme haklarının olduğuna inanırlar. Aslında başta aileleri tarafından dışlanan daha sonra da toplum tarafından dışlanan bir nevi toplumdan öc alma aracılığıyla da hırsızlık yoluna başvururlar. Yine yaptıkları bu hırsızlık sonucu az ceza almaları diğer sokak çocuklarını da cesaretlendirir. Bu şekilde hırsızlık kavramı sokak çocukları arasında en çok işlenen suç haline gelir. Çocuklar işledikleri suçlarla ilgili özel hüküm ve yargılamaya tabidirler. Çocuk mahkemeleri, çocuk hakimleri ve savcıları tarafından yargılanırlar. Gerektiğinde bireysel özelliklerini ve yaşadığı çevreyi de gösteren bir rapor da hazırlanması istenir. Bu rapor incelenerek çocuğun suçun hukuki anlam ve sonuçlarını bilip bilmediğine bakılıp ona göre cezalandırılır. Sokak çocukları ülkemizin de bir sorunu olup bu sorunun çözülmesi için 114 milletvekilinin verdiği bir önergeyle TBMM çocukları sokağa düşüren nedenlerle sokak çocuklarının sorunlarının araştırılması ve alınması gereken tedbirlerin belirlenmesi amacıyla bir araştırma komisyonu kurulmuştur. Ülkemizde sokak çocuklarının sayısının en yoğun olduğu şehirler ise İstanbul, İzmir, Ankara, Adana, Bursa ve Mersin’dir. Sokak çocukları sorunu sadece devletin değil hepimizin en büyük sorunlarından biridir. Çünkü bu eğitimsiz,  sağlıksız ve en önemlisi sevgisiz çocuklar ileride ülkemizin bırakılacağı kişiler olacaktır. Bu sebeple hep beraber çocuklarımıza sahip çıkıp onların eğitilmesine ve sağlıklı bir şekilde yetiştirilmesine katkıda bulunmalıyız. Sevgi ve saygı çerçevesinde yetiştireceğimiz çocuklar ancak istediğimiz nesil olabilir.

Bir Delinin Günlüğünden / Cemil Taşkıran


            Oturduğum yerde yatark yazıyorum. Bir elimle burnumu karıştırıyorum diğer elimle de yaılar yazıyorum. Hatta yazıyı yazmak için düşünüyorum. Etrafımda iki et yığını ranzanın üstünde yatıyor. Bellidir ki çok yorulmuşlar. Bugün üniversite de yine bir dişinin vücudunu teşhis ettim elde ettiğim analizlere göre vücudundaki açık sahalar tahrik olmaya daha açık bir seviyededir. Yolda bir psikopata kafa atmak istedi ve ağzının ortasına iki tane vurdum. Demek ki insan hayalinde her türlü maskaralığı yaparmış. Bu hayaller olmasa acaba bazı dileklerimizi nasıl gerçekleştirebiliriz? Gece olunca canım sıkılır, oturduğum yer sanki hapishane. Acaba diyorum da bşrkaç cin veya melek gelse de öbür taraflar hakkında sohbet etsek nasıl olur?
            Saat gece 2'ydi. Kapıma bir tik tak vuruldu. İçeriye bir öküz girdi yanında da bir inek adamla ot arıyorlardı. Ah ulan aslında sizden iyi bir kebap çıkar; ama şimdi yurdu kokuya bulandırmayalım. Dün lavaboda senfoni havasında esen bazı  seslere eşlik ettim. Aslında o esnada tam, bir kızın beni sevdiğini hayal ediyordum lakin çıkan sesler romantizmin dengelerini ve temellerini sarstı. Edebiyatta zaten olması gereken de realizmdir. Gerçekten bunu lavaboda yurttaşlarım gayet sesli bir şekilde bana aktardılar. O kızı ben nasıl severim ki?
            Uykum geliyor; ama bir türlü uyuyamıyorum. Çok çelişkili bir durumdu. Çünkü gece güzeldi. Ne yazdığımı ben de bilmiyorum Bakalım belki içinden akıllı bir şey çıkar. Şimdi bir lahmacun, ayran, salata üçlemesi olsaydı hayatım üçkenar gibi güzel olurdu. Yazdıkça acıkıyorum acıktıkça salyalarım kağıtlara dökülüyor salyangoz gibi. Geceleri yaşamak güzel ve de masrafsız. Her şeyle muhattap olabilirsin. Dışardan köpek ulumaları içerde ise insan hurlamaları gelir. İkisi arasında denge kurmaya çalışırsın.
            Güzel kağıt ve kalem. Sen sevgilisin sen derde devasın.  Sen olmasan derdimi kime anlatırım içimi kime dökerim? Beni anlayan ancak elimdeki kalem ve içimdeki duyguyu içine alan kalem! İçeriye biri girdi yazdıklarımı okumasın.