Çocuk Suçluluğuna Sosyolojik Bakış / Mazhar Günbey

Toplumsallaşma kanalındaki çocuk suçluluğunun yapıcı bir minvalde tekrar topluma kazandırmak, toplumsallaşmanın olumlu bir aktörü haline getirmek ve toplum için bir katalizör görevi olarak tekrar inşa etmek için; çocuğu suçluluktan kurtarmak gerekir; bunun için izlenmesi gereken yolların bir demetini sizlerle paylaşmak istiyorum.

Çocuk suçluluğun meydana gelmesinde oynayan faktörlerin ve ihmal edilen durumların kabataslak bir krokisinin ardından yapıcı bir şekilde suçların önlenebilir çözümünü sunduktan sonra genel olarak Türkiye'de çocuk suçluluğuna bakış açısının bir değerlendirmesini yapıp yazıma son vereceğim.

Suç olgusu tarihin en eski çağlarından beri var. Bu olgu tarih arenasından geçmiş tüm toplumlarda yaşanan bir sosyal olgudur. Suç olgusunun Durkheim’in termonolojisinde de toplumsal olarak normal sayılmıştır. Kültürden kültüre değişen suç olgusunun böyle bir özeliği olmasına rağmen, suç evrenseldir. Suçun yetişkin, kadın ve çocuk gibi türleri bulunmaktadır.
Sosyalleşme açısından düşünüldüğünde çocuk suçluluğu özel bir öneme sahiptir. Çocuk suçluluğu 18 yaşın altındaki yaş grubuna dâhil çocuklarımızın karıştığı her türlü suça denir.

Suç işlemiş çocuk ve suç işlemiş yetişkinleri, ilk önce ayrı ayrı bir yargılama sürecinden geçirmeli; çünkü verilecek cezalar, yaşları farklı olan bu iki insan grubu için tehlike teşkil etmektedir. Yaşı daha küçük olan çocuğun topluma kazandırma olasılığı fazladır. Bundan şu anlaşılmasın; yetişkini kurtarmayalım; elbette yetişkini de topluma dâhil etmek için uğraşılmalıdır.

Çocuğu suçluluğa iten durumlar üzerinden durmak gerekir. Çocuğu en fazla etkileyen olgular ilk toplumsallaştığı ailesi, okulu ve çevresidir. Bu olgular çocuğu inşa eder. Bunların yanında ve bu olguları kapsayan toplumda çocuk üzerinde çok etkilidir. Toplumdan etkilenen aile çocuğuna bu yönde bir etkide bırakmaktadır.

Çocuğun ilk sosyalleşme çevresi, ailesidir. Bundan dolayı birey üzerinde en etkili gruptur. Ailenin ekonomik durumu, ailenin az veya çok çocuklu olma durumu bireyin gelişiminde çok önemli olmaktadır.

"Ülkemizde yapılan birçok ankette tek çocuklu ailelerin çocukların suçluluk oranları ile çok çocuklu ailelerin çocuk suçluluk oranlarından daha az olduğunu gösterir. Çok çocuklu ailelerin çocuk suçluluk oranlarının çok, olması yetişkin çocuğun ailenin tüm yükünün altında ezilmesinin bir sonucudur. Çocuk çektiği zorluklardan dolayı kendini aileden dışsallaştırıp suç isler.

Aile de ekonomik yetersizlik çocuğu a-sosyal (toplumsal sapma) davranışlara iten bir diğer önemli olgudur, ekonomik olarak durumu kötü olan ailelerin çocuklarının suçluluk oranlan daha yüksektir, aşağıda yapılan ankette bakıldığında fakirliğin suçluluğun nedeni olduğunu gözler önüne serer.


Toplam 94.memur Çiftçi (Esnaf Tüccar (Diğer Mes. Bilinmeyen
3758 13 2419 217 376 237 496

%3 %64,3 %7,2 %10 %6,3 %10,5

Bu olguların sonucunda meydana gelen suçluluk durumlarını azaltıcı ya da önleyici durumlar geliştirmesi lazım. Aile yapısının demokratikleşmesi ve eğitim olgularına dikkat edilip çocuğa empati yoluyla yaklaşılmalıdır. Ayrıca öğretmenler ve aileler ile sıkı işbirliği yaparak çocukları suç ortamlarından uzak tutmalı, onların bulunduğu ortama suç şebeklerin girmesine izin vermemeli. Bunların yanında, bireyin kendine özgü oluşu ve bütün şartlara rağmen, bütün olumsuzluklara rağmen kendisini ortaya koyuş ve duygusunu da unutmamak gerekir.

Suçlu çocukların yargılama sürecinde yukarda aktardığım gibi hep topluma kazanım düşüncesi taşınmalıdır. Suçlu çocuklara; kişilikleri ve içinde bulundukları koşular dikkate alınarak bir yargılama süreci yapılmalıdır. Çocukların çok farklı gereksinimleri göz önünde tutularak bu yargılama yapılmalıdır. Çocuk hakkında alınacak tüm kararlarda ve yürütülecek tüm etkinliklerde çocuğun yararı ön planda tutulmalı. Çocuğun zorunlu haller dışında ailesinden ayrılmaması lazım.

Görüldüğü gibi yargılama sürecinde çocuğu kazanmak (topluma) için olumsuz şartlar dâhilinde ceza ve uygulama yerine, yapıcı ve onarıcı önlemler alınarak çocuğu topluma kazandırmak için uğraşılmalıdır. Bu durum aslında sadece çocuklarla sınırlı olmamalıdır. Her yaştan suçlular için yapıcı-kazanım bir yol oluşturulmalıdır. İnsanoğlu yaşayan dünyada, yaşayan dünyalardır.

Sosyolojik bakışın sonucundan başta belirttiğim gibi Türkiye üzerinden bir değerlendirme yapıp yazımı noktalayacağım.

Aşağıda vereceğim örneklerden anlaşacağı üzere Türkiye bu konuda yeterince duyarlı bir eylem çizgisini yakalayamamış.

Türkiye, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 20 Kasım 1989 tarihinde yürürlüğe giren, çocuk hakları sözleşmesini hiç dikkate almadan çocuk suçluluğu olgusunu yapıcı olmayan yöntemler dâhilinde gerçekleştirmektedir. Bu sözleşmeye göre: Çocuğu sosyalleşme aşamasından tutmamak ve sonraki hayatında toplumda hasarlara neden teşkil olmasın diye önlemler alınmalıdır. Bu minvalde düşünülüp Türkiye'deki çocuk suçluların karşılaştığı tablo göz önüne getirildiğinde anlatılanlardan hiçbir eser bulunmuyor. Türkiye'de birden çok, çocuk suçluluğu olmuş; fakat birkaç örnekle sanırım durumu hissedilebilir ve anlaşılabilir kılarız.

-Gaziantep'te baklava çalan çocuklara 22 yıl hapis cezasının verilmesi...

-Aydında 1 TL gasp ettikleri için 22 yıl hapis cezası istemiyle dava açılan, çocuklardan biri 22 yıl hapis cezasına, diğer beşi de 11 yıl ve 8 ay hapis cezasına çarpıtılmaları...

-Adana'da marketten 11 TL değerinde kaşar peynir çalan 17 yaşındaki ayakkabı işçisi 4 yıl 2 ay hapis cezasına çarpıtıldı.

Görüldüğü gibi Türkiye hukuk sistemi aynen, Victor Hugo 'nun Sefiller adlı romanın kahramanı olan Jean Valjean'nın fırından çaldığı bir ekmek için yıllarca hapis cezasına çarpıtılması gibi, Türkiye’de de çocuk suçluluğu bu bağlamda ‘ölümsüzleşiyor.’

Kaynakça:
--H.ÖKÇESİZ(1996):Hukuk Felsefesi Ve Sosyolojisi Arkivi, istanbul:Alkım yayınevi
--L.GÖÇ(…): Çocuk Şuçluluğu Ve Polisin Yaklaşımı: Yüksek Lisans Projesi
--Milliyet Gazetesi


Diktatörlük / G. Cemal Aslan

Bir devletin idaresinin kayıtsız şartsız bir kişinin elinde bulunduğu yönetim şekli yöneten kimseye de diktatör adı verilir. Kelimenin aslı “ dictator ” kelimesidir. Bu yönetim şekli ilkin Roma Cumhuriyeti devrinde kullanılmıştır. Memleket güvenliğini ilgilendiren acele bir durum karşısında bir kimse senato tarafından yedi yıl süresince diktatör olarak tayin edilir ve memleket bu yıllar içinde o kimsenin, kayıtsız- şartsız idaresinde bulunurdu. Bu devrenin sonunda ise çekilmeye mecburdur… Roma cumhuriyetinden sonra tarihte görülen diktatörlükler, esasta aynı kalmakla birlikte, değişik şekiller göstermiştir. Özellikle Hitler Almanya’sında ve Mussolini İtalya’sında ilkin bir partinin seçimlerle Mecliste çoğunluk alması üzerine parti egemenliği şeklinde başlamış, sonraları kayıtsız şartsız bir kişinin üzerinde toplanmıştır.


Araştırdığım kaynaklardan diktatörlüğün tanımını bu şekilde buldum. Sizce neden bunu araştırdım. Bugün ülkenin çeşitli kurumlarında bu sistem boy göstermektedir. Sistem öyle insanların eline geçmiş ki bunlara insan demeye bin şahit lazım(!) Makam en üstün oldukları insanların tamamen kendi düşünceleri ile bağdaşlaşmaları için ellerinden geleni yapıyorlar. Ama boşuna çaba gösteriyorlar bu ülkenin insanları kolay kolay kimsenin düşüncesini kendileriyle bağdaşlaştırmazlar. Bunu tarihimize bakarak çok rahat kavrayabilirler ancak bunlar hesaplarına gelmediği için çekiniyorlar tarihimize bakmaya. Çünkü biliyorlar ki biz tarihimizle alnımız açık yüzümüz ak yüzleşiriz.
Bugün sanal âlemde olsun günlük yaşamda olsun çoğu yerde din konusu açılıyor. İnsanlar o kadar çirkefleşmiş ki din adı altında yapmadıkları pislik kalmamış. Gelmişler bize anlatıyorlar dinimizi. Yahu hadi anlatıyorsunuz bari siz uygulayın ki inandırıcı olsun. Ama yok bu sistemin ortaya çıkmasının sebebi hani derler ya balık baştan kokar T.C vatandaşı olarak bunları başa getirdik bu sefer bunlar kalkmış bize kendi milliyetçiliklerini aşılamaya çalışıyorlar. Öyle bir ülkede yaşıyoruz ki basın özgürlüğü var ama izleyeceğiniz TV kanalları sınırlı, düşünce özgürlüğü var ama istediğini düşünemezsin, dil din ırk ayırımı yapmak yasak ama doğduğun şehir dolayısıyla dışlanıyorsun… Devlet sana kimlik vermiş bu ülkenin istediğin noktasında özgürce dolaşabilirsin diye, ama gece saat 00’ı geçti mi bütün devriyeler peşine takılır “hayırdır” diyerek… Biri bana bu kısır döngünün içinden nasıl çıkacağımızı anlatabilir mi? Nereye kadar kendinizle çelişeceksiniz. Bu milletin sizden çektikleri yetmez mi? Nereye kadar sömüreceksiniz bu milleti… Bugün feleğin çarkı size dönüyor diye her istediğiniz yapamazsınız. Oturduğunuz koltuğun asıl sahibi bizleriz. Ya koltuğunuzu sizi oraya getirenlerin ihtiyaçları için kullanırsınız ya da o koltuğun sizde ki emanet kalma süresi dolar. Karar sizin unutmayın Çaresizseniz Haklısınız Çare Sizsiniz…

Basın Özgürlüğü / Esra Savga

Bilgi düşünce ve kanıların kitle iletişim araçlarıyla kitlelere ulaştırılmasına kitle iletişimi denir. Radyo, televizyon, gazete, dergi, sinema filmleri, plak, ses, görüntü bantları ve bilgisayar bazı kitle iletişim araçlarındandır. Bu araçlar bir haberin geniş kitlelere ulaşmasını sağlar. İnsanların yalnızca kendi sorunlarıyla değil gün geçtikçe dünyada meydana gelen sorunlarla da ilgilenmesi kitle iletişim kavramını daha da çok geliştirmiştir. Kitle iletişimin en önemli araçlarından biri de basındır. Matbaanın bulunmasıyla birlikte kitle iletişim araçlarından olan gazete, dergi ve kitaplarla duygu, düşünce ve tutumlar açıklanmaya başlanmıştır. Bu şekilde basın özgürlüğü kavramı ortaya çıkmıştır. Peki basın özgürlüğü kavramı nedir? Basının serbestçe ve herhangi bir kurala bağlı olmadan kamuya basın yoluyla haber aktarmasıdır. Bu şekilde düşünce ve tutumlar özgürce yayılma ve ifade edilmeye başlanmıştır. John Milton’un da belirttiği gibi: ”Kötü ve yanlış fikirlerin yok edilmesi ve gerçeğin bulunmasına da hizmet eder.” Eşitlikçi bir düzenin kurulması ve yaşaması ancak farklılıkların barış içinde bir arada bulunacağı bir ortamda mümkündür. Bu şekilde herkes için yararlı görüşlerin toplum önünde tartışılması en doğrunun bulunmasına ve düşünce çeşitliliğine yol açar. Basın özgürlüğü yalnızca duygu, düşünce ve tutumların serbestçe açıklanması değildir. Aynı zamanda bu özgürlüğün kullanılması için basın kuruluşlarının serbestçe kurulup işletilmesi de gerekir. Çünkü bu kuruluşların kurulmasına getirilen bir kısıtlama aynı zamanda düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğüne de getirilmiş olur. Demokratik bir ülkenin olmazsa olmazlarından biridir basın özgürlüğü. Ancak bu özgürlük sınırsız değildir. Basın özgürlüğünün bazı hakları ve sınırları vardır. Haber, düşünce ve bilgilere ulaşma hakkı; haber, düşünce ve bilgileri yorumlama ve eleştirme hakkı; haber, düşünce ve bilgileri basabilme ve dağıtabilme hakkı ve bir de yaratma hakkı basın özgürlüğüyle ilgili sahip olunan haklardandır. Basın özgürlüğünün bir de sınırları vardır. Başkalarının şöhret ve haklarının kullanılması alt başlığında basın yoluyla onur ve saygınlığa yönelik saldırılar, basın özgürlüğünün sınırı olarak kişinin adı ve resmi, basın özgürlüğünün sınırı olarak kişinin özel hayatı; devletin ve toplumun korunması ve ahlakın korunması ve müstehcenlik konularında basına sınırlamalar getirilmiştir. Bu konular basında ele alınırken, bu suçları işleyen kişilerin adı açıklanmamalı aynı zamanda resimleri açık bir şekilde verilmemelidir. Verilen bu haberler insanları bu suçları işlemeye itecek şekilde yazılmamalı, bu suçları işleyen kişileri de küçük düşürecek şekilde kişilik haklarına da müdahale edilmemelidir. Tüm bu sınırlamalar basın özgürlüğünü kısıtlamamıştır. Aksine basın özgürlüğünün hiç kimseye zarar vermeden bu hakkın daha güzel bir şekilde kullanılmasını sağlamaya yöneliktir. Türkiye’de basın özgürlüğü kavramına bakacak olursak 1727 yılında İbrahim Müteferrika Matbaasında 1729 yılında basılan ilk kitap olan Van Kulu Lugatı ile başlar. Tazminatın ilanına kadar 434 kitap basılır. İlk Türkçe gazete ise 1828’de yayınlanan Vaka-i Mısriyye’dir. Daha sonra 1831 yılında Takvim-i Vakayi, 1840 yılında yarı resmi gazete olan Ceride-i Havadis çıkarıldı. Özel bir teşebbüs tarafından çıkarılan ilk gazete ise Tercüman-ı Ahval’dir. Bu şekilde basın Türkiye’de başlamıştır. Ancak cumhuriyetin ilanına kadar Türkiye’de basın özgürlüğünün tam olarak yerine getirildiği söylenemez. Basın özgürlüğü ilk defa 1924 anayasasında anayasal bir güvenceye kavuşturulmuştur. 1961 anayasasıyla basın özgürlüğü kavramı daha geniş haklara sahip olmuştur. Bu anayasa 1982 anayasasına da temel oluşturmuştur.

Düşünce Cemberinde İnsan ve Teknoloji / Cemil Taşkıran

İnsanoğlu günümüz teknolojisinin baskın olduğu bir ortamda ve ve gittikçe kendine kapanan, sosyal ortamı reddeden bir devirde yaşadığı için kendi olmayı isteyememektedir. Aklın ve hayallerin dışında kalmış, sade makineleşmeye yüz tutmuş bir çember içinde hapsolmaktadır. Oysa ki bu tür düşünce ve hayretler insanlık mefhumu dışındadır ve teknoloji yaşamın birer araçları olsa da insancıl duygular yansıtmaz. Bazen çevremize bakarız -bakmasını bilirsek şayet- çok şey görürüz. İnsanlar artık bilgisayarlar içinde sosyalleşiyor, aşk arıyor, cep telefonlarıyla sevgilerimi keşfediyorlar. Emin olun ki bu tür canlı makineler gerçek sevgiliye değil de bilgisayara, telefona sadece sevgiyi verirler de esas sevginin ne olduğunu bilmezler. Bizler teknolojinin verdiği güçten istifade etmeliyiz lakin, kendi maneviyatımızı bu tür unsurların içine hapsetmemeliyiz. En güzel duygular insanlarla yaşanır ve en güzel sevgiler aşkı hakkedenlerle birlikte oluşur.
Teknoloji çok faydalı bir mekanik işlevdir. Ama bizler teknolojinin esiri değil efendisi olmalıyız. Nitekim son dönemde insanlar teknolojiye bağımlı bir makine haline gelmiş ve kendi gücünün, aklının, varlığının farkında bile olmaktan acizdir. Eski selamlar birer canlı terimdi şimdikiler ise ölü ve değersiz. Eski aşklar dillere destandı şimdikiler ise bir telefonun tuşlarıyla başlayıp bitiyor. İnsanlar, insanlığa ait kavramları karşıladığı zaman ancak insan olabilirler. İçgüdüsel ve zaruri ihtiyaçlarla, makanik ve teknolojik işlevlerd bağımlılık, duyguları ve aklı zedeler, insanı hayvandan daha aşağı bir statüye kavuşturu bir toplumda insanlar aklı ve düşünceyi ikinci plana atarlarsa o toplumda gelişim olmaz ve istenmeyen sonuçlar doğurur. Devletler artık insanlarını yetiştirdileri ve düşündürdükleri derecede kendilerini geliştirip ve toplum için faydalı bireyler yetiştirir.

Yalnızlık / Ebru Doman

Fakültemizin kantinindeyim. Diğer dersin başlamasını bekliyorum. Kantinin en köşesinde kuytu bir yeri ,herkesi görebileceğim köşedeyim. Az önce tıklım tıklım dolu olan kantin şimdi boşaldı. Benden başka diğer uçta iki tane daha kız var. Bide sevgililer var. Önce birbirlerine uzak oturuyorlardı simdi sarılıyorlar. Sevgilisinin gözlerine aşkla bakıyor kız boş kantinde. Müzik kutusunda ayrılık şarkısı çalıyor. Kantinciler arada bir bana bakıyorlar. Yoğun bir köfte kokusu var.
Bende bunları yazıyorum. yorgun argın köşeye oturdum hem yazıyorum hem izliyorum.Sanki çok önemli bir şey yazıyor gibi yazıyorum. Çünkü ön masaya fakülde daha önce hiç görmediğim biri oturdu ve gözlüklerinin üstünden bana bakıyor. Aynı zamanda müziğe eşlik ederek masaya vuruyor. Çocuğun asık suratı ve sevimsizliği beni daha da kederlendiriyor. Bir kız arkadaşı var mıdır tahmin edemiyorum ama bazen hayatta yalnız kalmak daha iyi diye düşünüyorum. Biraz daha baktım ona biraz kambur duruyor ve lacivert bir kazak giymiş. Gözlüklerinin üstünden oda bana bakıyor şimdi. Biraz daha yaşlanınca iyice sevimsiz bir adam gibi hayal ediyorum onu.
Vakit bir akşam üstü vakti , kantin yavaş kalabalıklaşmaya başlıyor, giden güneşin arkasında yalnızlığın acımazsızlığıyla otururken karşıda oturan çocuk hala bana bakıyor. Ama haberi yok ben burada onun hakkında neler yazıyorum. Yanımdaki masaya da biri oturdu. Kırmızı tişörtlü ,fazla ciddi ve dertli bir çocuk sana da yazık. Sende yalnızsın benim gibi. Arada bir yazı yazarken kafamı kaldırıp ikisine de bakıyorum. Düşünceli ve biraz gülümseyen edayla içimden teşekkür ederim. Bana eşlik edip bu yazıda oldukları için…
Gülümsüyorum yazarken, gülümsetiyor beni ; yazmak. Hayatın soluk rengini solumak, yazmak…buda benim iyimserliğim galiba…

Mor ve Ötesi | 1996 - 2010

Biyografi



Kendi bestelerinden oluşan ilk albümünü 1995 yılının ağustos ayında Stüdyo Spectrum'da kaydeden grup, 1996 yılının Ocak ayında çalışmaya son halini verdi ve Şehir, 1996 yılının Eylül ayında piyasaya çıktı. Grup, aynı albüm içerisinde yer alan ve ilk video klibi olan Yalnız Şarkı şarkısına klip çekti. 
 Mor ve Ötesi grubu, Türkiye'yi 53. Eurovision Şarkı Yarışması olan 2008 Eurovision Şarkı Yarışması'nda söz ve müziği kendilerine ait olan Deli (şarkı) adlı Türkçe şarkı ile temsil etmiştir. İkinci yarı finalde yarışan grup, ilk 10'a girmeyi başardı ve 24 Mayıs'taki Eurovision finaline katılmaya hak kazandı. Rusya'nın birinci olduğu final yarışmasında, Mor ve Ötesi 12. sırada sahneye çıkıp yarışmayı 138 puanla 7. olarak tamamlamıştır.
Grup, Eurovision sonrası 24 Kasım 2008'de Başıbozuk isimli albümünü çıkardı. Eurovision için kaydedilen üç şarkı Deli, İddia ve Sonbahar şarkılarının yanı sıra, eski şarkılarının remixleri ve canlı performansları bu albümde yeraldı.

Grup Elemanları
  • Harun Tekin (Vokal, Ritim Gitar)
  • Kerem Özyeğen (Solo Gitar, Geri Vokal)
  • Burak Güven (Bas Gitar, Geri Vokal)
  • Kerem Kabadayı (Bateri)
Diskografi

01 - Şehir | 1996



  1. Sabahın Köründe
  2. Yalnız Şarkı
  3. Uyku
  4. Şehir
  5. Sessizlik
  6. The Faithful Lover
  7. Rüya
  8. Reality
  9. Past
  10. İthaf

02 - Bırak Zaman Aksın | 1999





  1. Son Giden
  2. Şarkıcı Çocuk
  3. Özgürlük
  4. Mucize?
  5. Pis
  6. Yeşillik
  7. 23
  8. Tv'deki Kız
  9. Boşver
  10. Bırakmazlar Yakamı
  11. Çelişki
  12. Beyaz
  13. Ne
  14. Balıklar

03 - Gül Kendine | 2001

  1. Daha Mutlu Olamam
  2. Doğru Yanlış
  3. Gül Kendine
  4. Hayat
  5. Hep Aynı
  6. Eksik
  7. Orda Durma
  8. Gece
  9. Bazen
  10. Canlı Yayın
  11. Bir
Not: Saklı parça olarak, Burak Güven tarafından seslendirilen İyi, albümün son iki dakikasında yer almaktadır.

04 - Yaz | 2003

  1. Yaz
  2. Güneye Giderken
  3. Bazen


05 - Dünya Yalan Söylüyor | 2004






  1. Yardım Et (Konuk vokal: Şebnem Ferah)
  2. Cambaz
  3. Bir Derdim Var
  4. Re
  5. Sevda Çiçeği
  6. Serseri
  7. Aşk İçinde
  8. Az Çok
  9. Son Deneme
  10. Uyan
Not: Gizli şarkı olarak da albümün en sonunda 17 dakikalık e-bow ile çalınmış Bir Derdim Var doğaçlaması bulunuyor.



06 - Büyük Düşler | 2006

  1. Parti
  2. Kördüğüm
  3. Ayıp Olmaz Mı
  4. Şirket
  5. Küçük Sevgilim
  6. Durma Öyle
  7. Kış Geliyor
  8. Darbe
  9. Saklama
  10. Sonu Belli (Burak Güven seslendirmiştir)
  11. Çocuklar ve Hayvanlar
  12. Büyük Düşler


 07 - Başıbozuk | 2008


  1. Deli
  2. İddia
  3. Sonbahar
  4. Kış Geliyor (Canlı)
  5. Re (Canlı)
  6. Bir Derdim Var (Canlı)
  7. Parti - Flatliners Killa Remix
  8. Kördüğüm - dEmian & Emre Remix
  9. Ayıp Olmaz Mı? - Kaan Düzarat & Fuchs Rework
  10. Küçük Sevgilim - Kaan Düzarat Remix
  11. Darbe - Burak Güven & Serkan Hökenek Remix
  12. Çocuklar ve Hayvanlar - DJ Kambo Remix
  13. Deli - Luna Remix by Cihan Barış
  14. İddia - Kerem Kabadayı & Serkan Hökenek Remix
Not: Gizli şarkı olarak albümün en sonunda Serseri isimli şarkının canlı performansı da bulunmakta.



08- Masumiyetin Ziyan Olmaz | 2010







  1. Korkma
  2. Meksika
  3. Sor
  4. Yorma Kendini
  5. Festus
  6. Araf
  7. Camgezer
  8. Nakba
  9. Kara Kutu
  10. 2012
  11. Bisiklet